Kara Kutu kitabında uçak kazalarıyla ilgili iddialar

Psikiyatri Uzmanı Dr. Semih Dikkatli yazdı

Kara Kutu kitabında uçak kazalarıyla ilgili iddialar

Soner Yalçın Kara Kutu kitabında iddia üzerine iddia da bulunuyor ve söylediklerinin çoğunluğu yanlış… Zaten kitabındaki kaynak belirtilmeden birebir yaptığı onlarca alıntıyı cümle âlem biliyor artık ama söyledikleri de doğru değil…

Kara Kutu’yu hangi cümlesinden tutsan elinde kalıyor.

Örnek mi? Buyurun kitaptan bir paragraf koyalım şuraya ve sadece bu paragrafta yer alan yanlış bilgilere odaklanalım.

“Bunlar yıllar boyu süren “bilimsel çalışmalar” sonucu bulunmuş ilaçlar değil. Üç-beş hayvan deneyi yapıldı ve ardından piyasaya sürüldü. Yirmi yıllık bir ilacın kullanımının uzun vadeli ne gibi olumsuz sonuçlar doğuracağı bilinemiyor; tahmin ediliyor… En sık kullanılan ilaçlar bunlar. Büyük risk de burada yatıyor. Ya bunların uzun vadede çok olumsuz etkileri varsa? Örnek vermek şart: Antidepresanlar ABD sivil havacıları tarafından kullanım için onaylanmadı. Sebeplerinden biri de; ABD Ulaştırma Bakanlığı sponsorluğunda Eskişehir Gülhane Askeri Tıp Akademisi Havacılık ve Uzay Tıbbı Anabilim Dalı’ndan Ahmet Sen ve Ahmet Akın ile Oklahoma Sivil Havacılık ve Uzay Tıp Enstitüsü Federal Havacılık İdaresi’den Dennis V. Canfield ve Arvind K. Chaturvedi’ye yaptırılan çalışmaydı. Haziran 2007’de açıklanan rapora göre, 1990-2001 yılları arasında meydana gelen 61 pilotaj hatalı sivil havacılık kazasında, pilotlarda 4 SSRI (Sitalopram, Fluoksetin, Paroksetin ve Sertralin) bulundu. Bu pilotların depresyon dâhil diskalifiye edici psikolojik koşullara sahip olup olmadığı ve antidepresan kullanımının bildirilmiş olup olmadığı öğrenilemedi… İnsanı-insanlığı kimler yıkıma götürüyor?” (1)

Önce ele alacağım paragrafı Kara Kutu’dan aynen buraya geçirdim. Şimdi bu kısacık paragraftaki inanılmaz yanlış, çarpıtılmış ve bükülmüş gerçeklere yanıt vermek isterim ama dediğim gibi biri kuyuya taş atınca çıkarmak çok emek gerektiriyor.  

Paragrafın ilk bölümüyle başlayalım:

“Bunlar yıllar boyu süren “bilimsel çalışmalar” sonucu bulunmuş ilaçlar değil. Üç-beş hayvan deneyi yapıldı ve ardından piyasaya sürüldü. Yirmi yıllık bir ilacın kullanımının uzun vadeli ne gibi olumsuz sonuçlar doğuracağı bilinemiyor; tahmin ediliyor… En sık kullanılan ilaçlar bunlar. Büyük risk de burada yatıyor. Ya bunların uzun vadede çok olumsuz etkileri varsa?” (1)

İnsan bu cümle karşısında ancak dumur oluyor. İçimden geçenleri buraya yazsam benden nefret edersiniz. O nedenle sınırlar dahilinde kalarak cevabımızı verelim… Aşağıda yazanlar çoğunlukla Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi, Aralık-Ocak-Şubat 2015-2016 tarihli 37. sayıda, sayfa 36-39’da yer alan bir makaleden alınmıştır. Bu bölümü meraklıları okuyabilir. Bütün bu ilaç sürecini ayrıntılı ele alma nedenim, yukarıda kurulan iğrenç ve indirgeyici cümleyi yazabilen birinin utanması yoksa bile siz onun nasıl biri olduğunu, safsata dolu cümleleri, bilimden, vicdandan yoksun bir şekilde nasıl kurabildiğini görmüş olun…

İlaç çalışmaları nasıl yapılır, faz çalışmaları nelerdir?

