1. Haberler
  2. Analiz
  3. Kısa bir Cumhuriyet tarihi… İkinci bölüm: Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilanı

Kısa bir Cumhuriyet tarihi… İkinci bölüm: Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilanı

featured

Ergun Türkcan yazdı…

İkinci cumhuriyeti kuralım derken ikinci padişahlık nasıl ortaya çıktı?

“İkinci cumhuriyet kalmadı, padişahlık verelim”

Tüm Batı Anadolu’yu İşgal edip Polatlı’ya kadar gelen düşmanın Sakarya savaşıyla nasıl durdurulduğu, İnönü muharebeleri ve lokal direnişlerden sonra, Büyük Taaruzla 2 haftada nasıl Anadolu Yunandan temizlendi ve Ordularımız Başkomutan Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde Akdeniz’i İzmir’den gördüğü anları sadece hatırlatmakla yetiniyorum. Sanki Mütareke’de silahlarını kuzu kuzu teslim eden millet bir anda silkinip canlanmıştı; Padişah kulu değil, milli bir devletin vatandaşı-eri olduğunu erkeği-kadınıyla kabul etmişti. Artık Arabistan çölleri için değil, Anayurdu için Türk olarak, Türkiye’nin kurulması için savaşıyor canını severek veriyordu. Çanakkale Müdafaası tüm vatan sathına yayılmıştı. Gerçekten de Türklerin, Osmanlı’nın değil, Batı emperyalizmine karşı ilk büyük milli savaşı Çanakkale’dir. Çünkü Anadolu’nun kapısı Çanakkale’dir. Bu örnekten hareketle Antep’ten Maraş’a büyük halk direnişleri başlayacak, bu şehirler Gazi ve Kahraman olacaktır.

Savaşın ayrıntılarına girmiyorum; bilinir. Son Padişah Vahidettin bir İngiliz zırhlısına binip kaçmıştı, kimse, hatta en koyu padişahçılar bile onun yasını tutamadı; bir vatan haini olarak gurbette öldü. Bakınız Abdülhamid-i sani’yi savunmayı görev bilenler bile bu zatı hatırlamak istemezler. Yerine yeni bir padişah değil bir Halife seçildi, bu sitemde ara yoldu. Mustafa Kemal’in kafası berraktı, ne yapılacağını biliyordu, ama en yakın çevresi bile ekmeğini yediği Padişahlık modelini kolay bırakacak gibi değildi: belki iyi bir padişah bulunur, İngiltere gibi gerçek bir meşrutiyet yönetimi kurulabilir miydi? Bir anlamda rejim değişikliği değil, mesela bir hanedan değişikliği mümkün müydü? Tüm hanedanların (Romanov, Hohenzollern ve bin yıllık Habsburglar) çoktan tarih olduğu bir aşamada çağ dışı bir rejim nasıl savunulabilirdi?

Gazi (artık ona Gazi rütbesi vermişti Meclis) Batılı ülkelerin, daha doğrusu Birleşik Krallığın yeni devleti kabul etmesini bekliyor, kulağı Lausanne’daki İsmet Paşa’daydı. Fiilen çizilmiş sınırlarda, Irak hariç bir sorun yoktu, fakat iktisadi alanda emperyalizm kapitülasyonlarını kolayca bırakmak istemiyordu, esas sömürü aracı, hatta siyaseti kontrol mekanizması iktisat alanındaydı; Osmanlının hiç anlayamadığı bir konu. Bunun farkındaki Gazi, Lozan’dan önce Şubat 1923’de İzmir’de bir İktisat Kongresi toplamış, yeni devletin temellerini açıklamıştı. Şimdi sınırları, temelleri hazır yeni devletin rejimini belirleyip, adını koymak gerekiyordu. 

İsmet Paşa 24 Temmuz 1923’de Lozan’da anlaşmaya imzasını koydu, trene binip Ankara’ya hareket ettiği an, Gazi’nin kafasındaki yapılacak işler sıraya girmişti bile. Çankaya’da, Köşkte 28 Ekim 23 akşamı, sofrada, “Efendiler, yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” dediğinde, hazırun bir şaşkınlık yaşayacaktır: “Şimdi bunun zamanı mı? Halkımız Padişahlığı bilir, devlet diye ona güvenir, İslamiyet’te başka rejim olmaz. Paşa, niye bizimle bunu müşavere etmediniz?”  

