Jeopolitik fay hattı ve Doğu Akdeniz’de çözüm

E. Koramiral Kadir Sağdıç yazdı

Jeopolitik fay hattı ve Doğu Akdeniz’de çözüm

ORTA DOĞU, DOĞU AKDENİZ ve LİBYA’da yaşanan son gelişmeler ışığında TÜRKİYE’nin  “GÜNEY VE DOĞU AKDENİZ İŞBİRLİĞİ FORUMU” teşkili için bir girişim yapmasının zamanıdır …

NATO’nun aslında 1994’te başlayan ve Türkiye’nin de o dönemde hararetle desteklediği bir Akdeniz Diyaloğu (Mediterranean Dialogue) programı vardı.  Ancak NATO’ya yönelik başta Yasa Dışı Göç dahil güneyden gelen riskleri önlemeye yönelikti ve bölge ülkelerine hiçbir somut katkı vaat etmiyordu.  Ekonomik destek kısmını ise, NATO Avrupa Birliğine (AB) havale etti, oradan da hiçbir net ekonomik program çıkmadı ve proje sönümlendi gitti.  Son yıllarda olan gelişmeler, bölge ülkelerinin kendi içlerinde bir İŞBİRLİĞİ GİRİŞİMİNİ gerekli kılıyor, burada da Türkiye’ye önemli bir inisiyatif kullanma durumu doğuyor.

Genel ve küresel gelişmelerden, bölgesel ve özel durumlara doğru tümdengelim yaklaşımı içinde irdeleyelim.

21. yy’ın ilk çeyreği dolarken ABD Dünya’ya yön veren tek süper güç olma niteliğini yitirmiştir.   Küresel güç ağırlık merkezi Avrupa-Atlantik’ten daha doğuya, AVRASYA’ya doğru kaymaktadır.Soğuk Harp döneminin galibi ve halen de teknolojik üstünlüğü elinde bulunduran Batı sistemibu eksen kayışına karşı direnmektedir.  Bir uçta ABD, İngiltere ve AB’ni de kapsayan AVRUPA-ATLANTİK (BATI) Güç Merkezi, diğer uçta ise ÇİN, JAPONYA, KORE, HİNDİSTAN ve ENDONEZYA’nın dahil olduğu ASYA(DOĞU) Güç Merkezi olmak üzere, ya da henüz homojen olmadığından DOĞU için “Güç Birikimi” de denebilir, iki küresel Güç Merkezi oluşmuş bulunmaktadır.  Bu güç merkezleri ortasında ise Batı’nın kapsamlı bir işbirliği ya da entegrasyon seçenekleri yerine, ısrarla dışlanmış bir statüde tutmayı tercih ettiği diğer bir Küresel Güç Merkezi olan RUSYA ile, Bölgesel Güç Merkezi özellikleri taşıyan TÜRKİYE yer almaktadır.  Bu iki ülkenin konumu Küresel Güç Merkezleri arasında Jeopolitik Fay Hattı özelliğindedir. RUSYA tercihini AVRASYA’dan yana yapmış görünmektedir.  TÜRKİYE ise BATI’dan daha fazla kopmadan, AVRASYA ile de yapıcı angajmanlar arayışı içindedir.  Ne var ki, BATI’nın ORTADOĞU ve DOĞU AKDENİZ’de TÜRKİYE’nin hayati çıkarlarını ve güvenlik kaygılarını görmemezlikten gelişi Türk Dış Politikasını büyük baskı altına almakta, Ülkeyi büyük ekonomik ve güvenlik riskleri ile baş başa bırakmaktadır.

ASYA’daki Jeopolitik Güç birikimine biraz daha yakından bakılırsa bu gücün, önderliğini ÇİN’nin yaptığı ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ, ABD ve İNGİLTERE himayelerinde Batı’ya uyumlu tutulan JAPONYA, GÜNEY KORE ve AVUSTRALYA ile , bunların dışında kalanların oluşturduğu ASEAN (Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliği) Teşkilatlarına bölündüğü görülür.