Mecbur buralardan başlayacağız, çünkü Yalçın kirli elleriyle dokundu bir kere bu alana…

Tekrar söylüyorum. İlaç çalışmalarıyla ilgili bu bölümü meraklıları okusun, yoksa bu bölümü geçerek yazının asıl “uçak kazaları”ile ilgili bölümüne geçebilir. Buradan kısa yol yapacaklar için bir bilgiyi kısaca yazayım.

İlaç çalışmaları onyıllarca sürebilen ve sonunda bazen sıfır sonuç alınan oldukça masraflı, emek ve bilgi gerektiren, bilimsel ve etik bir olaydır.

“Teşhis, tedavi, profilaksi veya bir fizyolojik fonksiyonun değiştirilmesi için kullanılan ilaç, uzun süreli ve ayrıntılı bilimsel araştırmalar sonucu geliştirilmektedir. Klinik öncesi dönemde ve çeşitli klinik dönemler boyunca, ilacın etkili ve güvenli olup olmadığı incelenir. İlacın toplum sağlığı üzerindeki rolü nedeniyle bu araştırmaların, doğru sonuçların ortaya çıkmasını sağlayacak şekilde, uygun yerlerde yapılması, bilimsel kurallara uygun olarak tasarlanması, yürütülmesi, değerlendirilmesi ve yorumlanması hayati önem taşır. Ayrıca gerek klinik öncesinde deney hayvanları, gerekse klinik dönemlerde insanlar üzerinde yapılan araştırmalarda etik kurallara uyulması da bir zorunluluktur. Nitekim ilaç geliştirilmesi dönemlerinde uyulması gereken etik kurallar, günümüzde uluslararası standartlarla belirlenmiştir.

Herhangi bir ilacın (doğal ya da sentez yoluyla elde edilen) insanlar üzerinde gerçekleştirilen klinik araştırmalara geçilmeden önce mutlaka deney hayvanlarıyla yapılan preklinik aşamasının tamamlanmış olması gerekir.

Preklinik çalışmalar sonucu insanlarda kullanılmasının faydalı olacağı ve toksik olmayacağı düşünülen ilaçlar ile faz (I, II, III, IV) çalışmalarına başlanır. Faz çalışmalarının başlangıcından ruhsat başvurusuna kadar geçen süre 2-10 yıl, faz çalışmalarının tamamlanması ise yaklaşık 10-15 yıl sürmektedir.”

Yani neymiş, ilaç çalışmaları öyle hop diye olmuyormuş…

Faz I Klinik Araştırmaları

İnsandaki etkisi bilinmeyen bir ilacın ilk defa uygulandığı dönemdir. Eğer insanda uygulanacak olan ilaç; etkileri ve etki mekanizması hiç bilinmeyen sınıfta ise risk yüksek, daha önce insanda uygulanmış olan bir ilaçla aynı sınıfta ise risk daha düşüktür. Bu çalışmaların yürütülmesinde sorumlu hekimin mutlaka tıp doktoru farmakoloji uzmanı olması gerekmektedir. Faz I klinik ilaç araştırmasına başlamadan önce araştırmacının elinde aşağıdaki veriler mutlaka olmalıdır.

– Güvenlik verileri

– Farmakokinetik veriler

– Akut, subakut ve kronik toksisite verileri

– Teratojenik etkiler

– Mutajenik etkiler

Faz I çalışmalarında sağlıklı bir insanın ilaca karşı reaksiyonlarını saptamak amacıyla maksimum tolere edilebilir doz, ilacın vücuttaki farmakokinetiğini, en yüksek biyoyararlanımı sağlayan formülasyonu belirlemek, ilacın sistemlere etki ve yan etkilerini belirlemek amaçlanır.

Faz I klinik araştırmalarına başlamadan önce insana verilecek ilk dozun klinik öncesi ilaç araştırmalarında mutlaka saptanması gerekir. Belirlenen ilk doz uygulanarak ilacın farmakokinetiği araştırılır. Denenen farklı dozlardan sonra belirli aralıklarla etki ve yan etki incelemeleri yapılır.

Bu dönemde ayrıca, preklinik deney sonuçlarının tutarlılığı, ilacın metabolizması ve karaciğer enzimleri ile ilişkisi, ilacın fizikokimyasal özelliklerine ve ait olduğu farmakolojik gruba göre beklenen ilaç etkileşmelerine de bakılmaktadır.

