'Kız ben İstanbul’un neresindenim?'

Av. Öniz Özsoy yazdı:

'Kız ben İstanbul’un neresindenim?'
'Kız ben İstanbul’un neresindenim?'

Üretim ilişkilerindeki değişikliklerle birlikte, yazgısı olumsuz biçimde kırılan ilk insanlar kadınlardır. August Bebel, Kadın ve Sosyalizm adlı kitabında, kadının köleleşen ilk insan olduğunu söyler: “Kadın, köleden de önce köledir.” Toplumun sınıflara bölünmesiyle, üretim ilişkileri yeni efendiler, köleler ve sömürü biçimleri doğurmuş, kadının kötücül yazgısı katmerlenerek bugüne değin sürmüştür. Feminizm kavramının ortaya çıkışı 18. asra kadar uzanıyor. Kadınlar ilkin, “Kadınlar da erkekler gibi Tanrı’nın evlatlarıdır.’ söylemiyle eşit haklar talebinde bulundular. Bu kendini, doğal haklara dayanan eşitlik söylemi ile somutlaştıran bir akımdı. Ataerkil yahut sınıflı toplum yapısı ile çatışılmamıştır. Bu talepler, ‘Hayata nasıl geçirilebilir?’ sorusunu doğurdu. Sınıflı toplumlarda fırsat eşitliğini sağlamak mümkün değildir ve kapitalizm ve kadının ezilmişliği arasında doğrudan ilişki vardır. Zamanla kadın hareketi, merkezine ataerkilliği, kadın bedenini, cinselliğini, emeğini, ev içini vs. de alarak çokça tartışma yürütmüştür. Ancak 1979’un ortalarına kadar, kadın hareketinin en temel tartışmalarından biri sistemdi. 1980’li yıllarla birlikte, kapitalizmmiş, ekonomik sistemmiş, sınıfmış, emperyalizmmiş kadın hareketinin gündeminden çıktı. Hatta daha fenası oldu. Kadın hareketi, neoliberalizmin göbeğine oturdu. Ne yazık ki feminizmin ulusal ve uluslararası düzlemde kurumsallaşmış bir kavram haline gelmesi de bu dönemde oldu.

1990’lı yıllarla birlikte kucağımıza bir kavram daha bıraktılar: Toplumsal Cinsiyet /Eşitliği. Toplumsal cinsiyet eşitliği, fırsat ve kaynaklara erişimde, cinsiyete bağlı engellerin ortadan kaldırılmasıdır. Ancak fırsat ve kaynaklara erişimin önündeki ana engel cinsiyet değil, sınıflı toplum yapısıdır ve ne kadınlar ve ne erkekler bir sınıftır. Zamane feminizminin meşhur kız kardeşlik söyleminden hareketle, ABD’nin Libya’yı darmaduman etmesine politik destek çıkan ve bir holdingin yönetim kurulu koltuğunda oturan ABD’li bir kadınla, o politikaların nihayetinde, Libya’da köle pazarında satışa çıkarılmış kadın, pek de kız kardeş sayılmazlar. Ama bu, kadınların kadın olmalarından dolayı benzer biçimlerde ezilmedikleri anlamına da gelmemektedir. Örneklediğim her iki kadın da yalnızca kadın olmalarından dolayı benzer ayrımcı davranışlardan da mustariplerdir.

Özetle toplumsal cinsiyet kavramı ile birlikte, kadının neden ezildiği sorusunun yanıtı, kadınlığın- erkekliğin inşası gibi daracık bir kimlik politikası içine sıkıştı. Hiç faydası olmamış mıdır? Oldu ama faydasını amaç olarak tanımlamak mümkün değil. Bilakis kazanımları, göbeğine oturduğu sistemi besleyen araçlardır. Yani görünürde bir fark yaratıyormuş gibidir ancak temelde hiçbir şeyi değiştirmeye muktedir değildir. Bu sebepledir ki toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaktaki başarılarıyla anılan ülkeleri, ‘Yaygın bir tecavüz kültürü var!’ başlıklarıyla, dünya basınında yankı uyandıran makalelere konu edilirken görüyoruz. Yani toplumsal cinsiyet eşitliği çok parlak bir ışık; insanın gözlerini gerçeğe körleştirecek kadar parlak.

