Kırk küsur yıllık deformasyonun kısa hikayesi!

Ahmet Müfit, 'Milli Muhalefet Sorunu' tartışma dizimiz için yazdı...

Kırk küsur yıllık deformasyonun kısa hikayesi!

Veryansıntv’nin, “Milli Muhalefet” ana başlığı altında başlatmış olduğu tartışmaya birkaç cümleyle de olsa katılarak, ekonomik bağımsızlıkla siyasi bağımsızlık arasındaki görmezden gelinen ilişki bağlamında konuyla ilgili fikirlerimi sizlerle paylaşmanın tartışmaya katkı sağlayacağını umuyorum.

Konuyu bu şekilde tanımlayınca, ele alınması gereken ilk başlık, milli muhalefet ya da daha geniş bir tanımla milli siyaset sorununun geçmişi yani yalnızca günümüze ait bir sorun olup olmadığı oluyor doğal olarak.

Tartışılacak konu milli yani ulusal çıkarları esas alan siyaset ya da muhalefet olduğunda, tartışmayı çok eskilere götürüp, konuyu dağıtmamak için süreci, Ecevit Hükümetini düşürmek amaçlı TÜSİAD Muhtırası ve patronların Aydın Doğan’ın Milliyet Gazetesini almasıyla başlayan süreçte basını bütünüyle kontrol etmeye girişmesi ile başlatmak sanırım uygun olacaktır.

TÜSİAD Muhtırası, patronların medyaya el atması ile başlayıp, 24 Ocak 1980 Kararları, 12 Eylül Darbesi,  ANAP, DYP-SHP, REFAHYOL, Kemal Derviş katkılı DSP-MHP-ANAP Hükümetleri ve en son olarak AKP iktidarıyla devam eden ve her aşaması sermaye medyası tarafından yönlendirilen, teşvik edilen bir süreç. Günümüze kadar hiç aksamadan devam eden, farklı parti isimleriyle, farklı parti liderleri yani görünüşte birbirinin karşıtıymış gibi davranan “farklı aktörler” eliyle değişmeden uygulanan bir politikalar bütününden bahsediyorum.

Söz konusu 40 yıllık sürecin en temel özelliği özelleştirme, serbestleştirme adı altında ulusal ekonomik varlıkların tasfiyesi, ekonominin kontrolünün neredeyse koşulsuz bir şekilde yatırım adı altında ülkeye sıcak para getiren uluslararası mali sermayenin tercihlerine bırakılmış olması. Kılıçdaroğlu’nun Merkez Bankası baskını sonrasında "Burası bağımsız bir kurum. Fiyat istikrarından sorumlu olan bir kurum. Kurumun bağımsızlığı sadece bizim için değil dünya finans piyasaları için de son derece değerli ve önemli”, TÜSİAD Yüksek İstişare Meclisi Başkanı Tuncay Özilhan’ın, “TCMB'nin bağımsızlığı tartışma dışı olma” diyerek ifade ettiği açık gerçek. Laiklik ilkesinin, üniter devletin, Anayasanın değiştirilemez maddelerinin dahi tartışılabilmesi hatta değiştirilebilmesi gerektiğini savunanların, çarpık demokrasi anlayışlarının açık ifadesi demek de mümkün.

Yanıt aranması gereken soru son derece net aslında. Ekonomik programlarını, finans piyasalarının yani para satıcılarının memnuniyetine, yabancı şirketlerin ülkemizi yatırım amaçlı olarak tercih etmesine bağımlı olarak tanımlayan siyasi partiler, ulusal ekonomiyi daha da doğrusu ulusun geleceğini bağımlı kıldıkları bu güçlerden bağımsız şekilde, ulusal çıkarlar eksenli politikalar üretebilir, savunabilirler mi?

Yanıt için bakılması gereken yer, pek tabii ki geçen 40 küsur yılda siyaset arenasında yaşananlar. Bakmanın en iyi yolu ise hatırlamak.

Neyi mi hatırlamak gerekiyor?

