Özsevi Eröz yazdı…
Geçkin akşamların parlak ışıklarıyla dövülürken
Ve sövülüp öldürülürken kadınlarımız yok yere
Üstelik karanlık devinirken masumiyet pervanesinde
İyi niyet hep konuşur sağır ve dilsiz işaretleriyle
Yankılanır sessizlik sabırlı seherinden Asya’nın
Zordur canım vebali buralarda Türk olmanın
Bir canın var elinde bilirim bir de sazın
Bir de sessizliğin o uçsuz kanyonunda Mayıs’ların…
Bir bilimkurgunun ortasında kayboldu,
Ana, kardaş, bacı, vatan
Gölgelerin elleri soğuk, gönülleri sıcak
Algınlığı bir tutam
Pençelerinize bulaştı o kan
Ve bir kurgunun ortasında irkildi
Yabancılaştırma efektiyle hümanist vegan
Şimdi küçük hesaplar yapıyor sanatçı müsveddeleri
Onları alkışlıyor mütareke kalemşörleri
Uzun namluluydu akşamüzeri rehaveti
Vurdu yine içimizden
Alçakların yüksek sadakati.
Şair-Yazar Jale Altunel ile Veryansın Tv okuyucuları için bir röportaj gerçekleştirdik.
Merhaba, bize kendinizden bahseder misiniz? Kimdir Jale Altunel?
Merhaba, en zor soruyla başlayacağız. Ne kadar çok katmanı var değil mi kimliklerimizin? Bir şeyler oluşuyor, üzerine bir şeyler ilâve oluyor sonra. Aile, yaşadığımız çevre, okuduğumuz okullar derken, koskoca bir çelişki yumağından muzaffer bir edayla tomurcuklanan şu naif kimliklerimiz.
Baba mesleği nedeniyle Gölcük’te doğmuşum 1966’da. Küçük yer tabii. Samimiyetin ve dostluğun en saf hali insanın küçüklük anılarında saklı kalır bilirsiniz. İşte Gölcük Donanması, Garnizon Sineması, o komşuluklar, birtakım aidiyetlerin hakkını verebilme mücadelesi derken başladı hikâyem. Fen bilgisi öğretmenimin ortaokul birinci sınıfta beni basketbola yönlendirmesiyle sporcu kimliğim çıkageldi en ön safa. Alkış almaya, onaylanmaya, takdir edilmeye nasıl acıkmışsa bünye, çok sevdim bu sporculuğu. Hayatın içinde de müsabık ve galibiyete koşan bir role soyunma güdüsü belki de oralardan geliyordur. Ama bir de Türkçe öğretmenim vardı ki… Ortaokul yıllarım bu iki öğretmenimin, iki güzel adamın gözüne girme mücadelesiyle geçti. Yazmak önemliydi. Yani önemli bir şeymiş. Yok, yazmak çok önemli bir şeymiş. Çünkü Türkçe öğretmenim bana kitaplar veriyordu. Bu öyle sıradan bir şey değildi, kendimi ikinci kez özel birisiymişim gibi hissettirmişti bana. O kitapları yazanları merak ediyordum. Kimisi ölmüş kimileri sağ. Bu kadar çok şeyi nasıl yazıyorlardı? Romanlar, şiir kitapları. Beynim yanmıştı. Zehirlediler beni.
Lise benim için daha kolay geçti. Çünkü sporculukla alakalı yol haritası hazırdı artık. İstanbul’a gidip spor akademisinde okuyacaktım. Ama edebiyat ve tarih öğretmenlerim çıktı orada da karşıma. İki muhteşem kadın. Tarih dersini sırf öğretmene mahcup olmamak için çok çalışan var mıdır acaba? Öğretmene mahcup olmamak için başlayan bu “çalışkanlık” durumu, öğrendikçe girdap gibi içine çekti beni. Edebiyat öğretmenim ise, evinin bahçesine öğrencilerini davet edip mangal ikramında bulunan ve biz atıştırırken şiirler okuyan öyle müthiş bir kadındı işte. Tanrım uzun ömürler versin hepsine. Vefat etmiş olan ortaokul Türkçe öğretmenimin ise devri daim olsun.
