Kel Hasan’ın kavuğu kime verilmeliydi

Psikiyatr. Dr. Ahmet Koyuncu yazdı

Kel Hasan’ın kavuğu kime verilmeliydi
Kel Hasan’ın kavuğu kime verilmeliydi

Son günlerin en önemli konularından birisi de, Kel Hasan’ın kavuğunun Rasim Öztekin’den Şevket Çoruh’a verilmesi oldu. İsmail Dümbüllü’den Münir Özkul’a; Münir Özkul’dan Ferhan Şensoy’a; Ferhan Şensoy’dan Rasim Öztekin’e; Rasim Öztekin’den en son olarak Şevket Çoruh’a verildi.

Ama bu seçimin öncesine de bir bakmak lazım. Ferhan Şensoy’un kavuğunu verecek birisini bulamaması ve Rasim Öztekin’e vermesi iddiaları… İlginçtir ki, Rasim Öztekin de aynı sıkıntıyı yaşamış olması… Peki yılların ustaları olan Ferhan Şensoy ve Rasim Öztekin neden bu kadar zorlandı?

Peki ya Şevket Çoruh… Geleneksel tiyatro ya da ortaoyununda hiç rol almış mı? Araştırdığım kadarıyla, bulamadım. Belki de var, benim araştırdığım kaynaklarda göremedim. Basına yansıyan açıklamalarda ise, tiyatro sanatına katkıları ve muhalif duruşu nedeniyle verildiği yazıldı.

Sizler de bilirsiniz. Bu Neo-liberal çağda sanatçı; menajer ve PR uzmanları tarafından ambalajlanan, daha önemlisi bir pazarı olan, alınan- satılan bir ürüne (product) dönüştü. Her sanatçının bir marka değeri var. Bu marka değerine bir de ödül eklendi mi? Örneğin Haluk Bilginer ile Haluk Bilginer with Emmy Award aynı mı? Peki Şevket Çoruh ile Kavuklu Şevket Çoruh da aynı kalacak mı?  

R. Sennett, Neo-liberalizmde, ‘altın kaplama’ etkisi ile bir ürünün marka değerinin artırılmasından bahseder ya (Anadolu’nun güzel bir sözünde ‘eşeğe vurulan altın semer’ ise bunun anti-tezidir)… İşte bu noktada ‘Kel Hasan’ın kavuğu da altın kaplama etkisi ile sanatçıların marka değerini artıran bir meta haline mi geldi’ sorusunu sormak yanlış olmaz. Madem kavuk marka değeri yaratıyorsa, marka değeri daha yüksek olan BADEM GÖZLÜ ÜNLÜLERİMİZ var. Kavuk, neden onlara verilmedi (!)

KAVUK, YILMAZ ERDOĞAN’A VERİLMELİYDİ

İşte bu badem gözlülerden birisi de Yılmaz Erdoğan… Birkalan (2000) bir makalesinde, Şaban’dan bahsederken Türk halkının aşina olduğu Keloğlan, Karagöz, Nasrettin Hoca, Köroğlu ve Bektaşi karakterlerini anımsattığından bahseder ya… Hatırlayın. Bir zamanlar Anadolu’nun Keloğlan’ları arasından çıkan ve ‘hamuru, Şaban hamuru’ olan bir Yılmaz Erdoğan vardı. Nasrettin Hoca’nın kıvrak zekası ile hazır cevaptı. Karagöz gibi lafı yanlış anlıyor ya da anlamazlıktan geliyor ya da kafayı çakıyordu. Kalemi ile Köroğlu gibi tiranların karşısına dikiliyordu. Bektaşi gibi sahte dincilerle dalga geçebiliyordu.

Peki ne oldu? Yılmaz Erdoğan ilk olarak içindeki Keloğlan’ı öldürerek, sistemin ünlüsü oldu. Ülkü Erakalın’ın ‘Direklerarası’nın Son Direkleri’ adlı kitabında Münir Özkul tiyatro için ‘bu iş aşk için yapılır, aşk. Pir aşkına yapılır bu iş’ der ya… Yılmaz Erdoğan ise ‘para aşkına’ yaptı. Çünkü bu çağda para, pirdi. Peki sonra ne oldu? Köroğlu öldü, badem gözlü oldu. Hatta gösteri sektörünün Bolu Bey’i (tiranı) oldu.

