İyi ki doğdun Nâzım Hikmet

Zekiye Yaldız yazdı...

İyi ki doğdun Nâzım Hikmet

Ve şehir kör bir insan gibi kaldı altında yağan karın

Lambayı yakma bırak!

Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların dilsiz olduğunu anlıyorum

Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum.” Nâzım Hikmet

Sevgilinin kulağına güzel şeyler fısıldar gibi kar yağıyor Ankara’ya. Okuduğum kitabın kapağını sessizce kapatıp camı açıyor ve çay fincanımdan çıkan buharda ellerimi ısıtırken içimden kuşlar uçuran dizeleriyle Nazım Hikmet’in yaş gününü kutluyorum.

Nazım’ın bende gülümseten bir etkisi oluyor her zaman; umut ettiren. Şeklinin neye benzediğini bilmediğimiz ruhlarımızı şairler, yazarlar aracılığıyla biçimlendirdiğimizi düşünüyorum. Sevdaya, doğaya, insana hürmet etmeyi öğreniyoruz satırlarca dizelenen harfler aracılığıyla. İçimize lök gibi oturan acıların yükü yine satırlar aracılığıyla damarlarımızda dolaşan ince bir sızıya dönüşüp yaşamaya devam ettirecek enerji oluyor. Bir yandan durmadan hatırlıyor, özlüyor, düşünüyoruz.

Nazım’ı düşünürken bir o kadar sevdiğim Peyami Safa’yla kavgaları geldi ve eskinin kavgalarının bile betimlemeleriyle, laf cambazlıklarıyla edebiyat şaheseri olarak okunabileceğini düşündüm.

“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nu Nazım Hikmet’e “Kara sevda ile…” diye imzalayan Peyami Safa’nın Aralık 1929’da “Resmi Ay” adlı dergide, Nazım Hikmet’in Leonardo Da Vinci’nin tebessümüyle meşhur Jokond tablosu ile Çinli turist Si-Ya-U’’nun aşkını anlattığı Jakond ile Si-ya-u adlı kitabı hakkında yazdıklarıyla başlayan ve fikir ayrılığına düştükten sonra iyice alevlenen kavgalarının aynı gazetede karşılıklı sayfalardan yayınlandığını düşününce eskiye özlem bir kez daha haklı bir zemine oturuyor. Tan gazetesinin ikinci sayfasında , sol köşede “Bu da Benden” başlıklı köşede Orhan Selim (Nazım Hikmet), sağ köşede ise “Düşündükçe” başlıklı köşede Peyami Safa yazıyormuş.

Avrupa’da sağcılığın artmasının etkileri Türkiye’de de görülmeye başlandığında Nazım Hikmet şiirlerinin okul kitaplarına girmesi sağcı yazarları kızdırmaya başlamış. Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon gibi eski dostları bile Nazım’ı köşeye sıkıştıran yazılar yayınlamaya başlamışlar. Nazım’ın üç beş kuruş kazanmak için Orhan Selim adıyla yayınlanan yazıları ile ilgili, Kapitalistlerin gazetesinde kapitalizm aleyhinde yazılar yazıp geçimini kazanıyor olmasına laf sokmaya başlamışlar. Amaçları, bir yandan Nazım’ı sola eğilimli okurlarının gözünden düşürmek ve Akşam gazetesinin sahibi Necmettin Sadak’ı Nazım aleyhinde kışkırtıp bu yolla para kazanmasını önlemek istiyorlarmış.

Bunun üzerine Nazım, “İt Ürür Kervan Yürür, bir ateşli türküdür ki, her inanan, her inandığı için dövüşen adamın dilinde dolaşır durur. Her devrimin ilk bağartıları kavgaya atılırken bu sözü haykırmışlardır. Bütün ademoğulları tarihi, bir bakıma, yürüyen kervanlarla ürüyen itlerin süregelen dövüşlerinden başka bir nesne değildir.” diye biten bir yazı kaleme alır ve yazı hemen yankı bulur. Dört gün sonra tekrar “İt ürür kervan yürür 2”yi yazar. Bu kez, “Halifeliğin cehennemin yedi kat dibine yuvarlanmasından şapkanın giyilişine kadar, bir devrim bakımından atılan her adımda yürekleri parçalananlar oldu. Bir devrim gözüyle emperyalizmin denize dökülüşünden, temiz Türkçe’nin işlenmesine kadar yapılan sıçramaların ağrısını gırtlaklarına sarılmış bir pençe gibi duyanlar vardır. Bütün bunları bilirdim. Ve yine bilirdim, beklerdim ki, it ürür kervan yürür diye bir yazı yazdığım vakit karanlıklarda yeşil sarıklar kımıldanacak, hacıyağı kokan çember sakallar sıvazlanacak. Bildiğim, beklediğim oldu. Yalnız bir ayrılıkla: Açıktan açığa ‘İstemezük’ diyecekleri yerde, ben, Akşam gazetesinden ‘kalemi ile geçinen mekanik işçi’ Orhan Selim, dolaylı yoldan basamak yapıldım. Bütün bir yeryüzü tarihini, bir bakımdan yürüyen kervanlarla ürüyen itlerin dövüşü olarak gördüğüm için, gündeliğimden edileceğimi bildirdiler.”

Bunun üzerine Peyami Safa’dan, “Orhan Selim adındaki adam, iki aydan beri Akşam gazetesinde temiz Türkçe denemeleri yapan ‘teknik bir yazı işçisinden’ başka bir nesne değildir. Bu bakımdan o, ikinci ayına yeni basan bir teknik yazıcıdır. Ancak gören iki gözü ve duyan iki kulağı vardır. Bunun için hacıyağı kokulu kara çember sakallarını kestirip yeşil sarıklarını kelebek biçimli kravat diye kullanarak göz boyayanların, tecvitli seslerinde bir Baba Tahir kurnazlığıyla , Orhan Selim’in omzu üstünden her yana çatmak istediklerini anlar. Sen iki aylık acemi, toy bir yazıcısın. Bu acemiliğine, bu toyluğuna bakmadan, karanlıklardan ders almış, medrese mantığıyla pişkin eski kurtlarla nasıl kalem yarıştırabilirsin?”

Kavganın sonunda Nazım sonu şöyle biten bir şiir yazar:

“Bir düşün oğlum,
Bir düşün ey yetimi Safa
Bir düşün ve benden öğren ki son defa:

Fikir dediğin şeyin

Karabet ustanın uduna benzemez suratı.

O, ne şapırtılarla çiğnenen bir sakız,

Ne “Vatan-Silistre’de Abdullah çavuşun tiradı,

Ne de “Bir akşamdı” da müteverrim bir bayan ilacıdır.

O, şahlanmış bir savaş kılıcıdır.

Bu ata atlayacak yürek

Ve bu kabzaya bilek gerek.”

Kavganın devamını merak edenler Ergun Göze’nin “Peyami Safa Nazım Hikmet Kavgası” adlı kitabından okuyabilirler.