Kadına yönelik şiddet tanımına uluslararası hukuk belgelerinde 1993 yılına kadar rastlamıyoruz. 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, en geniş katılımlı insan hakları belgelerinden biridir. Onun ardından yine bir BM sözleşmesi olan 1952 tarihli Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşme vücut buldu. Devamında bir diğer BM sözleşmesi geldi; 1979 tarihli ‘Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’, kısa adı ile CEDAW. Türkiye bu üç uluslararası sözleşmeye de taraftır. Bu sözleşmeler kavram ve ilke odaklıdır; kadına yönelik şiddetle ilgili tartışma yürütmezler. 1993 tarihinde, yine bir BM Bildirgesi çıkıyor karşımıza: Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi. Kadına yönelik şiddettin tanımını da orada buluyoruz. Bildirgenin özeti şudur: Uzlaşılan uluslararası sözleşmelere ve ulusal yasalara karşın, kadına yönelik ayrımcılık dünyanın her yerinde sosyal, kültürel ve ekonomik ayrımlar da gözetmeksizin yaygındır. Bunun en önemli sebebi kadınların, kamusal yahut özel alanda, kadın olmalarından dolayı maruz kaldıkları şiddettir. Bu şiddet kadınların hayatları boyunca, döngü halinde devam etmektedir. Kadınlara, kadın olmalarından dolayı uygulanan şiddettin önüne geçilmez ise kadınların insan hakları belgelerinde tanımlanan temel hak ve hürriyetlere sahip olması da mümkün olmayacaktır. Örnekleyeyim: 12 yaşındaki kız çocuğunun zorla evlendirilmesinin önüne geçemezseniz ki bu hem fiziksel hem psikolojik hem cinsel şiddettir, kadınların eğitim, seçilme, çalışma, sağlık hakkına sahip oldukları gibi temel hukuki ilkeler, uluslararası sözleşmelerde yahut ulusal yasalarda yer alan, mürekkep lekesinden ibaret satırlara dönüşürler. Zira 12 yaşında zorla evlendirilmiş çocuk nasıl okula gitsin de eğitim hakkı olsun, 13’ünde doğum yapmak zorunda kalan bir çocuğun sağlık hakkına sahip olduğundan nasıl söz edilebilsin?

Uluslararası düzeyde kaydedilen birikim ve ilerleme, sorunun hukuki çözümüne yönelik olarak her ülkenin iç hukukunda yeni yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi sonucunu doğurdu. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasadan önce, iki yasal düzenlememiz oldu: 1998 tarihli 4320 sayılı Kanun ve 2007 tarihli 5636 sayılı Kanun. Her ikisi de önemli adımlardı. Ancak bir sorunun, hele ki kavram olarak yeni avucunuza aldığınız bir sorunun hukuki çözümüne yönelik yasayı, tek seferde vücuda kusursuz oturacak bir elbise gibi biçemezsiniz. Hayatın pratiği, yasal düzenlemenin güdüklüğünü ortaya çıkarır ki sorun karşısında, bu her iki yasal düzenlemenin getirdiği çözümler ‘devede kulak’ bile olamadı. Çünkü resmi evlilik birliği içindeki aile bireylerinin birbirlerine uyguladıkları şiddeti önlemeyi hedefleyen düzenlemelerdi. Yani imam nikahı ile 30 yıldır birlikte olduğu erkekten şiddet gören kadını koruyamadık. Sevgilisinden şiddet gören 22 yaşındaki genç kadını koruyamadık. Aynı yurt odasında, arkadaşının şiddet eylemlerine maruz kalan öğrenciyi koruyamadık. İşyerinde patronunun cinsel tacizine maruz kalan kadın çalışanı koruyamadık. Kadın komşusu tarafından takip edilen (ısrarlı takip) erkeği koruyamadık. Kısacası, çoğunluğu oluşturan diğerlerini bu yasalarla korumak mümkün olmadı. Keza her iki yasanın da yönetmeliği problemliydi. Yasada ‘Şu yapılacaktır.’ yazar ancak asıl sorun, bunun nasıl yapılacağıdır. Her kurumun görevini, aralarındaki ilişkiyi tanımlamak için muazzam bir hukuki ve idari organizasyon ağı örmeniz gerekir. Yönetmeliklerdeki sorunlar da bu yasaların, kendi hedefleri konusunda dahi amaçlarına ulaşamaması sonucunu doğurdu. 2011 yılında imzaya açılan İstanbul Sözleşmesi’ne ve 6284 sayılı yasaya kadar yürüdüğümüz yolun tahlili için, AİHM’nin Opuz-Türkiye kararına ve Ayşe Paşalı isimli hanımefendinin öldürülmesi ile sonuçlanan ve kamuoyunda hanımefendinin adı ile anılan dava dosyalarına göz atabilirsiniz. Özetle, yasal mevzuatımız tespit ettiğimiz sorunları çözmekte yetersiz kaldı. İfade ettiğim gibi, henüz 5-10 yıldır kavram olarak elinize avucunuza gelmiş bir sorunun hakkından gelecek mevzuatı oluşturmak, çözüme yönelik somut bir hukuki çerçeve de yoksa, kolay değildir.