Bu aşamada minimum ve maksimum terapötik etki sağlayacak dozlar belirlenmektedir. Doz genellikle ikiye katlanarak artırılır. Doz-cevap eğrisi dik olan ilaçların dozu ise eşit eklemeler yapılarak aritmetik olarak artırılır. Doz artırılırken her bir dozun Faz 1’in başlangıç döneminde tek doz olarak verilmesi gerekir. Her dozdan sonra da uygun süre gözlem ve eliminasyon süresi bırakılması gerekir. Bu süre zarfında kümülatif doz olmamasına dikkat edilir. Faz I’in ilerleyen döneminde ise tekrarlayan doz uygulamasıyla kümülatif etkiyle kararlı durum oluşturulması amaçlanır. Bunlar sonucunda ilacın insandaki farmakokinetiği hakkında veriler elde edilir. Plazma ilaç konsantrasyonu-zaman grafiği çizilerek, eğri altında kalan alan (EAA), C-maks, t-maks hesaplanır. Ayrıca biyoyararlanım, sanal dağılım hacmi, klirens, eliminasyon yarı ömrü, eliminasyon hız sabitesi belirlenir.

İlacın güvenliği hakkında EKG, gerekirse EEG, kardiyovasküler sistem, santral sinir sistemi, solunum fonksiyonları, hematolojik parametreler, biyokimyasal laboratuvar incelemeleri, karaciğer, böbrek, pankreas fonksiyonları ve metabolizma ile ilgili testler yapılır. Faz I klinik ilaç araştırmalarında genellikle 20-80 arası sağlıklı gönüllü yeterli olmaktadır. Gönüllüler çalışmaya katılmadan önce mutlaka bilgilendirilmiş gönüllü oluru doldurmalıdırlar.

Bazı ilaçların Faz I klinik araştırmaları ise (kanser tedavisinde kullanılan toksisite riski yüksek olan ilaçlar, terapötik dozunun saptanması mümkün olmayan ilaçlar gibi) hasta bireyler üzerinde yapılabilir. Faz I çalışmalarda genellikle iki aşamalı bir yaklaşım benimsenir (faz Ia ve Ib). Faz Ia, daha uzun ve daha kapsamlı olan faz I b’ye geçmeden önce daha çok güvenlik açısından verilerin toplandığı aşamadır. Sağlıklı gönüllülerde yapılan biyoeşdeğerlik çalışmaları da faz I klinik araştırmalardır. Biyoeşdeğerlik, karşılaştırmalı biyoyararlanım çalışmasıdır. Farmasötik olarak eşdeğer olan ürünlerin biyoyararlanımlarının benzer olup olmadığının araştırıldığı çalışmalardır. Bu çalışmalar çaprazlamalı (cross-over) tasarım, paralel tasarım, iki evreli (two-stage) tasarım olarak planlanmaktadır. İlaçlar gerek tek doz gerekse çoklu dozlamalı olarak verilebilmektedir. Aynı şekilde besin etkileşimlerinin biyoyararlanını değiştirip değiştirmediğini incelemek amacıyla bu çalışmalar açlık veya tokluk koşullarında yapılabilir.

Faz II Klinik Araştırmaları

Faz I’de sağlıklı gönüllüler üzerinde tolere edilebilen dozu belirlenen ilaç ile klinik etkinlik ve güvenliğinin belirlenmesi için sınırlı sayıdaki hasta gönüllü üzerinde denendiği ve tek merkezli olarak yürütülen Faz II aşamasına geçilir. Bu dönemde amaç etkili tedavi edici doz aralığının belirlenmesi ve bu dozlara bağlı ortaya çıkan yan etkilerin değerlendirilmesidir. Bunlara ilave olarak ilaç farmakokinetiği ile de ilgili veriler toplanmaya devam edilir. İlaç tek başına veya rutinde kullanılan başka bir ilaca ilaveten karşılaştırmalı olarak denenmektedir. Faz II’de az sayıda ve kısa süreli çalışmalarda alınan sonuçlar, Faz III için yeterli bir temel gerekçe sağlamışsa, faz II denemeleri çok daha fazla hasta (200-300 hasta) ve daha uzun sürede yapılabilir. Faz II’nin başlangıçta az sayıda ve kısa sürede yapılan çalışma kısmına faz IIa, burada belirlenen dozların daha büyük hasta grubunda ve daha uzun süre kullanıldığı kısmına ise faz IIb denilmektedir.