Çünkü Kapital sistemi kısıtlı sayıda ünlülük koltuğu koymuş. Ünlü olmak ise adeta bağımlılık yapan bir eroin… En kötüsü ise senin yetiştirdiğin çırak, senden daha ünlü olup, senin koltuğunu elinden alabilir. Yetiştirdiğin kişi, çırak değil, adeta potansiyel cellat… Peki bu sistemin çarkı nasıl dönecek?

Şunu tüm ünlüler bilir ki; gösteri sektöründe şarkılar iki makamda icra edilir. Birincisi, AVANELİK MAKAMI… İkincisi, REJİSÖRÜN YATAK ODASI MAKAMI… İkincisini herkes bilir, ama kimse dillendirmez. Görünen, avanelik makamıdır. Çıraklar, üç beş tiyatro, üç beş film derken… Biraz para kazanınca tası tarağı toplar, nefesini Nişantaşı ve Cihangir de alır. Tıpkı ünlü olan ustası gibi, sofistik zevkleri olan, lüks semtlerin tüketim hayvanına dönüşür. Peki bu tüketim için para nerden gelecek? Kendisine biçilen gömleği giyerek, ses çıkarmayarak…

İşte BKM’nin kurduğu sistem de, dört dörtlük avanelik sistemidir. Yılmaz Erdoğan ve Necati Akpınar’ın şemsiyesi altında isen tüm tiyatrolar, çekilen filmler, sinema salonları, televizyon kanalları emrine amade… Hatta Cem Yılmaz, Gülse Birsel, Gupse Özay filmlerinde bile rollerin hazır…

Ayrıca BKM ve Yılmaz Erdoğan’ın AVANECİK’LERİ bile var. BKM-MUTFAK… Bir düşünün. Bu çıraklar, bırakın usta olmayı, daha kalfa olamadan ünlü oldular. Medyatiklik ve ünlülük eroinini damardan aldılar. Bu eroinin tadını alanlar bir daha Düz Ahmet, Düz Mehmet, Düz Fadime olabilirler mi? Dikiş tutarlar mı? Ama sanatlarını Avanelik makamında icra ederlerse, ünlü-tiran olan ustaları zirvede kaldıkça, onlar da ilelebet zirvede kalacaktırlar.   

Sözün özü… Geleneksel Türk tiyatrosunun malzemeleri ile yola çıkıp, Neo-liberal çağa hızla ayak uyduran ve Türk gösteri sanatlarındaki usta-çırak ilişkisini, usta (ünlü-tiran) - avane çırak boyutuna taşıdığı için, kavuk, Yılmaz Erdoğan’a verilmeliydi. Yazık. Çok yazık. Rasim Öztekin fena çuvallamış(!)

KAVUK, ACUN ILICALI’YA VERİLMELİYDİ    

Acun Ilıcalı ki, her Anadolu insanı gibi özünde Keloğlan’dır. Peki medyada ki iletişim dâhisi olan Acun Ilıcalı kimdir? Coping Strategy’dir. Yani, şu Neo-liberal çağda Keloğlanların hayatta kalma şansının olmadığını daha çocukluk yaşlarında görüp, başa çıkma stratejisi olarak ‘göz açıklığı ve iletişim becerilerini’ geliştirmiş. Hatta Keloğlan onda adeta bir anti-kahramana dönüşmüş.       

Acun Bey, programlarına katılan hem jürilere, hem de albenisi olan yarışmacılara AVANELİK MAKAMINI başarı ile icra ettirmiş ve ettirmeye devam ediyor. BKM’deki oyuncuların en azından yetenekleri var, ama Acun Medya’nın programlarında yeteneğe de ihtiyaç yok. Çünkü Acun Ilıcalı’nın sihirli ellerinin değmesi yetiyor.

Hatta programda jüriler arasında atışma ile de bir çeşit ortaoyunu oynanıyor. Yuvarlak bir sahne ve yazılı bir metin de yok. Örneğin O Ses Türkiye sahne dizaynı… Hatta Youtube’daki Acun- Beyaz videolarına bakın. Acun Ilıcalı, Kavuklu, Beyaz ise Pişekar rolünde atışıyorlar. Örneğin Athena Gökhan, O Ses Türkiye’de bir çeşit çakma İbişlik yapıyordu.