İşte gerçek liderlik de budur: olgunlaşmış bir konuyu, şartlar yerine gelince vakit geçirmeden çözmek. Cumhuriyet rejimi, tahmin ediyorum, en azından Mithat Paşa’nın kafasında doğup, ilk Meclisi açtırdığından bu yana yarım yüzyıl geçmiş bir hayaldi, bu uzun uzun tartışılacak akademik bir konu değil, siyasi bir aciliyetti. Yeni Türkiye artık arkaik kurumları tasfiye ediyor, gerçek modernizme ilk adımını atıyordu, gerisi hızla gelecekti, çünkü Orta ve Doğu Avrupa’da yeni doğan, şekil değiştiren tüm yeni devletlerin hepsi de cumhuriyetti. Fransız Devrimi gibi krallar idam edilmedi, emekli edildi; siyasi nezakete uyulmuştu. Cumhuriyet de nazik bir devrimdi, kimsenin burnu kanamadı.

Yine de, bu büyük siyasi hamleyi içine sindiremeyen çok arkadaşı, hem de çok yakın olanlar, birlikte cephede savaştığı dostları da vardı. Hele ona başından beri karşı çıkan, Enverci İTC mensupları, Türkiye’de kalanlar, dışarıya kaçanlar, onun aleyhine bir koz yakalamış olmaktan memnun, açıktan olmasa da, yeraltında bir propaganda yürüttüler; her devrimde görülenler…

Ama Devrim daha bitmemişti; bu ad koyma töreniydi, daha Jakoben aşaması da yaşanacaktı. Her şey çok hızlı gelişti; ancak bu anlatımı daha gerilerden ve kronolojik olarak sürdürelim:

ANAYASALARDAN MİLLİ MÜCADELEYİ OKUMAK: CUMHURİYET’İN İLANI

M. Kemal Paşa hem devrimci hem de Meclis ve kurumların onayıyla eyleme geçen bir “lagalist” idi. Ankara’da Meclis toplanınca yapılan ilk işlerden biri Anayasa (Teşkilat-ı Esasiye) kanunu, 20 Ocak 1921, kabul etmekti. Bu durumda bir garabet vardı. Bu çelişkileri, o zamanki durumu Ergun Özbudun özetliyor¹: “Ancak, 23 madde ve ‘tek madde’den (madde-i münferide) oluşan 20.1.1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, bir anayasada bulunması gerekli tüm hususları düzenleyen bir anayasa değildi. Üstelik 1924 Anayasasının kabulüne kadar geçen dönemde, 1876 Kanun-i Esasi’sinin 1921 Anayasasına ve onun değişikliklerine aykırı olmayan hükümlerinin yürürlükte olduğu yani ülkede aynı anda iki anayasanın mevcut olduğu gibi, muhtemelen dünyada başka bir örneği olmayan garip bir durum hüküm sürmüştü.”

İki anayasa arasındaki en önemli fark, daha Vahdettin kaçmadan önce ve savaş devam ederken, 1921 Anayasasının 1. Maddesi “Hakimiyet bila kaydü şart milletindir” diyerek, kanaatimce Meclis, adını koymadan, Cumhuriyet rejimine geçmiştir. Artık padişah yoktur, yeni Devletin Başkanı da Meclis Başkanıdır. 

Madde 8: Büyük Millet Meclisi Heyet-i Umumiyesi tarafından intihap olunan reis, bir intihap devresi zarfında Büyük Millet Meclisi Reisidir. Bu sıfatla Meclis namına imza vazına ve Heyet-i Vekile mukarreratını tasdike selahiyettardır. İcra Vekilleri Heyeti içlerinden birini kendilerine reis intihap ederler. Ancak Büyük Millet Meclisi Reisi Vekiller Heyetinin de reisi tabiisidir. 

Reis’in hem devlet başkanı hem de Hükümet Başkanı yani Başbakan yetkisini taşıdığı açıktır²; ama savaş durumu ve etkin ve hızlı karar verme mecburiyeti karşısında kestirme bir çözüme ulaşılmıştır. Henüz bir tutsak olan Padişah ve Hanedandan bahis yoktur; zaten padişah kaçınca 16 Kasım 1922, M. Kemal Paşa’nın işi de kolaylaşacaktır, şimdi uzayan Lozan Anlaşması’nın imzasını beklemektedir; 24 Temmuz 1923’de Meclis bu Anlaşmayı onaylar ve 13 Ekim 1923’de Ankara Başkent ilan edilir. Sıra Cumhuriyet ilanına gelmiştir; Mustafa Kemal Paşa kararını 28 Ekim’de açıklar: “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz”. 