Faz III Klinik Araştırmaları

Çok sayıda hastada (3000-10000) birden fazla merkezde yapılan klinik araştırmalardır. Faz II’de belirlenen etkinlik ve güvenlik parametrelerinin birden fazla merkezde ve çok daha fazla sayıda hasta üzerinde denendiği araştırmalardır. İlaç denemelerinin süresi faz II’den daha uzundur. Özellikle ilacın ruhsatlanması için yapılan başvuruların değerlendirmesinde faz III’e kadar elde edilen tüm veriler dikkate alınır. Bu klinik araştırmaların; plasebo veya standart tedaviye karşı, çift kör, randomize çalışmalar olması istenir, örneklem büyüklüğünün istatistiksel gücünün yeterli olması şarttır. Faz III klinik araştırmaları da faz IIIa ve faz III b olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Faz IIIa, ilacın birden fazla klinik merkezde denenmesinden ruhsatlanma için başvuru kısmına kadar geçen süreyi, faz IIIb ise başvuru aşamasından pazarlama aşamasına kadar geçen süreyi kapsamaktadır. Faz III denemeleri sırasında, ilacın birden fazla endikasyonda yararlı olduğu görülürse öncelikle hasta sayısı en fazla olan endikasyondaki denemelere yoğunlaşılır. Diğer endikasyonlardaki denemeler ise ruhsatlandırmadan sonra ayrıca değerlendirilmelidir. Pazarlamadan sonraki tıbbi kullanım sırasındaki veriler ve yeni bulgularda gerekirse faz III klinik araştırmaları ile tekrar araştırılabilmektedir. Ruhsatlandırmadan sonra eğer yeni hasta popülasyonunda veya yeni yaş grubunda (yaşlı ve çocuklar gibi) araştırma yapılmak isteniyorsa bu denemeler de faz III’te yapılmaktadır. Eğer daha önceki denemelerde ilaç dozu düşük düşük tutulmuşsa, yüksek doz ilaç uygulamaları da faz III’te yapılmaktadır.

Faz IV Klinik Araştırmaları

İlacın ruhsatlandırma aşaması sonrası, uygun endikasyonda hastalara verilmek üzere pazarlama sonrası gözetim çalışmalarıdır. Farmakovijilans çalışması olarak yapılmaktadır. Yeni pazarlanan ilacın rutin tedavide kullanılan ilaçla karşılaştırması amacıyla da yapılmaktadır. Bu çalışmalarda amaç, güvenlik bakımından yeni ilacın takip edilmesidir. Eğer bu çalışmalar ruhsatlandırma öncesi yapılırsa, o zaman faz IV değil uzatılmış faz III çalışmaları adı verilir. Günümüzde Türkiye’de (TÜFAM: Türkiye Farmakovijilans Merkezi) ve diğer birçok ülkede ulusal farmakovijilans izleme merkezleri kurulmuştur. Faz III araştırmaları sırasında hastalara mümkün olabildiğince diğer ilaç tedavileri verilmeyip yeni ilacın denenmesi yapılmaktadır. Bu da olası ilaç etkileşimleri hakkında bilgi edinilmesini kısıtlamaktadır. Faz IV araştırmaları sırasında hasta diğer tedavileri de kullanabileceğinden farmakokinetik veya farmakodinamik ilaç etkileşimleri hakkında daha fazla bilgi edinilmesi mümkün olmaktadır. Faz IV araştırmaları kapsamında yeni ilaç, ruhsat aldığı endikasyonda başka ilaçlarla kombine olarak ta kullanılabilir. Ruhsat aldığı endikasyondan başka endikasyonda kullanıldığında ise faz III çalışmaları yapılması gerekir.

Sonuç

Yeni ilaç geliştirilirken klinik araştırmalar önce sağlıklı gönüllülerde sonra ise sayısı giderek artan hasta gönüllülerde denenmektedir. Unutulmamalıdır ki yeni bir ilacın tüm fazları geçip ruhsat aşamasına gelme başarı oranı yaklaşık %10 dur. Bu da araştırmaların gerek maliyet ve gerekse emek açısından ne kadar zorlu olduğunu göstermektedir.” (2)

Daha paragrafın ilk bölümünü cevaplayabilmek için ne çok enerji tükettik gördünüz mü? Diyorum ya Yalçın’ın kuyuya atacak taşı çok ama bu sefer yanlış kuyuya taş attı.