İşte İstanbul Sözleşmesi, ‘çözüme yönelik somut hukuki çerçeve’ olarak karşımıza çıkmaktadır. Sözleşme, kavram ve ilke odaklı değildir. Bu hususlarda, kendisinden önce gelen temel insan hakları belgelerine dayanır. Asıl amacı ve kapsamı, somut olarak ŞİDDET konusudur; kadına, çocuğa, ısrarlı takip mağdurlarına yönelen şiddeti ve ev içi şiddeti önlemektir. Sözleşme ‘KORU, ÖNLE, KOVUŞTUR, POLİTİKA ÜRET’ olarak açılan 4 ana zemin üzerinde çözüm önerilerinden oluşur. Örneğin medya, şiddet konusunda nasıl bir dil kullanmalı, devlet medyayı hangi araçlarla yönlendirebilir, özel şirketlerle nasıl işbirliği yapabilir, adli yardım sorunu nasıl çözülebilir, mağdurların ihtiyaç duyduğu hukuk hizmetleri, psikolojik, ekonomik destek nasıl, hangi araçlarla sağlanabilir, şiddet failinin uyuşturucu yahut alkol bağımlılığı söz konusuysa ne yapılabilir, çocukları korumak için nasıl bir koruyucu ve önleyici mekanizma işletebilir gibi pek çok somut soruna ilişkin çözüm tariflerinden oluşur. Bu sebeplerle sözleşme, bugüne kadar somut olarak şiddet sorununa ve somut çözümlere odaklanmış en kapsamlı belge oldu. Kavram ve ilke anlatmadı ‘Nasıl çözülebilir?’ sorusunun cevabını tartıştı ve birtakım somut cevaplar ortaya koydu. Din, dil, ırk, sosyal, kültürel ekonomik yapı, iç siyasi düzen, siyasi çıkarlar yönünden birbirinden farklı ülkeleri etrafında toplayabilmesinin sebebi de bu somut cevaplar oldu.

Sözleşmenin, somut sorunlara ilişkin hukuki çözüm önerilerinde, objektif ortak akıl nazarında isabet yakaladığının kanlı canlı kanıtı da bu üst norm esas alınarak hazırlanmış 6284 sayılı kanunumuzdur. Kanunun 2/a. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, özellikle Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi ve yürürlükteki diğer kanuni düzenlemeler esas alınır.” hükmü yer almaktadır. Özetle İstanbul Sözleşmesi, taraf olduğumuz, kendisinden önce gelen uluslararası sözleşmelere dayanarak şiddet sorununun çözümüne ilişkin somut bir ‘TARİF’ yazmış, 6284 sayılı yasa da o tarife uygun olarak yapılmıştır. Ki İstanbul Sözleşmesine yönelik yürütülen tartışmada, 6284 sayılı yasaya ‘Bizimdir.’ denilerek sahip çıkılmaktadır. Bunu şuna benzetiyorum: Bana bir kek tarifi veriyorsunuz ve tarifinize göre bir kek pişiriyor, ortaya çıkan ürünü de çok beğeniyorum ancak tarifinizi işe yaramaz, dahası zehirli buluyorum.