ASYA’nın yeni yükselen yıldızı ÇİN 21. YY’a girişle birlikte ekonomik gücünü, beraberinde de askeri ve politik gücünü büyük bir sıçrama içinde arttırmıştır.  Yine bu dönemde ÇİN ile RUSYA önemli açılımlar ile Politik-Askeri alanda geçmişteki gerilimlerini aşmışlar, yanlarına Merkezi Asya’daki diğer devletleri de alarak ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜ (ŞİÖ) içinde işbirliği sürecine geçmişlerdir.  2017’de Asya’nın en yeni yükselen yıldızı Hindistan ve Pakistan da ŞİÖ’ne tam üye olmuşlardır.

AVRUPA-ATLANTİK Bölgesinde ise, NATO ve AB Örgütleri sayıca üye sayılarını arttırmış ve yüksek milli gelir düzeylerine erişmiş olmakla birlikte, Soğuk Harp sonrasında Ekonomik ve Askeri Güç olarak bir duraklama sürecine girmişlerdir.  Hemen Güneydeki Afrika Kıtası ise, başarısız devletlerin gittikçe arttığı, her geçen gün gittikçe daha kaotik durumlara sürüklenen, Dünyanın en riskli kıtası konumundadır.  Aradaki uçurum gibi yaşam standardı farkından dolayı AVRUPA-ATLANTİK Bölgesi Güneyden ve Doğudan yasa dışı göç ve diğer güvenlik riskleri tehdidi altındadır.  Günümüzde AKDENİZ’in KUZEYBATI-GÜNEY DOĞU ekseni AB ve TÜRKİYE açısından güvenlik risklerinin en yoğun olduğu bir alan halindedir.  Kıbrıs sorunu, Ege sorunları, Suriye, Lübnan, Gazze ve Libya’daki gelişmeler, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sorunları ve Yasa Dışı göç baskısı, başlıca güvenlik risklerini teşkil etmektedir.

Türkiye böyle bir ortamda, Kıbrıs’ta hakça bir kalıcı çözüm için çaba sarf ederken Suriye ve Irak’ta Terör ile mücadele etmekte, diğer taraftan da Doğu Akdeniz’de Mavi Vatanını korumaya ve kollamaya çalışmaktadır.  Bu çerçevede Libya ile yaptığımız ikili mutabakatlar sonrasında ilan ettiğimiz Deniz Yetki Alanlarımız ulusal çıkarlarımız açısından hayati önemdedir.  Bu girişimlerimiz özellikle Yunanistan ile GKRY ve desteklerindeki bir kısım AB Ülkelerine karşı aramızda büyük bir jeopolitik gerilim oluşturmakta, Türkiye yayılmacı olmakla suçlanmaktadır.

AKDENİZ’DE OLUŞAN JEOPOLİTİK GERİLİMİ TEMELİNDEN AZALTMANIN, BELKİDE AŞMANIN BİR YOLU OLABİLİR Mİ ?

Evet, bu gerilimi aşmanın değişik yolları olabilir.  Ama bu “yolların” her birinin Politik, Askeri ve Ekonomik riskler itibariyle “KABUL EDİLEBİLİR” olması ve Bölgesel ve Ulusal refah düzeylerine katkı sunuyor olması gerekir.  Bu yönüyle yaklaşıldığında, Deniz Yetki Alanlarımızın ilanı ve korunmasında zorunlu olarak ganbot diplomasisi ve gerektiğinde kuvvet kullanma gibi yöntemler yanında, bölgedeki ilgili Ülkeleri kapsayan barışçı bir işbirliği girişiminin de yapılmasının, bölge istikrarı açısından daha uygun olacağı değerlendirilmektedir.  Yani ülkeler Uluslararası hukuk çerçevesinde kendi deniz yetki alanlarını ilan edebilirler, ama bu durum bölge ülkelerinin “AKDENİZ İŞBİRLİĞİ” Platformu/Forumu gibi bir ortamda bir araya gelmelerine engel olmamalı, hatta olanak sağlamalıdır. 

