İsmet Hergünşen yazdı…
ABD Başkanı Joe Biden’ın, “sözde soykırım” konusunda tarihi manipüle edip etmeyeceğine yönelik yapacağı açıklama için bakışlar Vashington’a çevrilmişken, Kıbrıs konusunda gayri resmi görüşmelere, bu kez de 5+1 formatında 27 Nisan’da Cenevre’de başlanacak.
Birleşmiş Milletler (BM) yetkililerinin ifadesine göre toplantının amacı “yakın gelecekte Kıbrıs sorununa kalıcı bir çözüm için taraflar arasında ortak bir zemin olup olmadığına karar vermek miş!..”
Sanki geçmişte yapılan toplantılar pek farklıydı ya, neyse…
BM kurumsal hafızasını yitirmiş olacak ki, Avrupa Birliği (AB) ve ABD’nin dayatması neticesinde, şuracıkta daha Crans Montana’nın mürekkibi kurumadan, yeni bir toplantı yapılmasına karar verdi.
Geçtiğimiz günlerde, Yunan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias’ın kafa karıştırıcı Türkiye ziyaretindeki açıklamalarının ardından, Yunan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in “Türk-Yunan ilişkilerinin artık Türkiye-Avrupa ilişkilerine dönüştüğünü” ileri sürmesi, AB’nin gözlemci statüsüyle de olsa görüşmelere katılmasının yanlışlığını Türk tarafı dikkate alarak itiraz hakkını kullanmalıdır.
BM Genel Sekreteri ve anlı şanlı kuruluşlar ile devletlerin lider ve yöneticileri bilmelidir ki, Kıbrıs’ta yaşananların sorumlusu Türkler değildir.
BM gözetimi altında bugüne kadar yapılan ister ikili, ister çoklu görüşmeler, isterse Annan Planı dahil kim kalkmıştır masadan kim ayrılmıştır toplantılardan, bakarlarsa geçmişte yaşananları görürler arşivlerinde ve de Kıbrıs’ın tarihinde…
Sorunun asıl kaynağı, Rumların; Kıbrıs Türkleri’ni 1960’da kurulan ortaklık devletinden dışlamaları, Kıbrıs’ta birlikte yaşama ve Ada’yı birlikte yönetme mutabakatını terk ederek devleti gasp etmeye çalışmalarıdır.
1571 yılında Venediklerden Türklerin hakimiyetine geçen ve hiçbir zaman Rumların egemenliği altında bulunmamış olan Kıbrıs’ın yönetiminin, İngilizler tarafından Rumlara nasıl verildiğinin, hem de garantör devlet olan İngiltere’nin gözünün içine baka baka açık ve net bir şekilde tüm dünyaya anlatılması gerekir.
Esasen Kıbrıs küçük bir adadır. Son yıllarda kendilerini yönetmeye çalışan halkları da vardır.
Bir tarafta; Türkiye’nin gücünü arkasında hisseden ve yıllardır haksız, adaletsiz ve izolasyon içerisinde yaşamaya mahkum edilen, evlat acısı olan Kıbrıs Türkleri…
Diğer tarafta, ada ve Türkiye için tehdit oluşturacak savunma maksadını aşan silahlanma ve ittifak oluşturma faaliyetleri içerisinde, ABD ve AB’yi de arkasına alan ENOSİS arzusundaki Kıbrıs Rumları…
Hal böyle olunca, bu iki halkın halihazırda oluşmuş olan, kendi sınırları içinde yaşamasından başka bir çıkar yolu olmadığı gibi anayasal çerçevede eski duruma dönülmesine asla izin vermemektedir.
BM gözetimi altında yapılan görüşmelerden bugüne kadar herhangi bir sonuç elde edilemediğine göre yalnız Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanınan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) yeni bir hikaye yazma zamanı gelmiştir.
Kıbrıs Türklerinin en büyük beklentisi, sadece ülke güvenliğinin sağlanması değil aynı zamanda tüm dünya tarafından anlaşılması, daha ötesinde de tanınma arzu ve isteğidir.
KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın bu ilk sınavında, Rauf Denktaş’ın göstermiş olduğu ihtiyatlı, temkinli duruş ve duyarlılığı çerçevesinde ülkesinin tanınmasına yönelik ortaya koyacağı enerji, Kıbrıs Türklerinin geleceğe daha güvenle bakmasına neden olacaktır.
BM’ye düşen görev, kuzeyinde Türklerin güneyinde Rumların yaşadığı Kıbrıs’ta eşit ve egemen devlet olan KKTC’nin tanınmasına öncülük ederek, 47 yıldır oluşan barış iklimine katkı sağlamasıdır.
Kıbrıs Türkleri de, ne 58 yıl öncesinde “Kanlı Noel” ile başlayan maziyi unutmaları ne de Lozan Antlaşmasına rağmen “Batı Trakya Türklerinin günümüzde kişi hak ve özgürlüklerine yönelik yapılan baskı ve dayatmaları yok farz etmeleridir.”
Son söz de, Türk hariciyesine…
Bir avuç Ermeni Diasporası’nın baskısıyla “Büyük Felaket” ötesine geçebilecek bir açıklamanın ABD’den gelmesi durumunda, uluslararası arenada verilecek ilk tepki, 85 milyonluk Türkiye’nin 5+1 görüşmelerini askıya almasıdır.
Ne de olsa, dünya 5’den büyük değil mi?
Kıbrıs Türkiye ile birleştirilmeli ve Azerbaycan ile de birleşme yolunda adımlar atılmalıdır.
Dogu Akdeniz’in dolayısıyla Kibrıs’in jeopolitik ve jeostratejik konumu nedeniyle Kibris’da ayrı iki devlet olması kısa vadede mümkün gozukmemektedir. Milli Gücün kuvvetlendirilmesi ile ulaşabiliriz bu duruma. Guclu bir ulke olmanin gereklerini yerine getirebilecek demokratik ve hukuk devleti ilkelerine sıkı bir sekilde bagli ve Ataturk’un cizdiği yolda sapmadan yuruyen bir Turkiye ile sadece Kibrıs konusunda değil bircok alanda söz sahibi olabiliriz. Yaklaşik 47 senedir yuzlerce toplanti yapildi bu toplantilara devam etmenin veya etmemenin faydası olacağını açıkcası beklemiyorum.
Kıbrıs’ın bağımsızlığı ilan edilmelidir.
Beklenti ve değerlendirmelerine paralel düşünüyorum.
Umarım emperyal ve iç politik stratejiler aklı selime üstün gelmez.
Eline sağlık.