Şükrü Göksoy yazdı…
Amerika’da 1929 Büyük Buhranı sonrasında, genel ekonomi dünyasında hakim olan “Piyasalar kendi kendine düzelir, devlet müdahale etmemelidir” fikrine alternatif güçlü bir tez ortaya atıldı. John Maynard Keynes’in öncülük ettiği bu teze göre; kriz dönemlerinde insanlar harcamaları azaltır, şirketler yatırım yapmayı bırakır, işsizlik artırır ve ekonomi kendiliğinden, hızla toparlanamazdı.
Bu nedenle devlet; altyapı yatırımlarını artırmalı, harcamalarını çoğaltmalı ve istihdam yaratarak talebi canlandırmalıydı. Keynes’e göre ekonomik durgunluklarda çıkış yolu, devletin yatırımları çoğaltarak ekonomiyi fonlamasından geçiyordu. Dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt de Keynes’in fikirleriyle birebir örtüşen politikalar (New Deal) izledi ve 1929 krizi bu sayede aşıldı.
Klasik iktisatçıların “Piyasa uzun vadede dengesini bulur” yaklaşımına karşı Keynes o meşhur sözünü söyledi:
”Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız.”
Bu yüzden yakın vadede toparlanmanın ve ekonomik kalkınmanın yolu devlet yatırımlarına bağlanmıştı. Nitekim 2008 küresel krizinde ve COVID-19 pandemi döneminde de devletler, Keynesyen yaklaşımlarla vatandaşlarına ve piyasaya doğrudan yardımda bulundular. Kısacası Keynes’in altın kuralı bugün hâlâ yaşamaktadır.
PLANLAMANIN YOKLUĞU VE KISA VADE TUZAĞI
Ancak Amerika’da yapılan birçok makale ve araştırmaya göre, 1960’lardan bu yana büyük altyapı yatırımları ve devasa girişimler durma noktasına geldi. Demek ki Keynes’in işaret ettiği o “kısa vade” 1960’larda bitti ve Amerika’nın altyapı hamleleri Çin’e kıyasla oldukça yavaşladı, hatta kimilerine göre durdu.
Oysa gelişmiş ülkeler, olaylara ve ekonomiye uzun vadeli bakmak, makro planlar yapmak zorundadır. Bizim ülkemizde ise son 25 yıldır işlevsiz bir kuruma dönüştürülen Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), zamanında tüm planlamalarını 5 ila 10 yıllık yapardı. Bu planlar bile gelişmiş ülkelerin vizyoner ve uzun vadeli projeksiyonlarının yanında kısa kalıyordu. Demek ki biz de “Uzun vadede ölmüş olacağız” mantığıyla planlarımızı hep kısa tutuyoruz.
Eğitim, hukuk, altyapı, teknoloji, AR-GE ve enerji güvenliği gibi konular oldukça uzun vadeli, stratejik alanlardır ve öyle ele alınmalıdır. Örneğin Almanya’nın sanayi planları onlarca yıldır süren ve geleceğe uzanan projelerdir; keza Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerde de durum böyledir.
Oysa Türkiye gibi ülkeler, güncel olayların içinde boğulduklarından; enflasyon, döviz kuru, işsizlik, cari açık ve sürekli tekrarlanan seçim döngüleri gibi popülist politikalara hapsolurlar. Kısa vadeli sorunlar ve geçici çözümler sarmalından bir türlü çıkamazlar. Bunun temelinde ise hukuksal, politik ve ekonomik düzendeki çıkarcı, pragmatik yaklaşımlar yatmaktadır.
NATO TOPLANTISI VE MUHALEFETİN DURUMU
NATO’nun son 40 yıldaki en önemli zirvesi olarak bizlere sunulan bu son toplantıyı, ekonomisi ve demokrasisi sorunlu Türkiye ekseninden ve bu kısa-uzun vade sarmalından yorumlarsak şu sonuca varabiliriz:
Bu kritik toplantı öncesinde, en büyük muhalefet partisi olan CHP, “butlan davası” tartışmalarıyla iyice karışmış durumdadır. Hukuksal çıkış kapıları kapatılan CHP, iki güç odağı arasında sıkışarak kendi öz kimliğini unutmuş, çorak bir partiye dönüşmüştür. Hükümetin siyasi ve hukuksal hamleleri karşısında, bu iki grup da CHP’yi düzlüğe çıkaramayacaktır. Çünkü her iki klik de CHP’nin kurucu kimliğini “YCHP” (Yeni CHP) adıyla dönüştürmüş; partiyi turuncu solcu ve vatansız solcu görünümlü bölücülerin arenası haline getirmişlerdir.
Bunun somut örneğini daha önceki yazımda da belirtmiştim: Özgür Özel, Newsweek dergisinde yazdığı yazıda adeta demokrasi dileniyordu. Aynı Özel, İsrail yanlısı Michael Rubin ve ekibinden yardım bekliyordu. Rubin’in ekibinde yer alan ve Türk düşmanlığından sabıkalı olan Aykan Erdemir (Cheryl) gibi isimlerden medet umuluyordu.
Aynı ekip, Amerikan Kongresi’ne NATO toplantısı öncesinde verdikleri ifadelerde, Türkiye’deki demokrasiye ve muhalefete yardım etmek bir yana; NATO üzerinden Amerikan-İsrail taleplerinin karşılanmasını hedefliyordu. Onlara göre bu süreç, AKP hükümetine ve bizzat başına verilecek ödünler ve alınacak sözler karşılığında bir fırsat yaratacaktı.
SONUÇ: KISA VADELİ ÇIKARLAR VE AMERİKAN OYUNU
Bu senaryoda Türkiye’deki demokrasinin ve hukuksal ucubeliğin yarattığı kaos kimin umurunda? Trump dönemi nasıl olsa bir iki yıla bitecektir. Amerika ve İsrail, kendi küresel politikaları gereği bugünlerde, NATO toplantısı öncesinde uzun vade yerine tamamen kısa vadeli çıkarlarını düşünmek zorundadır. Öyle ya, uzun vadede kendileri de çökmüş veya “ölmüş” olabilirler; nitekim Keynes de öyle söylemiyor muydu?
Kısacası, ikiye bölünmüş ana muhalefet (YCHP) içindeki her iki grup da “Biz daha turuncuyuz, biz daha iyi hizmetkarız” diyerek dışarıdaki demokrasi cellatlarından yardım istemekle meşgul. Oysa yanı başımızdaki Arnavutluk’ta bugünlerde 500 bin insan sokaklara dökülmüş protesto yapıyor. Ortada partiler üstü bir yapı var: Vatan Platformu ve ulusal güçlerin birlikteliği…
Biz ise Balkanlar’dan Suriye’ye kadar Türk düşmanlığı yapan, emirlikler ve teokratik vassallar peşinde koşan Tom Barrack gibi isimleri hâlâ bu ülkede tutuyoruz; adı ifşa olmuş Epstein gibi sabıkalıları ve Türk düşmanlarını net bir dille ilan edemedik. Bu da aslında kısa vadede hemen yapılması gereken bir iştir.
Öyle ya; “Uzun vadede ölmüş olacağız.” Peki biz ölünce Türkiye bir bütün olarak kalabilecek mi? O zaman, uzun vadeyi beklemeden, tam da kısa vadede biz halk olarak bu Amerikan oyunlarını bozmak zorundayız. Sonuç olarak; Türkiye ekseninde bakıldığında bu NATO toplantısı, ne uzun ne de kısa vadede bizim hayrımıza değildir.