GÜNEY ve DOĞU AKDENİZ İŞBİRLİĞİ FORUMU – GDAİF (SOUTHERN and EASTERN MEDİTERRANEAN COOPERATION FORUM (SEMCF) Girişimi …

  • DOĞU AKDENİZ ve LIBYA’daki gelişmelerin kapsamlı bir şekilde değerlendirilmesi, “Mavi Vatan” söylemi ve girişimlerinde son derece haklı olmamızla birlikte, bu durumu BATI’nın istismar ederek TC’ni bölge ülkelerine karşı Emperyalist gösterme propagandasının önünü kesmek ve bölgesel istikrarı 21 YY gerçeklerine uyacak şekilde yeniden düzenlemek üzere bir “BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ” girişimde bulunulması uygun olacaktır.
  • MEDITERRANEAN, MEDİ (Ortasında) TERRANE (Kıtalar) yani “kıtalar ortasındaki deniz” tanımlı AKDENİZ, çevresindeki uygarlıkların beşiği olmuştur.  Özellikle Fenikeliler ile birlikte denizciliğin ve yazının gelişimi sonrasında MÖ 1400’lerden itibaren ANADOLU, MEZOPOTAMYA ve MISIR odaklı uygarlıklar AKDENİZ havzası üzerinden BATI’ya uzanmıştır.
  • HUNTHINGTON tespitinden3500 yıl önce bugünkü Batı Uygarlığının tohumları bu Deniz çevresindeki buluşma ve çatışmalarda yeşermiştir. Akdeniz’de genel bir KARAYAEL (Kuzey ve Batı – AVRUPA) ile KEŞİŞLEME (Güney ve Doğu – ANADOLU, ORTADOĞU ve KUZEY AFRİKA Sahili) ayrışması tarih boyunca olagelmiştir.  Önceleri GÜNEYDOĞU AKDENİZ ağırlıklı hakimiyet girişimleri olmuş iken, Rönesans, Reform ve Endüstri Devrimini takiben son yüzyıllarda AVRUPA’nın bulunduğu KUZEYBATI ağırlıklı bir hakimiyet girişimi süreci yaşanmıştır.  SERVES’e hayır diyen ve DOĞU’da güneş gibi parlayan yeni bir Cumhuriyetin kurulmasına önderlik eden M. Kemal ATATÜRK sayesinde BATI’nın bu hamlesi AKDENİZ’in tamamında bir Hakimiyet tesisine yeterli olamamıştır.
  • Günümüzde KUZEYBATI Akdeniz’i temsil eden Avrupa Birliği (AB)Siyasal, Ekonomik, Askeri ve Sosyal olarak gerek fiziki boyutlarda gerekse soyut değerler kapsamında gücünün sınırlarına ulaşmıştır. GÜNEYDOĞU AKDENİZ ülkeleri ise Bölgesel bir örgüte dahil değillerdir.  AB’nin ne GÜNEYDOĞU AKDENİZ’i hakimiyetine alabilecek ek bir gücü vardır, ne de eriştiği varlık ve değerleri GÜNEY ve DOĞU Akdeniz Ülkeleri ile paylaşma niyeti vardır.  AKDENİZ’in GÜNEYDOĞU’sundan KUZEYBATI’sına olan Yasa Dışı Göç dahil her türlü güvenlik riski ve sürtüşmeler bu iki kutupta oluşan gerilim farkından doğmaktadır, bu sorunlar ancak AB’nin karşısında örgütlü bir Ülkeler birliğiyle aşılabilir, ya da azaltılabilir.
  • Türkiye Cumhuriyetinin Güvenlik Siyaseti M. Kemal ATATÜRK’ün “Yurtta Barış, Dünya’da Barış” söyleminde özetlendiği üzere iyi komşuluk ilişkileri ve bölgesel iş birliğini esas almaktadır.  Bugüne dek bu esaslar Dış Siyasetimizde sürdürülebilmiştir.  Ayrıca, Türkiye Cumhuriyetinin Kurucu Değerlerinde “Çağdaş Uygarlık” TEK’tir ve o dönem için BATI Uygarlığı bu değerleri temsil etmiştir.  Ne var ki günümüzde BATI, Türkiye ile ilişkilerinde “Bütünler (Complementary)” yaklaşım yerine, dışlayıcı (Competetıve) ve hatta çatışmacı (rival) bir rotayı seçmiş durumdadır.  Bu husus 1990’lardan itibaren Soğuk Harp sonrası Dünya düzenine şekil vermede bir teori olarak yer alan S. Huntington’ın “Medeniyetlerin Çatışması” tezinde açıkça yer almaktadır.  Bu tezde ana kutuplaşma eksenleri din merkezli olarak BATI, İSLAM ve ÇİN olarak belirlenirken, Rusya, Türkiye ve Meksika BATI’ya yönelişlerine rağmen BATI Medeniyetinin parçası olmamalıdırlar yaklaşımıyla dışlanmışlardır.  Nitekim uygulamada da Türkiye’nin yarım asırdır AB’ne katılım girişimi çeşitli bahanelerle geri çevrilmiştir.