Toplumsal cinsiyet kavramına ilişkin eleştirilerimi paylaştım. Kimlik politikasıyla şekillenmiş ve tüm dertlerimizin müsebbibi bir ideolojinin ürünü bu kavram, hiçbir derdin dermanı olmamakla birlikte, asıl sorunun da üstünü örtmektedir. Ancak İstanbul Sözleşmesi’ni, bir ideolojinin propaganda metni düzeyine indirgemeniz mümkün değildir; sözleşme, somut hukuki sorunlara somut hukuki çözüm önerileri üreten bir hukuki metindir. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını, ideolojisini eleştirmekle birlikte, sözleşmenin hukuki bir enstrüman olarak getirdiği çözümlerin bütünüyle çöp olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Hukuk üst yapısı, bütünüyle hâkim sınıfın ideolojisinin eseri. Tartışma konusu buysa bambaşka başlıklar altında bambaşka düşünceler yazarım.

Toplumsal cinsiyetin sözleşmedeki anlamı ‘kadınlar ve erkekler için toplum tarafından uygun görülen ve sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar eylemler ve nitelikler.’ Son derece açık bir tanımdır. Örneklemek gerekirse ‘kadınlar için öğretmenlik, pilotluktan daha uygundur. / Erkekler ağlamaz.’ gibi yüzlerce örneğini yazabileceğiniz klişe kalıplardır söz konusu olan. Sözleşmenin 4/3 maddesinde de şu hüküm yer alır: “Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi…cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği…gibi herhangi bir temele dayalı ayrımcılık yapılmaksızın uygulanması temin edilecektir.” Bu noktada, sözleşmenin amacının ve kapsamının, somut olarak ŞİDDET sorunu olduğunu hatırlatıyorum. Yani maddenin anlamı şudur: İşyerinde patronunun cinsel şiddetine maruz kalan lezbiyen kadın, sevgilisinin fiziksel şiddetine maruz kalan transseksüel kadın, 6284 sayılı yasa kapsamında öngörülen tedbirlerin dışında bırakılamaz. Yasa, bu ve benzer ayrım gözetmeksizin uygulanır. Kimlik politikalarını eleştirmek, karşısında durmak ile ayrımcılık yasağına uygun olarak her insanı şiddetten koruyacak hukuki mekanizmaları işletmek arasındaki fark, şüphesiz ki izahtan varestedir.