Edebiyat ve sanatla ne zaman, nasıl tanıştınız?
Edebiyat ve sanat… İnsan aklı erdiği zaman tanıştığı şeylerin adlarını koyabiliyormuş meğer. Tanıştığımızın farkında bile olmuyoruz. Kimi insanlar vardır, özellikle köy kahvehanelerinde. Adam anlatır da anlatır. Sabahtan akşama kadar. Sıkılmadan dinlersiniz. Edebiyat yapıyordur dikkatle dinleyince. Sonra bir ev oturmasına gidersiniz annenizin yanında. Komşu teyze, kızının çeyizini işliyordur. Bakakalırsınız. Beyninizden vurulmuşa dönersiniz. Siz hiç 6 yılda işlenmesi tamamlanmış bir bindallıyı yakından gördünüz mü? O bindallı sanırım hayatımda yakından gördüğüm, hatta dokunduğum ilk sanat eseriydi. Şadiye Teyze de sanatçı. Şimdi biliyorum. Çünkü kadın özgün katkılar yapıyordu bindallıya. Kopya etmeden. Sonra sanatın protest yanıyla tanıştım tabii. Edebiyat, sanatın ne kadar da önemli parçası.
Şiirlerinizde müzikten de referanslar aldığınızı görüyoruz. Bir şair-yazar olarak müziğin önemi nedir sizin için?
Müzik bir sporcu için olmazsa olmaz. Spor akademisinde ritmik jimnastik dersi içinde en önemli konu ritim ve takt duygusudur meselâ. Halk Oyunları ise en önemli derslerden biridir. Dört yıllık üniversite hayatımda akademinin halk oyunları takımında yer aldım. Protest türküler vardı dikkatimi çeken. En içselleşmiş protestolar vardı türkülerimizde. İğneleyici, sivri dilli, oynak, alaycı ve bir o kadar derinlikli. Yakarışlar, ağıtlar ve hep hikâyenin ardına gizlenmiş bir protesto. Klasik müzik sanatçılarında da vardı bu protesto, bluesdan caza, oradan rock müziğe evirilen türlerde de hep vardı. Dikkat hep ön plânda olan sporculukta olduğu için bunu keşfetmem ancak üniversite birinci ikinci sınıftayken olabildi. O yıllara kadar yazdığım şiirlerimse hep aşk şiirleriydi tabii. Sadece bir kişi okusun diye yazarsınız, o da okumaz ya hani hiç. O türden.
‘AŞK ŞİİRLERİME KÜSTÜM’
Şiir ve yazılarınızda çok güçlü, yüksek perdeden bir üslubunuz var; bir elinizde kalem, diğer elinizde de kalkanınız. Sizi yazmaya sevk eden ve üslubunuzu oluşturan nedir?
Üniversite yıllarında o duvar sizin bu duvar benim. Duvarlara çarpa çarpa bir hâl oldum. Bunun nedeni tarihsel talihsizlik diyelim. Zira bizler 1980 darbe sonrasının uslu gençleri olmuştuk. Darbe olduğunda 14 yaşındaydım. Olup bitenin görünen ve televizyondan anlatılan yüzü dışında pek bir şey anlayamasam da, İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki büyük kuzenimin “içeri” alınması, Türkiye’de neler yaşanıyor olduğu hakkında bir fikir veriyordu. Bir yanda ideolojiler, diğer yanda müfredatın kenarına sıkıştırılmış bir koca Mustafa Kemal Atatürk vardı…
Yazdıklarımın benden başka kimseyi ilgilendirmediğini görünce aşk şiirlerime küstüm. Daha önemli şeyler vardı ve yazabilmek için benim boyumu kat kat aşıyorlardı. Girdiğim toplantılarda Atatürk hakkında ileri geri konuşanlar tomurcuklanmaya başlamıştı ve ben O’nu savunabilecek kadar tanımamış olduğumu fark ettim. Sene 1985.