AKDENİZ’DE GERİLİMİ AZALTMAYA YÖNELİK BİR “ÇARE” ;

  1. KUZEYBATI’dan AB’nin de yararına sonuçlar doğuracağından onların da olumlu yaklaşımı ve desteğinde, GÜNEYDOĞU’nun ayakları üzerinde durmasına ve sürdürülebilir bir gelişme potansiyeli yakalamasına olanak tanıyacak şekilde süratle bir GÜNEY ve DOĞU AKDENİZ İŞBİRLİĞİ FORUMU (SOUTHERN and EASTERN MEDITERRANEAN COOPERATION FORUM – SEMCF) girişimi başlatılması,
  2. İŞBİRLİĞİ FORUMU’nun GÜVENLİK, EKONOMİ ve SOSYAL/KÜLTÜREL ana başlıklarını kapsaması ve tüm bu alt başlıkların üye ülkelerin refahına ve güvenliklerine önemli katkılar sağlama potansiyeli taşıması,
  3. Bu girişimin kuruluşundan bu yana bölgesel işbirliği teşkilatlanmasında güvenilir ve deneyimli olan, Soğuk Harp sonrasında da KARADENİZ’de Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi (BSECZ-1992) ve Karadeniz Deniz Görev Grubu (BLACKSEAFOR- 2001) gibi benzeri bölgesel oluşumları başarıyla sonuçlandıran, halen de Akdeniz’de güvenlik siyaseti ve ekonomik platformlarda MONTREUX dahil kritik tarihi roller üstlenmiş durumda olan, Ülkemiz tarafından ivedilikle yapılması,
  4. Çağrı kapsamına halen AB üyesi olmayanİSRAİL, MISIR, SURİYE, FAS, CEZAYİR, TUNUS, LİBYA, LÜBNAN dahil tüm Akdeniz ülkelerinin alınması, ve sürecin BSECZ / BLACKSEAFOR benzer şekilde kollektif olarak işletilmesi,
  5. Buna karşılık gözlemcilik statüsü haricinde, süreci yönetmeye hiçbir AB Ülkesinin ya da AKDENİZ Dışı Ülke ve Kurumun dahil edilmemesi,uygun olacaktır.
  6. Türkiye’nin geçmişteki diplomatik deneyimlerinin, akademik alt yapısının ve bölgesel güç olma kriterlerinin bu girişimi başarıyla yürütmesine imkân vereceği değerlendirilmektedir.

GİRİŞİMİ GEREKTİREN TARİHİ, KÜLTÜREL, EKONOMİK VE GÜVENLİK KRİTERLERİ …

  • 500 yıl sonrasında Türkiye’nin Bölgedeki Yapıcı Rolü yeniden önem kazandı …

Osmanlı İmparatorluğu en geniş sınırlarına eriştiği 16.YY başlarında Akdeniz’in Kuzeyi ve Batısında Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu ile Fransa, Güneyi ve Doğusunda ise Osmanlı İmparatorluğu hükümran idi.  Tarihimizde “Garp Ocakları” olarak andığımız Akdeniz’in Güneyindeki Trablus, Tunus, Cezayir ve Fas’ta Osmanlı İmparatorluğu yerel Sultanlıklara karşı herhangi bir sefer yapmadığı halde bu yöre İmparatorluğa kahraman Reis’lerimiz sayesinde katılmıştır.  Deniz aşırı bu bölgedeki Müslüman yerel Sultanlar önce Anadolu’dan bölgeye deniz seferleri yapan Reis’lerimiz ile tanışmışlardır.  Özellikle 15 YY. sonunda Endülüs’teki Müslümanların Hristiyanlarca kılıçtan geçirildiği günlerde İspanyollarla savaşan ve kurtardıkları Müslüman halkı Afrika sahiline ulaştıran Murat Reis gibi kahraman denizcilerimiz bölge Sultanları nazarında efsaneleşmişlerdir.  Yine o yıllarda Müslümanlar gibi İspanya’da kılıçtan geçirilen Musevilere Osmanlı İmparatorluğu kucak açmış, kurtulanları topraklarında iskan etmiştir.  Oruç ve Hızır (Barbaros Hayrettin) Reis’lerin o dönemde bölgeyi Osmanlı Devletine nasıl kazandırdıklarının bir nevi belgeseli Barbaros’un “GAZAVAT-I Hayrettin Paşa” isimli kitabında da yer almaktadır.  Osmanlının bu kollayıcı ilişkilerine karşılık Akdeniz Kuzeyindeki Avrupa Ülkelerinin Batı Afrika’ya yaklaşımı her zaman işgalci ve sömürgeci olmuştur.