Gelelim GREVIO adı verilen, sözleşmenin uzmanlar komitesinin denetim yetkisinin olup olmadığına. Meslektaşlarım Avukat Ezgi Sağcan ve Avukat Tayfun Taşlıoğlu, Aydınlık Gazetesi’nde yayımlanan yazılarında bu konuyu değerlendirmişler. Dr. Öğretim Üyesi Sayın Münevver Aktaş’ın (Dokuz Eylül Üniversitesi Milletlerarası Özel Hukuk) yine Aydınlık Gazetesi’nde yayımlanan makalesinde hem bu konu hem genel olarak uluslararası sözleşmelerin niteliği, nasıl yorumlanacağı (Viyana Sözleşmesi 31-33) konularında ayrıntılı hukuki değerlendirme mevcut. GREVIO’nun görevini tanımlayan sözleşme maddeleri açık. GREVIO’nun hukuki yahut siyasi denetim yetkisi yok. Taraf olduğumuz diğer uluslararası sözleşmelerin benzer komiteleri gibi, raporlarla işleyen bir organ ki yürürlükte olduğu 6 yıl boyunca, somut olarak başka bir işlevi de olmadı. Bu gerçeği vurgulamamın sebebi, GREVIO’nun namusunu kurtarmak değil, sözleşmeye yönelik ve faydalı bulduğum tartışmanın namusunu kurtarmak. Sosyal medya yasa düzenlemesine ilişkin olarak da benzer bir sorun yaşıyoruz. Yasa düzenlemesi, sosyal medya ağlarına hukuki ‘denetim mekanizması’ getiriyor. Ancak yasanın hiçbir yerinde bu ağlarının kapatılacağı yazmıyorken, binlerce insan, denetimi hukuki bağlamından koparıyor, ‘Sosyal Medya KAPATILMASIN!’ paylaşımları yapıyor. Bu sebeple, bu kadar önemli bir toplumsal konuyla ilgili bizi çözüme yanaştıracak tartışma ortamı oluşturamıyoruz. Göbeğe ‘soykırım suçu’nu koyarak bir örnek daha vereyim. Bu tür hukuki kavramların tanımlanması her zaman ‘kavgalı’ olur. Kültürel bir gruba yönelik soykırım suçu işlemiş olan, bu hukuki kavram içine ‘kültürel grup’ girsin istemez. Bir dinin mensuplarına yahut bir ırka yönelik bu niteliği haiz eylemi olan da bu suç tanımı içinde bu başlıklar yer alsın istemez. Nihayetinde ‘kavga dövüş’ bir soykırım suçu tanımı ortaya çıkar. Bu kavram, siyaseten yanlı, eksik olduğu gerekçeleri ile elbette eleştiri konusu olabilir. Ancak artık bir hukuki metinde yer alan tanımı, hukuki metindeki lafzından ve ruhundan koparıp, başka bir hukuki bağlam içinde tanımlamak, yani onu kendi fikrimizce yeniden yazmak mümkün değildir. Şunu da belirtmek isterim, merkezindeki en temel sav ‘denetim’ olan bu eleştirilerde (ki belirttiğim üzere GREVIO’nun böyle bir yetkisi yok), taraf olduğumuz diğer uluslararası sözleşmelerin aynı esaslarla işleyen benzer komitelerine yönelik bütünsel değerlendirme yok. Örneğin, taraf olduğumuz CEDAW’ın benzer bir komitesi var ve 35 yıldır benzer raporları var. Ancak CEDAW komitesi, GREVIO’nun aksine, Türkiye’den bireysel başvuru yapmanın mümkün olduğu bir soruşturma protokolüne sahip. Türkiye, CEDAW komitesinin, bireysel başvuruları kabul etme ve değerlendirme yetkisini tanıyan ihtiyari protokolü, soruşturma usulünü kabul etti. İhtiyari protokol Türkiye bakımından 29 Ocak 2003’te yürürlüğe girdi, tam 17 yıldır yürürlükte. Bu komitenin Türkiye bakımından verdiği kararlar da var. Ki CEDAW, ‘kadınlar satılamaz/ kadınların vatandaşlık hakkı/oy verme/seçilme hakkı vardır.’ düzeyinde bir sözleşmedir. Rapor organı GREVIO’nun aksine, daha etkin bir mekanizma işleten komitesi sebebiyle, ‘Kadınlar satılamaz.’ düzeyindeki bu uluslararası sözleşmeyi de feshetmek mi gerekmektedir? Keza AİHS’e taraf olmamız sebebi ile AİHM’in yargı denetimini kabul etmiş durumdayız. AİHM, GREVIO gibi bir rapor organı değil. Doğrudan iç hukukumuzu denetliyor, yaptırım uyguluyor. Konumuz, genel anlamda uluslararası sözleşmeler, gereği, niçini, nasılı, devletler arası hukuki ilişkilerin nasıl olması gerektiği gibi bir konu ise bunu başka bir tartışma başlığı altında uzunca tartışmak gerekir. Ancak taraf olduğumuz çokça uluslararası sözleşme, benzer komitelerle, benzer yahut ‘denetim’ sayılabilecek daha etkin esaslarla işlerken, rapor organı olan GREVIO’yu hepsinin içinden çekip üzerine bir fikir inşa etmek, tartışmanın zeminini muğlak hale getiriyor.