Aslında bu bir ad koyma törenidir, fakat en yakınları bile psikolojik veya ideolojik olarak bu karara hazırlıklı değildir. Altı yüzyıllık bir Hanedan ve koca bir devlet iki cümle ile nasıl yok olur? Hepsi Padişaha bağlılık yemini etmiş, onun ekmeğini yemişlerdi, şimdi onu, teorik olsa dahi, nasıl yok edeceklerdi? 

Anayasanın bazı maddelerini değiştirerek: 29 Ekim 1923 gün ve 394 sayılı kanun Madde 1- “Hakimiyet bila kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devleti’nin şekli Hükümeti cumhuriyettir.

Madde 2 – Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslam’dır. Resmi lisanı Türkçedir

1924 ANAYASASI VE LAİKLİK⁴

Türkiye’nin, 1961 yılına kadar yaşayan, tam anlamıyla ilk Anayasası, 20 Nisan 1924’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Fakat siyasi şartlar, aslında anayasada yer alması gereken bazı kararların, kanun şeklinde alınmasını ve sonradan Anayasa’ya girmesini gerektirecekti. Sanki önceden hissetmiş gibi, Son Halife Abdülmecid Efendi 29 Şubat’ta⁵, son Cuma selamlığına çıkıyor; 3 Mart’ta Halifelik ile Şeriye ve Evkaf Bakanlığı kaldırılıp, Tevhid-i Tedrisat kanunu kabul ediliyor. 4 Mart’ta Halife Abdülmecit Efendi ve beraberinde tüm Osmanlı hanedanının son mensupları trenle yurt dışına çıkarılıyor. 5 Mart’ta, İstanbul Maarif Müdürlüğü, Tevhid’i Tedrisat kanunu gereğince medreselere el koyuyor, aslında bunları kapatıyor. 30 Mart’ta, da Milli Mücadeleye fetvasıyla destek veren Rıfat Efendi (Börekçi) Diyanet İşleri Başkanlığına tayin edildi. En önemlisi 20 Nisan’da yeni Anayasa, daha doğrusu Teşkilat-ı Esasiye kabul edildi; 1961’e kadar yürürlükte kaldı.

Aynı yıl, 4 Mayıs, Mustafa Kemal Paşa, New York Herald gazetesine beyanat veriyor: “Her adımda patrikhaneler ve Hilafet gibi siyasi, dini müesseselerin hukuku ile karşı karşıya geldik. Patrikhanelerin ve Hilafetin itirazlarına maruz kalmaksızın hiçbir ıslahat veya terakkiperver fikir usul-i idaremize ithal edilemiyordu.” 

Bunun ne kadar gerçekçi ve acı bir beyan olduğunu, 19. Yy Osmanlı tarihini bilenlere sormak gerekir. Tüm Balkanların elden çıkmasında başrolü taze milliyetçilik fikrine bağlasalar da gerideki asıl aktör Ortodoks Kiliseleri ve özellikle Moskova Patrikliğidir. Doğu (Kudüs-Lübnan) Sorunu da dinlerin Osmanlı topraklarında çatışmasıdır. En son Ermeni sorunu milli mi yoksa dini, bir Hıristiyanlık dayanışması mı, iyi inceleyenler görecektir. Ya İslami kesim…

Mustafa Kemal’e, 18 Eylül’de, Rize’de bir gurup hoca medreselerin açılması için bağırıyor; cevabı alıyorlar: “Mektep istemiyorsunuz! Halbuki millet onu istiyor. Bırakınız artık bu zavallı millet, bu memleket evladı yetişsin! Medreseler açılmayacaktır; millete mektep lazımdır.” 

Cemaat, henüz alt yapıda, genel bir milli şuurdan söz edilemeyeceği için bu dini topluluk terimin kullandım, Meclis’in toplanmasına, hatta Cumhuriyet’in ilanına bile fazla reaksiyon göstermemişti. Sonuçta, Halife-Sultanı kurtarmak, kâfirlerle savaşmak için yapılan düzenlemelerdi. Halifeliğin kaldırılması ise tüm İslamiyet Âlemine sırt dönmek, dört yüzyıllık bir kurumu, (bunu bu kadar uzun elde tutan başka bir devlet de gelmemiştir) bırakmak İslam’ı bırakmak gibi bir şok etkisi yarattı. Arapların Osmanlıyı bırakmasının bilincine varamamış (şu anda varmış mı?) bir Cemaat, bilimde-teknolojide üstün olmasa bile İslam’ın hakim gücü, kılıcı-ordusu olmaktan kendi rızasıyla nasıl vaz geçebilirdi?