‘HÜCUM ETMEK ‘BASTIRMAK’ GEREKİYORDU’
Sonu “tanımak”, “anlamak”, “kimdir”, “nedir” le biten bir okuma yığınıyla yüz yüze kalmıştım. Birileri paradigmayı çökertiyor, birileri sinsice tırpanlıyordu büyük devrimciyi. Cumhuriyet Tarihimize, Devrim tarihi penceresinden bakabilmeyi başardığımda, henüz kalemimi olmasa bile, kalkanımı elime almış oldum. Ama sporculuktan gelen müsabık ruh peşimi bırakmıyordu. Galibiyet sürekli savunmada kalmakla kalkanı kaldırmakla değil, hücumla gerçekleşebilen bir sonuçtu. O yüzden hücum etmek “bastırmak” gerekiyordu. Hayatı futbolla özdeşleştirenleri çok severim. Sadece futbol da değil, tüm takım sporu branşlarına benzer hayat. Beni yazmaya sevk eden, hayatın her alanında hakemliğe soyunmuş olup, sürekli yanlış kararlar verenlere karşı duruşumdur. Vatan aşkımdır. Üslubumsa kim bilir kimlerden miras. Hangi türkülerden, hangi güzel eserlerden. Bu üslup benim olabilir mi? Bu üslup dilimize şeker çalmış ozanlardan mirastır. Bir zerresi bile es-kaza çarpmışsa yüzüme, ne mutlu…
Günümüzde pek çok ‘şair’ ya da ‘yazar’ın yaşadığımız güncele hiç değinmemeleri, bugünü anlatmamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin yazdıklarınız ise bu durumun tam tersi ve bence okuyucunun aradığı, özlediği aslında bu olmasına rağmen bu ‘piyasa’ hakkındaki değerlendirmeleriniz neler?
Sporculuk yılları biteli çok uzun zaman oluyor. Ama o düz adamlık nasılsa yapışıyor işte üzerinize. Hayatım boyunca hiç onlar gibi kıvıramadım. Dümdüz dedim diyeceklerimi. Hani bir arkadaşınız çok severek bir şey almıştır veya bir şey yazmıştır, “nasıl olmuş?” diye sorar. Ben ona bakar incelerim. Kötüyse kötü olmuş ya da yakışmamış derim meselâ. Bana da öyle yapılsın isterim. Bu samimiyettir çünkü. Bu bahsettiğim elbette çok kişisel.
Toplum önüne çıkabilmiş sanatçılar ve yazarlar başka. Ya da toplumun önüne çıkartılmış, ittirilmiş mi demek lâzımdı bilemedim şimdi. İşte o malum tayfa başlar topluma verip veriştirmeye bir şeyleri. Pek çoğu da biçim olarak iyidirler. Hiç sözüm yok. Ama içerik ne yazık ki boştur. Çünkü onların oralarda olma, yani “var edilme” sebebi tam da budur. Bunlar sanki toplum gözünde kabul görenler, onaylanmışlar hatta bir nevi “erenler” kategorisindedirler. Bunların dediğine karşı çıkmak, eleştirmek zinhar haram kılınmıştır. O yüzden irili ufaklı kendi çabalarıyla bir yerlere tırmanmış olanları da o malum “ağabeylerin” ve “ablaların” peşine takılmış olarak bulursunuz. Nedeni onaylanmak, alkış almaktır. “Oradan yürümektir.” Şan şöhret ve belki para uğruna ikirciklidirler. Dışarıda kalmamak önemlidir çünkü. Bir tayfanın, bir aşiretin, bir oluşumun içinde daha güvenli hissederler kendilerini. Sürüler halindedirler. “Güvendedirler” yani.