‘GREVIO’nun rapor organı olması, raporlar içinde yer alanları önemsiz hale mi getiriyor? Susalım mı?!’ Ne münasebet! Susmuyoruz da. Türkiye Cumhuriyeti, bu raporları en üst perdeden hukuk dersi vererek yanıtladı. GREVIO raporları, her ülkeye ilişkin olarak muhatap devletin verdiği cevaplarla birlikte uluslararası kamuoyuna açıklanıyor. Bu raporlar işte böyle, uluslararası kamuoyu önünde hukuken göğüs göğüse çarpışmamızı, yanıtlarımızı uluslararası kamuoyunun göreceği biçimde vermemizi zorunlu kılacak kadar önemlidir. Savaşlar artık 20. asırdaki gibi değil. Kimi hala zannediyor ki savaş, ülke toprağında yabancı asker postalı görmek. Hayır, artık savaş her alanda, Türkiye uzunca süredir vatan savaşı veriyor ve SAVAŞLAR CEPHEDE KAZANILIR. Gururlandığım anlardan biridir. Barış Pınarı Harekâtı sırasında, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Sayın Gülnur AYBET, İngiliz Channel News’e katıldı, uluslararası kamuoyunun önüne yüreklilikle çıktı, Batının, insan hakları, terör konusunda ne kadar riyakâr bir tavır sergilediğini dünya aleme haykırdı. Karşısındaki spikeri madara etti, tüm ikiyüzlü iddiaları tek tek yanıtladı, insanlık ve hukuk dersi vererek adamı stüdyonun orta yerine gömdü. Spiker öyle darmadağın oldu ki profesyonelliğini, kontrolünü yitirdi ve bu dünyanın gözü önünde oldu. İşte savaşlar böyle kazanılır. Barolara yönelik yasa düzenlemesine ilişkin olarak eleştirdiğim hususlardan biri, onca zamandır bu yasa düzenlemesinin konuşulduğu meclis toplantılarına, çoğunluk baro başkanlarının ısrarla katılmamalarıydı. Elbette toplantı ve gösteri yürüyüşünde bulunmak temel haktır. Ancak ‘savaşlar’ cephede, o masalarda, o kürsülerde kazanılır, asıl var olmanız gereken cepheyi terk ederseniz kaybedersiniz. Nitekim kaybedildi. Soykırım suçunun tanımı, taraf olduğumuz bir uluslararası sözleşmeyle belli iken, bu kararı ancak yetkili mahkeme alabilecekken, ülke parlamentoları aleyhimize karar verme hadsizliğinde bulunuyorlar. AİHM’nin Perinçek-İsviçre davasında, tüm dünyaya verdiğimiz hukuk dersiyle şekillenmiş kararı, hepsine tokat niteliğindedir. Türkiye’nin uluslararası hukuk nezdinde kazandığı en önemli, en onurlu hukuki başarılardan biridir. Savaşlar böyle kazanılır.

Ülkemizin her cephede saldırıya maruz kalmasının sebebi, o ya da bu sözleşmeye taraf olması değil. Uluslararası sözleşmeler, az çok her ülkenin etrafında toplanabileceği temel ilkeleri konu ederler ve ancak uluslararası hukuk pratikte bir riya denizidir. Türkiye, 21. Asrın ve dünyanın kaderini değiştirme kudretine sahip bir ülke ve bu sebeple emperyalist saldırıların hedefinde. İsterseniz tüm uluslararası sözleşmeleri feshedin, bu saldırılar bu sebeple devam edecek. Çünkü sorun, bizim uluslararası hukuk ilkelerini tanımamız değil; emperyalizmin, işine gelmediğinde bu uluslararası hukuk ilkelerini tanımaması. Gemilerini böyle yürütüyorlar. O sözleşmeymiş, bu sözleşmeymiş, kim tarafmış, değilmiş bakmıyorlar. Kuzey Kore’nin lideri Kim Jong-un’un, eniştesini köpeklere yedirdiği iddiasından tutun, Çin’de porno ticareti yapma suçundan hüküm giymişlerin görüntülerini ‘Çinlilerin Uygur Türklerine eziyeti!’ başlıklarıyla yayarak dezenformasyon yapmaya kadar her yola başvuruyorlar, kimyasal silahlar yalanı ile Irak’a girip milyonlarca insanı katlediyorlar. GREVIO raporu olsun olmasın, Türkiye’de açıkça terör örgütü PKK’nın hamisi, destekçisi olan bir oluşum var, benzer iddialarla AIHM’e ülkemizden onlarca başvuru yapıyorlar.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ FESHEDİLİRSE NE OLUR?