İngilizler de, savaşçı bir kavmin, şimdilik yenilmiş olsa bile, ilerde bu sıfatı ve en önemlisi Kutsal Yerleri bir daha ele geçirmemesi için, Sünniliğin en ilkel formunu, hiç devlet olmamış, Osmanlının hep bastırdığı bir Suudi kabilesine, Vahabilere Mekke ve Medine’yi teslim etti. Kimse bu tarihi hatırlamıyor: 13 Ekim 1924. Eğer, Casus Lawrence’in tavsiyesine uysalar Peygamber soyundan gelen Haşimilere (şimdiki Ürdün Krallığı, o zaman Irak ve Suriye’de vaat edilmişti), Kutsal Yerleri bıraksalardı ki, şeklen de hakları vardı, onlar da çok rahatlıkla Halifeliği ilan eder ve kabul görebilirdi. İngiltere risk alacak durumda değildi; onlar için Halifelik sorunu kökten çözülmüştü. 

Harb-i Umumi’den sonra manzara şudur: İngiltere, Fransa Asya ve Afrika’da, Müslümanların yaşadığı sömürge topraklarına Osmanlı topraklarını da katmıştır. Halifelik, Mustafa Kemal Paşa onu ilga etmeden önce de fiilen ortadan kalmıştı: Mekke-Medine ve Kudüs, bu 3 kutsal şehre sahip olmadan Halifelik anlamsız bir unvandır. İngilizler, belki de, istemeden Mustafa Kemal’in milli bir devlet kurmasına bu 3 şehri alarak yardım etmiş oluyordu. Eğer bu 3 kutsal şehir elde kalsaydı (tabii, o zaman İmparatorluk da dağılmamış, Araplar da yanımızda yer almış olurdu), Halifeliği kaldırmak çok daha güç, hatta imkansız hale gelirdi. Hiçbir imparatorluk dağılmadan milli devletler-yeni rejimler kurulamadı. Çünkü İmparatorluklarda siyasi elit, çok büyük bir alanda pek çok halkı-dini yönetmek varken, bunlardan sadece birinin dar sınırlarında kalmak istemez. Ancak, gerçek bir milli lider, Mustafa Kemal Paşa bunu yapabilirdi; Enver Paşa hiç yapamazdı, ilk fırsatta yeni bir imparatorluk kurmak için Orta Asya’ya gitti ve orada kaldı.

Hint milliyetçiliği gelişirken bir de Hindistan’ın yarısına yakın Müslüman’ı karşısına almak akıl kârı değildi. Daha sonra İkinci Dünya Savaşı esnasında, Suudileri ABD’ye, tüm Kızıldeniz kıyılarını ve Körfez’in bir kısmıyla, tabii içindeki bol petrolle devredecek, bu yeni yetme emperyalist her şeyi berbat edinceye kadar da İslam veya radikal İslam tehlikesi bir daha, 1980’lere kadar, yaşanmayacaktır. Yeni Arap rejimleri, genelde Baasçı yani modernist olduğu için Halifelik vb konularla uğraşmıyorlar hatta Mısır’da, Başkan Nasır, İhvan’ı Müslim’in başkanını asıyordu. Ancak, 21 yy başında, İŞİD diye bir Halifelik karikatürü ortaya çıkınca, yeniden ortaya atılan Kutsal Cihat konuşulmaya başlandı. Biz yine Türkiye’deki Erken Cumhuriyet gelişmelerine dönelim, daha doğrusu Jakoben Cumhuriyetçilik yıllarına Üçüncü Bölümde devam edelim.

İkinci Bölümün Sonu

¹E. Özbudun, 1924 Anayasası, İstanbul Bilgi Ün., 2012, s. 1.

²Tıpkı günümüzde RTE’nin son Anayasa değişikliğiyle Hükümet Başkanlığını da üstlenmesine benziyor.

³Türk İstiklal Harbi Özet Tarihi, 1921 Anayasası ve değişiklikleri, Ek 6 ve 7.

⁴ Bu kronolojik bilgileri, Cumhuriyet Ansiklopedisi, YKY, Cilt I 1923-1940, Dördüncü Basım, 2003 alıyorum.

⁵Ne ilginç, bu namaz 29 Şubat’lı bir yılda (eski deyimle Sene-i kebise) kılınıyor ve Ayasofya da yine böyle bir yılda açılmış oldu.

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!