Örneğin, siyaseten yıpranmış Özal ve ANAP’ın yarım bıraktıklarının, nasıl olup da, Özal’ı seçimlerde alt ettiğini söyleyen DYP-SHP Hükümetlerince değiştirilmeksizin hatta dozu artırılarak sürdürüldüğünü, ilk liman özelleştirmesinin ya da ülke ekonomisine ilişkin temel karar alma haklarımızın devri anlamına gelen Gümrük Birliği’nin DYP-SHP iktidarında gerçekleştiğini hatırlamak gerekiyor. Bir diğer örnek, üniter devlete ilk darbenin “Kürt Sorunu” diyerek yani vatandaşları etnik kimlikleriyle tanımlayıp, bölerek SHP tarafından vurulmuş olduğu.

Devam edelim, Kemal Derviş’in kurtarıcı olarak ülkeye gelişini yaratan koşulların sermaye medyasınca nasıl oluşturulduğunu, “Kurtarıcı Derviş’in” nasıl/niçin bir anda istifa ederek ve hükümetin düşmesine yol açarak AKP’nin iktidar olmasını sağladığını, Derviş politikalarının Ali Babacan, Mehmet Şimşek ve benzerleri eliyle AKP iktidarı boyunca uygulanmış olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Yalnızca hatırlamak ta yeterli değil. CHP’li Selin Sayek Böke’nin, AKP’li Mehmet Şimşek ve Babacan’a övgülerinin nedenini, ne anlama geldiğini anlamaya çalışmak gerekiyor.

Sonuç olarak ancak bunlar hatırlandığında/hatırdan çıkarılmadığında, son 40 yılda yaşananların, büyük sermaye ve sermaye medyası eliyle toplumun siyaseten nasıl yanlış yönlendirildiğinin, ülke ekonomisinin yabancı para satıcıları ve yerli işbirlikçilerinin çıkarlarına göre tasarlanıp, yapılandırılmasına dayanan bir siyasi sürekliliğin nasıl sağlandığının farkına varılabileceğini düşünüyorum.

Bunların farkına varıldığında, sorunun yanıtının aslında çok da zor olmadığı, son 40 küsur yılda ulusal çıkarlar eksenli hiçbir siyasi hareketin, siyaset kurumunun başat bir aktörü haline gelemediği, siyasetin temel çizgisinin sermaye medyası eliyle tanımlandığı/yönlendirildiği görülecektir.

Sorun, son 40 yıla damga vuran ekonomik bağımlılık çizgisinin bazen sağcı, bazen milliyetçi, bazense sosyal demokrat ya da solcu kıyafetiyle ama değişmeksizin hep iktidarda kaldığının topluma anlatılmasının/aktarılmasının becerilip becerilemeyeceği ile ilgilidir.

 40 yıldır süreci perde arkasından yönlendiren sermaye kesiminin, 40 küsur yıllık bağımlılık politikalarını “Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa” sloganıyla ve sanki yeni bir şeymiş gibi, yeni bir kurtuluş reçetesi olarak piyasaya sürülebiliyor olması, toplumun bu süreci anlaması/anlamlandırması konusunda çok da başarılı olunamadığının en büyük kanıtı.

Yukarıda yazdıklarımla Veryansıntv tarafından ortaya atılmış olan ilk iki soruyu yanıtlamış olduğumu düşünüyorum. Son soru, iktidar ve muhalefetin dillerinden düşürmedikleri yeni anayasa konusuyla ilgili.

Bu soruyla ilgili söylenmesi gereken ilk belki de tek şey, milli muhalefet ya da daha geniş bir tanımla ulusal çıkarlar eksenli siyaset sorununun doğrudan ekonomik bağımsızlıkla ilgili olduğu ve Anayasaların bu durumun güvencesini oluşturdukları/oluşturmaları gerektiği. Konu bu bağlamda ele alındığında, halihazırda siyaset kurumu tarafında talep edilen anayasa değişikliklerinin hedefi konusunda çok da kafa yormanın ya da meşru girişimler olarak nitelemenin anlamlı olacağı kanısında değilim.

Ulusal çıkarlar eksenli bir anayasa tartışmasının ancak mevcut bağımlılık politikalarının toplumda ve siyaset kurumunda neden olduğu tahribat açıkça konuşulduğunda, ekonomik ve siyasi bağımsızlık toplumsal bir talep olarak dile getirildiğinde anlamlı ve meşru olabileceğini düşündüğümü de söyleyip, bitireyim.