İstanbul Sözleşmesi feshedilirse ne olur? Birincisi, rapordaki gibi iddialarla, AİHM’e başvurunun önüne geçemezsiniz çünkü buna imkân veren yasal zemin İstanbul Sözleşmesi değil Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi. 6284 sayılı yasa hükümsüz mü kalır? Hayır ancak boşlukta kalır. Konunun benim için asıl önemi de bu. Sözleşme, 7 göbektir gözümüz gibi baktığımız ve bana emanet edilmiş, canım pahasına koruyacağım bir aile yadigarı, kutsal emanet değil. Bu bir hukuki metin ve somut sorun karşısında bir işlevi var. İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı yasanın bağlı olduğu ‘kazık’. Kazığı da ipin uzunluğunu da biliyoruz, yani iç hukuktaki olası değişikliklerin nereye kadar esneyebileceği belirli. Zira bu tartışmalardan farklı olarak bu sözleşmeye yönelik, tartışma değil, ‘saldırı’ olarak niteleyeceğim eylemlerin asıl hedefi 6284 sayılı yasadır. Yani ‘tarif’e, ‘kek’ten dolayı karşılar. Yapılan kimi açıklamalarda CEDAW’ı, yani ‘kadınlar satılamaz’ düzeyindeki uluslararası sözleşmeyi de hedef aldıklarını görüyorsunuz. Bu sözleşmelere, ‘özünde seküler, din dışı Batı medeniyeti değerlerini taşıyan, İslam toplumları için yıkıcı, kadın-erkek eşitliği moda akımına(!) kapılan etkiler yarattığı’ gibi ifadeler kullanarak karşı çıkıyorlar. Bu saldırılar uzunca süredir var. Ortada sözleşmeye bu ideolojik gerekçelerle saldırılması gibi bir gerçek varken, 6284 sayılı yasanın üst normundan kopması ihtimali, iç hukukumuzdaki kazanımların akıbeti konusunda beni endişelendiriyor. Keza izah ettiğim üzere, bir üstte CEDAW komitesi, soruşturma protokolü, AİHS, AIHM, taraf olduğumuz temel insan haklarına dair tüm uluslararası sözleşmeler, komiteleri, raporları dururken, 6284 sayılı yasayı, yalnızca üst normundan koparacak bir ara makas atmanın gereği, hukuk mantığı ile bir zemine oturmuyor. Özetle, İstanbul Sözleşmesi’nin feshinin, 6284 sayılı yasayı boşlukta bırakma ve saldırıya açık hale getirme sonucunu doğurmak dışında hiçbir sonucu olmayacaktır.