Hatta MasterChef’e katılan jürilere bakın. Mehmet Şef, bir çeşit Efe (kabadayı) rolünde, birkaç kadeh içse al sana Tuzsuz Deli Bekir… Somer Şef bir çeşit çakma Bolulu, Danilo Şef ise Frenk tiplemesi ile… Peki bu şefler Masterchef’in çakma bir usta-çıraklık şovu olduğunu, oraya gelen yarışmacıların ise ‘usta olmaya değil, ünlü olmaya geldiklerini’ bilmiyorlar mı?

Zaten her zaman Acun Medya ön planda… Örneğin, geçenlerde Acun Medya’nın dizayn ettiği bir reklam haber gördüm. SURVIVOR AYCAN yazıyordu. Aycan Hanım’ın yaptığı iş, karakteri, değerleri yoktu. Acun Medya’nın Survivor Aycan olarak sunduğu bir ürün (product) vardı. Tıpkı O Ses Türkiye Anıl, Ayda vb. gibi… Master Şef Emir, Esra vb. gibi…

Ayrıca bu konuda Acun Bey’in hakkını yiyemem. Avanelik potansiyeli yüksek olanları en güzel o seçiyor. Zaten onun programına katılanlar da gösteri sektörünün su kaynattığını çok iyi biliyorlar. Vasat olanın halka yetenek gibi gösterilmesi ve Avanelik sisteminin en başarılı uygulayıcısı olması nedeniyle, kavuk, Acun Ilıcalı’ya verilmeliydi. Rasim Öztekin, kararını yeniden gözden geçirmelidir (!)

KAVUK, CEM YILMAZ’A VERİLMELİYDİ

Daha önce yazdım. Cem Yılmaz’ın da ‘hamuru, Şaban hamuru’ diye… Yeteneği tartışılmaz. Ben, yazılarımda asla onun yeteneğini eleştiren olmadım. Gittiği yolu eleştiren oldum ve olmaya da devam edeceğim. Çünkü Cem Yılmaz da, tıpkı Yılmaz Erdoğan gibi yeteneğini ve sanatını ‘pir aşkına değil, para aşkına’ yapanlardan. Hatta sapına kadar para için yapanlardan. Kolaysa gidip bir bilet alın. Kendisi gösteri sektörünün en önemli mallarından (product) ve marka değeri yüksek…

Kendisi ustasız ünlü olmuş bir komedyen. Çırağı da yok. Zaten artık çağ değişti. Bu Neo-liberal çağda hangi enayi çırak yetiştirir ki? Ünlü olmak varken, kim Komik Naşit ya da Münir Özkul gibi yokluk ve üzüntü içerinde ölmek ister ki? Sahneye attın mı koltuğu, yeteneğinle ayakta üç beş espriyi de patlattın mıydı, paraya para demezsin. Gelsin Ferrariler ve koleksiyonlar... Ama dikkat edin, yaşlanıyor artık Cem Yılmaz. Çıkmazda… İşte bu nedenle genç kızların yanında… Narsistik yeniden kuşanma ve ikinci gençlik arayışında… Halkından kopan sanatçı ya avane olur ya da divane…  

Popüler olan Stand-up ile çağa ayak uydurdu ve Neo-liberalizme sırtını yaslayarak en müstesna ürüne (product) dönüştü. Sahnede Keloğlan’ı, Nasrettin Hoca’yı, Karagöz’ü, yani geleneksel tiyatronun malzemelerini kullanarak Neo-liberalizmin stand-up’ını şahlandırdı. Diyorum ya, geldiği nokta müstesnadır(!) Kavuk, ona verilmeliydi. Bu konuda Rasim Öztekin’i asla affetmiyorum (!)  

KAVUK, AJDA PEKKAN’A VERİLMELİYDİ,

Ajda Pekkan… Ne alaka, diyeceksiniz. Yıkın duvarlarınızı, kırın zincirlerinizi… Ajda Pekkan ki, her döneme en hızlı ayak uyduran, derisini en hızlı değiştiren oldu. Her bir derisi diğerinden daha parlak oldu. 1960’larda Yeşilçam filmleri zirvede Ajda Pekkan orada. Türkçe söz yazılmış yabancı şarkılar moda, Ajda Pekkan’a yetişilmiyor. 1970’lerde arabesk fırtınası var. ‘Dert bende, derman sende’ adlı arabesk kaseti ile satış rekoru kırıyor.