‘VARSIN BİZ BUGÜN DIŞARIDA KALALIM…’
Ben ve benim gibilereyse diyecek söz yok. Bünyemiz alışıktır iyot gibi açıkta kalmaya. Olsun dışarıda kalalım, yalnız yürüyelim. Gecelerimiz, uykularımız, uyanıkken gördüğümüz kâbuslarımız bile çok daha rahatlatıcıdır. Yaşadığımız dönem, korkaklığı, sinmişliği, saptırılmış bilgilerin ardına gizlenmeyi hiç kaldırmaz. Tarih öğretmenim Kâmuran Hanım’ın dediği gibi, “tarih affetmez.” Varsın biz bugün dışarıda kalalım, gün gelir yazdıklarımızı içine sindirenler, onlardan ilham alanlar, gönül teli titreyenler çıkar. Kim bilir?
‘İLKOKUL MÜFREDATINA ALINMASI GEREKİR’
Şiir kitabınız “Gökyüzü Tulpar Sürüsü”nde, şiirleriniz aynı zamanda Göktürk alfabesi ile de hazırlanmış.
Damgalarımızı çok önemsiyorum. Çünkü onlar görsel sanatın yani resmin ilk halinden türemedirler. Kayalara çizilen av sahneleri, okla yayla yapılan savaşlar, günlük yaşayış, kadın doğurganlığı ve hatta “yaratıcılığı”… ki ilk tanrıların kadınlar olmasının önemli sebebidir, bu gibi pek çok anlatıyı kaya resimlerinde görüyoruz. Değerli bilim insanı rahmetli Servet Somuncuoğlu’nun Damgaların Göçü, Saymalıtaş ve Taştaki Türkler eserlerinden çok etkilenmiştim. Azerbaycan Qobustan’daki kaya resimlerini de yerinde gezip görünce ikinci kitabımın bir yüzünün de Göktürk damgalarıyla olmasına karar verdim. Göktürk damgalarını iyice öğrendim. Kitabımdaki çevirileri de kendim yaptım. Damgalar Türkçe okunsun diye var edilmiştir. Mesela ok işareti “ok” diye okunur. Büyüleyici değil mi? İlkokul müfredatına alınması gerektiğini düşünüyorum. Zira göz-kas koordinasyonu, çocuk algısının önemli bir bölümüdür. Bu yüzden çocuklara dansla müzikle olduğu kadar, bedensel hareketlerle ve resimlerle de tanıtıyoruz dünyayı. Küçük yaşlarda Türk damgalarını kavrayan bir çocuk Türkçe düşünme yeteneğini asla kaybetmez. Böylece de kim olduğunu asla unutmaz…
Çok teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim, selâm, sevgi ve dostlukla…









İyimser diye bilir beni tanıyanlar, hem de iflah olmaz türünden. Bu tanımlama yersiz, yanlış ve ağır bir suçlamadır aslında, bilirim. Yine de böyle söyleyenlere aldırmadan hayatın insana beklenmedik zamanlarda hiç beklemediği türden yenilikler ve güzellikler sunduğunu dile getirmeye devam ederim.
İşte bakın.! Meğer eski zamanların birinde cumhuriyete gönülden bağlı bir çocuk doğmuş Gölcük’te.
Herhalde çok iyi bir ailenin evlâdı.
İşini hem iyi bilen hem de iyi yapan güzel öğretmenler farklı yönlerini keşfetmişler bu kızcağız okurken.
O da bu fırsatları değerlendirip hem sporcu olmuş, hem okumuş hem de şair olmuş güzel şiirler yazmış okurlarına. Bu hikayeyi okuyunca bana iflah olmaz iyimser diye söylenenler geldi aklıma da bir gülme tuttu ki beni sormayın gitsin.!
İlk fırsatta Sayın Jale Altunel hanımın şiir kitaplarını edinip kıyı köşe okumalıyım.
VAR OLUN, SİZİ TANIDIĞIMA ÇOK MEMNUN OLDUM.
VERYANSIN AİLESİNE DE TEŞEKKÜR EDERİM,
BÖYLESİ DEĞERLERİMİZ DE VARMIŞ VE UMUT DA ONLARLA BİRLİKTE VARMIŞ.