Yakın tarihte de Batı Afrika Kuzey’deki Portekiz, İspanya, Fransa, İngiltere ve İtalya’nın işgaline maruz kalmıştır.  Bu ülkeler 20. YY ikinci yarısında M. Kemal ATATÜRK’ün emperyalizm ile mücadelesini örnek alarak siyasal bağımsızlıklarını yeniden kazanırken, bu kez de ekonomik olarak Avrupa’nın yoğun bir sömürgeci yaklaşımına maruz kalmaktadırlar.

Soğuk Harbin sona erdiği 1990’iardan itibaren Kuzey Afrika Ülkelerinde Türkiye’ye karşı yeniden bir ilginin doğmakta olduğu bir gerçektir.  Türk İnşaat ve Alt Yapı firmaları ve başta Beyaz Eşya olmak üzere Türk sanayi ürünleri bölge ülkelerine güçlü girişler yapmışlardır.  Toplum dokusu içinde Türk soylu aşiretler ve güçlü tarihi ve kültürel bağlar, buna karşılık Batının soyguncu kolonialist yaklaşımından vaz geçmeyişi Türkiye’ye olan sempatiyi arttırmaktadır.  Donanmamızın Tatbikatlar vesilesiyle bölgeye yaptığı liman ziyaretlerinde de bu yönelişler gözlemlenmiştir.

500 yıl aradan sonra yine “deniz’den” bu kez “MAVİ VATAN” sınırlarının belirlenmesi ilişkileri çerçevesinde, özellikle Libya’ile siyasi ve askeri işbirliği ilişkileri geliştirilmektedir.  Ancak Türkiye’nin Uluslararası Hukuktan kaynaklı bu haklı girişimleri, tarih boyunca Türkiye’ye karşı bir manivela olarak kullanılan Yunanistan ve GKRY ikilisi başta olmak üzere bir kısım AB Ülkesi tarafından emperyalist ve yayılmacı girişimler olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.  Türkiye’ye karşı bu tehlikeli propagandanın bölgesel işbirliği girişimiyle önü alınmalıdır.

  • AVRUPA’nın ve “BATI” Sisteminin Bölge ile ilişkilerindeki güncel tıkanmalar ve olası İŞBİRLİĞİ FORUMU’na etkileri …

Akdeniz’in Kuzeyinde AVRUPA BİRLİĞİ (AB) Genişleme Sürecinde Refah Düzeyi ve Fiziki Sınırlar olarak limitlerine gelmiş ve tıkanmıştır.  AB ile bölgedeki AB dışında kalan ülkeler arasında refah düzeyi farkında bir uçurum oluşmuştur.  AB’nin dışarda kalanların refah düzeyini artırma ve güvenlik sorunlarına çare arama gibi bir amacı ve programı bulunmamaktadır.  NATO ve AB güvenlik girişimleri içinde gözüken “AKDENİZ DİYALOĞU (MEDİTERRANEAN DIALOGUE)” başlıklar, samimiyetsizdir ve içeriksizdir.  Dışarda kalanların İşbirliği süreci ancak ve ancak kendileri tarafından yürütülebilir.  Buna en güzel örneklerden biri ŞANGAY İŞBİRLİĞİ sürecidir.  ŞANGAY Süreci de önce bir Forum şeklinde başlamış, olgunlaştıkça “Örgüt/Teşkilat” aşamasına ulaşmıştır.