1980’lere doğru Neo-liberalizmin ayak sesleri duyulurken, o ‘Süperstar’ adlı albümünü çıkarıyor. Sonra o gazla ‘Petr-oil’ şarkısı ile Eurovision yarışmasına katılıyor, ama hayal kırıklığı… Ama o yarışmada tüm Türkiye’yi sesi, müziği ve güzelliği ile büyülüyor. Özallı yıllarda ise başarılara doymuyor. İşin ilginç yanı on yıllar on yılları kovaladı. Ama gençliği (!) ilelebet baki kaldı. Hatta 2050’de Cem Yılmaz haklı çıkabilir. 30 yıl kaldı.

Kendisini, ilk gününden son gününe Neo-liberal düzenin istediği dişilik kalıpları içerisinde sundu. Asker kızıyım, dedi. Ama Neo-liberalizmin kızı oldu.  Zaten insan ömrünün uzaması ve yaşlanmama, kapitalizmin en büyük vaadi idi. O da yaşlanmayarak (!) estetik ve kozmetik sektörünün yaşayan tanrıçası oldu. Bu gün Türkiye Plastik Cerrahi Derneği’nin önüne Ajda Pekkan heykeli dikilse bile, azdır.  

Zaten kim iktidarda ya da ne moda ise Ajda Pekkan hep orada… Neo-liberalizmin ortaoyununu oynadı. İkonu oldu. Yolundan hiç sapmadı. Zaten onu model alan milyonlar da ‘Ajda Pekkan gibi kalacağım’ diyorlar. ‘Ajda Pekkan’ın askerleriyiz(!)’ diyorlar.

Diyorum ya, Rasim Öztekin Usta çok sığ bir bakış açısı (!) ile bakmış. Tiyatrocu olacak, muhalif olacak. Çok şey istiyon be Hacı… Çağ çoktan değişti. Kavuk birine verilecekse, bu kişi Ajda Pekkan olmalıydı.

KAVUK, NAGEHAN ALÇI’YA ya da ROK’A VERİLMELİYDİ

Nagehan Alçı ki; İstanbul Erkek (Anglo-Anadolu) Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi gibi Neo-sömürge okullarında yetişmiş ve Neo-sömürge psikolojisini epidermize etmiş olan bir Türk aydınıdır(!). Demogoji konusunda kimse onun eline su dökemez. O, zekanın etiksiz kullanımının en güzel örneğidir. Neo-liberal ortaoyununun ekranlarda en çok istediği karakter tipidir. 

Bir şeyler değişecekse, ilk o hisseder, ilk o değişir. Değişim konusunda uçak pervanesi bile ona yetişemez. Örnek Fethullah Gülen’e övgüler dizerken, birden hasta Tayyipçi oldu. Yarın FETÖ yeniden iktidara gelsin, FETÖ’cülüğü de kimseye bırakmaz. Güç nerde, Nagehan orda… Hatırlayın. Gezi olayları sırasında ‘orantısız zeka kullanımı’ deyimi dillendirilmişti. Nagehan Alçı ise, etiksiz orantısız zeka

Ortaoyununda aşağıdan yukarıya, güçsüzden güçlüye doğru bir dil kullanılır. Neo-liberal çağın ekranlarındaki ortaoyununda ise tam tersidir. Nagehan Hanım ise başrolü asla kimseye kaptırmaz. Daha önce yazdım. O ve hayat arkadaşı (ROK), güçlünün ekran silahıdırlar. Mermiyi koy, ağzına sür ve tetiğe bas. Özelikle ROK, adeta Tuzsuz Deli Bekir… Ekranda narasını atar. ‘Kusturmalı B… S…’ 

Diyorum ya, Nagehan ve ROK, ekranlarda ortaoyununun yeni yükselen değerlerini sunarlar. Neo-liberal çağa özgü… Yukarıdan aşağıya, güçlüden güçsüze doğru… Rasim Öztekin böyle iki badem gözlüyü nasıl kaçırabildi ki? Büyük hata… Yazık oldu. Kavuk’un, çağa ayak uydurma fırsatı kaçtı.      