Artık yüzleşme vakti…

Şimdi paragrafın kalan kısmındaki “Uçak Kazaları” ile ilgili çarpıtmalarla devam edelim:

“Örnek vermek şart: Antidepresanlar ABD sivil havacıları tarafından kullanım için onaylanmadı. Sebeplerinden biri de; ABD Ulaştırma Bakanlığı sponsorluğunda Eskişehir Gülhane Askeri Tıp Akademisi Havacılık ve Uzay Tıbbı Anabilim Dalı’ndan Ahmet Sen ve Ahmet Akın ile Oklahoma Sivil Havacılık ve Uzay Tıp Enstitüsü Federal Havacılık İdaresi’den Dennis V. Canfield ve Arvind K. Chaturvedi’ye yaptırılan çalışmaydı. Haziran 2007’de açıklanan rapora göre, 1990-2001 yılları arasında meydana gelen 61 pilotaj hatalı sivil havacılık kazasında, pilotlarda 4 SSRI (Sitalopram, Fluoksetin, Paroksetin ve Sertralin) bulundu. Bu pilotların depresyon dâhil diskalifiye edici psikolojik koşullara sahip olup olmadığı ve antidepresan kullanımının bildirilmiş olup olmadığı öğrenilemedi… İnsanı-insanlığı kimler yıkıma götürüyor?” (1)

Hani hem psikiyatri uzmanı hem de uçuş doktoru olmasam yedirecek ama yemezler…

Yalçın hiç kusura bakmasın, tüm yanlışlarını yüzüne tek tek çarpmaya devam edeceğim.

Buyurunuz…

Seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI’lar), depresyon tedavisinde yaygın olarak reçete edilir. Birkaç istisna dışında, bu psikotrop ilaçlar havacıların kullanımı için aeromedikal düzenleyici otoriteler tarafından onaylanmamıştır.

“Akın ve Chaturvedi” tarafından yapılan bir çalışmada, A.B.D.’de ölümcül sivil uçak kazalarına karışan pilotların ölüm sonrası örnekleri toksikolojik değerlendirme için Civil Aerospace Medical Institute’a (CAMI) sunulan verilerin 1990-2001 aralığı değerlendirilmiştir. Bu veri tabanı, pilot ölümlerinde SSRI’ların varlığı açısından incelenmiştir.

CAMI’nin örnek aldığı 4.184 ölümcül sivil havacılık kazası sonrası alınan kan örneklerinden sadece 61 pilotun SSRI kullandığı tespit edilmiştir. Bu kazaların 56’sı genel havacılık kategorisinde, 2’si hava taksi ve banliyö kategorisinde, 2’si tarım kategorisinde, 1’i ultra hafif kategorideydi.

Ölümlerdeki SSRI’ların kan konsantrasyonları;

fluoksetin için 11-1121 ng x ml (-1);

Sertralin için 47-13102 ng x ml (-1);

Paroksetin için 68-1441 ng x ml (-1); ve sitalopram için 314-462 ng x ml (-1) olarak belirlenmişti.

61 pilotun 39’unda diğer ilaçlar -örneğin analjezikler, antihistaminikler, benzodiazepinler, narkotik analjezikler ve / veya sempatomimetikler- ve / veya etanol de mevcuttu.

Ulusal Ulaştırma Güvenliği Kurulu tarafından belirlendiği üzere, bir SSRI’nın [başka ilaç (lar) ve / veya etanol içeren veya içermeyen] kullanımı 61 kazanın en az 9’unda katkıda bulunan bir faktör olmuştur.

Sonuç olarak, SSRI ile ilişkili kazaların sayısı düşüktü ve ilişkili pilot ölümlerdeki kan SSRI konsantrasyonları, terapötik olmayanlardan toksik düzeylere kadar değişiyordu. Bununla birlikte, diğer ilaç (lar), etanol ve / veya irtifa hipoksisinin pilotlarda olumsuz etkiler üretmedeki etkileşimli etkilerinin göz ardı edilmemesi gerekmektedir. (3)

Bu sonuçlarda 1990-2001 yılları arasında gerçekleşen irili ufaklı 4184 kazanın sadece 61’nin pilotunda SSRI kullanımı olduğunu öğrendik ama bu 61 kazanın kaç tanesi pilot hatasına bağlı, buna dair bir bilgi yoktu yazıda…

Biz bunların tamamını pilot hatası kabul etsek bile sizinle bir istatistik paylaşmak isterim. Tüm dünyada 1950’lerden itibaren 2000 yılına kadar gerçekleşen uçak kazalarının incelenmesi sonucunda, bu kazaların %53’ünün pilot hatası olduğu bildirilmiştir. (4)

Şimdi son verdiğim bilgiden yola çıkarak Akın ve Chaturvedi tarafından yapılan çalışmada ele alınan kazaların %50’sini pilot hatası kabul etsek, 4184 kazanın yarısı olan 2092 (yaklaşık) olayın pilot hatasından olması beklenir. Peki, Soner Yalçın neden sanki sadece 61 olay pilot hatasıyla oluşmuş gibi davranıyor. Neden sizce?