Burada da zaman geçirmeden girişim GÜNEY ve DOĞU AKDENİZ İŞBİRLİĞİ FORUMU olarak başlamalı, zamanla “ÖRGÜT/TEŞKİLAT” aşamasına gelmelidir. Forum İşbirliği kapsamında, EKONOMİK, SOSYAL/KÜLTÜREL ve GÜVENLİK alt başlıkları yer alabilir. Ancak Güvenlik Kapsamı içinde Ülke Hükümranlık ve Sınır anlaşmazlıkları asla yer almamalı, zira KAZAN-KAYBET (Zero Sum Game) çerçevesine giren bu hususlar tüm girişimin ölü doğmasına yol açabilir.  Nitekim BLACKSEAFOR girişiminde de sınır uyuşmazlıkları ve ülke hükümranlık konuları yer almamıştır.  Bunlar yerine Güven ve Güven Arttırıcı önlemler, Yasa Dışı Göç ve Doğal Afetlerde Yardım fasılları “GÜVENLİK” başlığı içinde ele alınabilir.

Süreç ilerledikçe üye ülkelerin kabulüyle diğer ORTA DOĞU Ülkeleri de İŞBİRLİĞİ FORUMU/ÖRGÜTÜ’ne alınabilirler.  Böyle bir İşbirliği Teşkilatı başta AB olmak üzere Küresel Güç Merkezleriyle güvenlik ve istikrar olarak KAZAN-KAZAN sistemi içinde hareket edecektir.

  • TÜRKİYE’nin Girişim için Göreceli Üstünlükleri

Türkiye kendisi 85 Milyonluk genç nüfusu, jeopolitik konumu ve küresel sistemlerdeki yeri itibariyle bu süreci başlatabilecek ve geliştirebilecek imkan ve kabiliyetlere sahiptir.  NATO, OECD ve Kurumlar itibariyle bir AVRUPA Ülkesidir.  Bu konumlarını da sürdürecektir. MONTRÖ, AKDENİZ ve KARADENİZ istikrarının en başat ülkesidir.

Türkiye çevresinde 3 Kıta, 3 Deniz ve 7 Havzada toplam 350 Milyon dolayında bir nüfus vardır, bu da bir AB ya da ABD demektir.  Tüm bu çevre havzalarda çok aktif bir etkileşim içindedir.  İşbirliği ve Teşkilatlanma konularında bir çok OECD Ülkesinden çok daha ileri düzeyde imkan ve deneyimlere sahiptir.

  • İSRAİL, MISIR ve SURİYE özelinde İŞBİRLİĞİ Sürecinin irdelenmesi …

İŞBİRLİĞİ Sürecinin başat Ülkeleri TÜRKİYE, İSRAİL ve MISIR olacaktır.  Son yıllarda MISIR, İSRAİL, SURİYE ile ilişkilerde dış siyaset hataları ağırlıklı bazı sıkıntılar olsa da, son gelişmeler çerçevesinde bunların süratle aşılması fırsatları da doğmuştur.  İSRAİL ve MISIR’dan son bir ay içinde Türkiye ile İşbirliğine yönelik çeşitli yayınlar yapılmaktadır.  Üstelik yayınların önemli bir kısmı yarı resmi kurumlara aittir.  Sürecin dışında kalacak ülke önemli bir fırsatı da kaçırmış olabileceğinden TÜRKİYE’nin önerisine olumlu yaklaşacakları değerlendirilmektedir.  İSRAİL’in öncelikli tercihi NATO ve AB gibi Batı Teşkilatları olsa da, böyle bir İşbirliği sürecinin liderliğini TÜRKİYE ve MISIR’a bırakmanın yaratacağı dezavantajlar nedeniyle  öneriye olumlu yaklaşması olasıdır.  İşbirliği girişiminin ivedilikle başlatılması bu ülkelerle ilişkilerin hızla normalleşmesi ve aramızdaki sorunların çözümüne önemli katkılar sağlaması beklenmektedir.

Konu ivedilikle Düşünce Kuruluşları ve Resmi Kuruluşlarımız eşgüdümünde irdelenmeli ve gecikmeksizin Türkiye’de (tercihen İSTANBUL’da) bir Uluslararası Sempozyum ile Start almalıdır.