KAVUK, EMRE BELÖZOĞLU’NA VERİLMELİYDİ

Kavuk denilince, akla ortaoyunu ve tiyatro geliyor. Diyorum ya, bu çok sığ (!) bir bakış açısı… Aşın kendinizi kardeşim. Alın size Emre Belözoğlu… Her dönemin yıldızı…

Galatasaray’da yıldızı parladı. Başarılara doymadı. Kazanmadığı kupa kalmadı. Galatasaray’lılığı da çok iyi oynadı, Fenerbahçe’li olmayı da… Her iki camiayı da mest etti. Sahalar onun için adeta bir ortaoyunu sahnesi oldu. Hani, ortaoyununun kabayısı EFE tiplemesi vardır ya… O da yeşil sahaların EFE’si oldu. Özellikle Başakşehir ve iktidar gücünü arkasına alınca onu kimse durduramadı. Sahadaki oyunculara da EFE’lik yaptı, hakemlere de…

İşin ilginç yanı, Arif Erdem ve Hakan Şükür ağabeyleri ile FETÖ’cülerle çektirmediği fotoğraf bırakmadı. Sonra hızlı bir dönüşle Tayyipçi oldu. Başakşehirspor’e transfer oldu. Galatasaray’dan Fenerbahçe’ye… FETÖ’cü kankalığından Tayyip Erdoğan sempatizanlığına… Daha ilginç olan ise, defalarca ırkçı söylemlerle suçlanmış, ama ispatlanamamış olması…

Diyorum ya, Rasim Öztekin bakış açısını genişletmesi zaruridir(!) Futbolun orta sahasında ortaoyunu oynayıp, EFE’lik yapan; bir siyasi görüşten diğerine, bir takımdan fırtına hızı ile diğerine geçen bir Emre Belözoğlu var. Kavuk, ona verilmeliydi. Pes diyorum, başka bir şey demiyorum(!)…   

SÖZÜN ÖZÜ…

Sözün özü… Neo-liberal çağda gelinen noktayı, daha doğrusu bozulan usta-çırak sistemini, menajerin ve PR uzmanlarının fino köpeği haline gelmiş olan sanatçıları, en kötüsü ise alınan ve satılan bir ürüne dönüşmüş olan ve toplumda karşılığı olmayan ünlüleri taşlamak istedim. Avanelik ya da Rejisörün Yatak Odası dışında icra edilecek makamlarının kalmamasını da… 

Medyaya yansıyan onca çakma İbiş varken, Rasim Öztekin Usta, Şevket Çoruh gibi servetini tiyatroyu yaşatmak için harcayan bir kişiyi seçti. Peki Şevket Çoruh’un parası nereden geldi? Çoğunlukla sistemin dizi ve filmlerinden… Yani haydan gelmiş.

Asıl kafama takılan şu… Kadıköy gibi pahalı bir semtte, tiyatro ile vasat nasıl buluşacak? Orada onu seyretmeye kimler gelebilir ki? Eğitimi ve ekonomik gücü olan bir azınlık… İşte bu nedenle o paranın huy’a gitmesi kaçınılmazdır.

Peki ya vasat? Vasatı kim yakalayacak? Kağıthane, Sultanbeyli, Sultangazi, Altınşehir ve İkitelli’deki kitleyi kim yakalayacak? Tarikatlar ve cemaatler mi?

Tıpkı Amerika’daki sanatçıların Hollywood ya da Broadway’de olma hayali gibi, bizim sanatçıların da Taksim, Beşiktaş, Kadıköy’de olma hayali var. Bu semtlerde tiyatronu açarsan, bilet fiyatında, özür dileyerek yazıyorum, kol gibi olur. Çünkü aşağısı kurtarmaz.

Asıl önemlisi, Şevket Çoruh; KocaMustafaPaşa gibi bir semtte tiyatro işletip, Anadolu’nun her tarafını gezerek, çoğunluğun ayağına giden bir Nejat Uygur olabilecek mi? Vasatı nasıl yakalayacak? Geleneksel olanla mı, yoksa Hamlet oynayarak mı?

Yoksa Kavuğun altın kaplama etkisi ile yürü ya kulum ününe ün, şanına şan, servetine servet mi ekleyecek?

Vasatı yakalayamayacaksa, o kavuğu hiç almasın, diyorum.

Halka medyatik çakma İbişler yeter de artar bile…             

NOT: Rasim Öztekin Usta ve Ferhan Şensoy Ustalara selam eder, ellerinden öperim. Şevket Çoruh’u da tebrik eder, gözlerinden öperim. Rasim Öztekin Usta ‘Şevket Çoruh’ diyorsa, mutlaka doğru olan odur. Benim yaptığım bir taşlama denemesi…

Bu yazıda ‘halka, halkın dilinde ve alışkın olduğu güldürü kalıplarında geleneksel tiyatro’ demek istedim.

Çok laf ettim, umarım boş laf etmemişimdir. Ettiysem, kusurum affola…