Bitmedi…

Şimdi yüzleşme vakti…

Kara Kutu’da söz edilen “Şen ve arkadaşları”nın yaptığı çalışma ise bu makalenin bir devamı niteliği taşımaktadır. Aynı verilerden yola çıkarak, SSRI kullanan 61 pilotun durumunu daha da ayrıntılandırarak ortaya çıkan veriler üzerinden bir sonuç çıkarmaya çalışılmış belli ki…

Bu çalışmada, Şen ve arkadaşları;  

61 SSRI pilotunun gruplandırılmasını ölüm sonrası toksikolojik bulgulara dayandırmaktadır. 1990 – 2001 arasında meydana gelen 4184 kazanın toksikoloji raporunda 61 pilotun sadece 22’sinde tek başına SSRI kullandığı geride kalan 39 pilotta ise SSRI’a ek olarak amfetamin ve diğer sempatomimetikler, antihistaminikler, benzodiazepinler, bütalbital, kokain, narkotik ve narkotik olmayan analjezikler, kinin ve / veya tetrahidrokannabinol karboksilik asit, verapamil ve / veya etanol de bulunmuştur (5).

Şu anda ABD düzenlemeleri sivil havacılar tarafından antidepresan kullanımına izin vermez. (Bununla birlikte, bazı ülkelerin havacıların SSRI kullanımı ile ilgili farklı politikaları vardır. Örneğin, Kanada ve Avustralya’da belli durumlarda pilotlara ve yardımcı uçuş ekibine denetimli izin verilebilmektedir.

1950’lerden itibaren günümüze kadar meydana gelen ölümlü uçak kazalarının sebepleri incelendiğinde, pilot hatasından dolayı düşen uçakların sayısının oranının geçmişte de günümüzde de oldukça fazla olduğu görülmektedir. Hava koşullarından dolayı düşen uçakların sayısında ise azalma olduğu açıkça görülmektedir. Bunda günümüzde kullanılan ileri teknoloji radar sistemlerinin katkısı yadsınamaz.

Günümüz teknolojisinin hızlı gelişimi düşünüldüğünde teknik hatalardan meydana gelen uçak kazası sayısının azalmasını beklemek oldukça mantıklıdır. Günümüzde hızla gelişen havacılık sektöründe insan gücü ihtiyacı her geçen gün artmaktadır. İnsanın havacılık sektöründeki yeri ise oldukça kritik pozisyonlardadır. Örneğin devasa uçakları kullanan pilotlar, uçakların havada sevk ve idaresini sağlayan kontrolörler, yine uçakların teknik problemlerini gidermek üzere istihdam edilen teknisyen ve mühendisler düşünüldüğünde havacılık sektöründe insan kaynaklı hataların meydana gelme olasılığı oldukça yüksektir.

Ancak bunca kazanın içinden bazılarını seçip neredeyse tüm pilot hatalarını SSRI’lara bağlama kolaycılığını ya da gerçek bükücülüğünü ancak Yalçın yapabilirdi…

Yüzleşelim mi?

Haydi!

Kaynaklar

1- Yalçın S., Kara Kutu…

2- SD (Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü) Dergisi, Aralık-Ocak-Şubat 2015-2016 tarihli 37. sayıda, sayfa 36-39’da yayımlanmıştır.

3- Akın A., Chaturvedi  KA., 2003. “Selective Serotonin Reuptake Inhibitors in Pilot Fatalities of Civil Aviation Accidents, 1990-2001” Aviat Space Environ Med, 74 (11), 1169-76 Nov 2003.

4- Uslu S., Dönmez K., 2016. “Geçmişten Günümüze Havacılık Kazalarının Sebeplerindeki Değişimler Üzerine Bir İnceleme” SOBİDER Sosyal Bilimler Dergisi / The Journal of Social Science / Yıl: 3, Sayı: 9, Aralık 2016, s. 222-239.

5- Şen A., Akın A., Canfield DV., Chaturvedi KA., 2007.  “Medical Histories of 61 Aviation Accident Pilots With Postmortem SSRI Antidepressant Residues” Aviat Space Environ Med, 78 (11), 1055-9 Nov 2007.