Hiçbir yasa, sözleşme evladiyelik değildir. Hukuk kanlı canlıdır. Yeni koşullar, delilini ortaya koyduğumuz gerçek, somut sonuçlar, yeni düzenlemeleri, tavırları zorunlu kılabilir. Yarın, bu nevi somut koşullarla, herhangi bir sözleşmeyi feshedebiliriz de. Bu Türkiye’nin, BİZİM bileceğimiz iştir, kimseye bunun hesabını vermek zorunda da değiliz. Hatta şu an, hükümetten şöyle bir çağrı alsak: “6284 sayılı yasayı daha işlevli bir hale getirmek istiyoruz, bu hukuki kazanımları önemsiyoruz, akıbetini garanti altına alacak, saldırıların önüne geçecek yeni bir koruma düzenlemesi yapmak istiyoruz.’ bu çağrıya dişiyle tırnağıyla katkı koymak isteyecek memleketin onurlu hukukçusu, sosyoloğu, psikiyatrı, eğitimcisi vs. yetişmiş gücü çoktur. Ancak somut koşullar bu değil, sözleşmelere iç hukuktaki kazanımları hedef aldıkları için saldıran gerici bir ideoloji var ve bizler bu kazanımları korumak adına bahsettiğim çağrıyı yapabilecek iktidarı da elimizde bulundurmuyoruz. Bu sebeple, bu kadar önemli bir toplumsal soruna ilişkin bir hukuki düzenleme konusunda, attığımız her adımın kısa ve uzun vadede ne sonuçlar doğurabileceğini ne kazandıracağını, neyi tehlikeye atacağını çok dikkatli değerlendirmek mecburiyetindeyiz.

Türkiye her cephede, bir koltukta on karpuz taşıması gereken bir vatan savaşı yürütüyor, biz de üstümüze düşen sorumlulukları varımızla yoğumuzla kucaklıyoruz. Bir yandan uzun erimde, ülkeyi batağa sürüklemiş tüm yanlış politikalara, ideolojilere karşı zeminden bir savaş yürütmek, bir yandan da kısa erimde, bunların hayatın pratiği içinde yarattığı sorunlara somut çözümler üretmek zorundayız. Köyünden dört çocuğuyla ülkenin öbür ucuna kaçıp gelmiş, can güvenliği tehdidi altında, bir sığınma evinde yaşayan kadının somut sorunları var. Bu kadınlar için bizlerin yürüttüğü tartışmanın bir manası yok. Bundan, bu tartışmaların önemsiz olduğu sonucu çıkarılmasın. Bilakis ana zemin bu tartışmalardır. Ama onların hayatlarındaki sorunların çözümünde geri düşersek, ana zeminde verdiğimiz savaşı kazanamayız. Çünkü bizlerin geri düştüğü her alanı, kendi ideolojileri temelinde şekillendiriyorlar. Türk Milletinin, kadına yönelik şiddet konusunda toplumsal duyarlılığı yüksek. İnsanlar duyarlılıklarını eyleme dökmek istiyorlar. Bu cephede geri düşmek, bu toplumsal duyarlılığın, karşısında ideolojik olarak mücadele ettiğimiz gruplarca manipüle edilmesi fırsatını yaratıyor. Benim için GREVIO’nun dönem başkanlığının Türk bir akademisyen tarafından yapılmasının bir yere kadar kıymeti var örneğin. Bu görevi yürütmüş hanımefendinin şahsından bağımsız olarak söylüyorum, bu görevi bizden kimin yürüttüğü daha önemlidir. Çünkü ne acıdır ki terör örgütü PKK’nın kurucu liderlerine methiye düzen Canan Kaftancıoğlu, ülkedeki kadın hareketinin iltifatına mazhar oluyor da o kanlı terör örgütünün kaçırdığı çocukların anneleri, şehit anneleri görmezden geliniyor. Yani bu savaşta cephe çok.

Tartışmayı faydalı buluyorum. Çünkü sosyal medyadaki ‘Biz bunu desteklemiyor muyduk? Şimdi desteklemeyecek miymişiz?’ gibi paylaşımlardan, her iki yaklaşım açısından da bilgiye, tartışmaya ihtiyaç duyulduğu açık. Şunu da belirteyim. TGB üyesi gencecik bir arkadaşımız, konuyla ilgili bir yazı kaleme aldı. Kendisine yapılan kimi yorumlar yüzümü kızarttı. Hakaretten tutun da ülkesini, milletini aşağılamaya dahası neredeyse AB/D mandası talebine kadar utanç verici yorumlar… Bir yandan sosyal medyada bireysel olarak yapılan kimi paylaşımlarda, İstanbul Sözleşmesi’ni FETÖ, PKK gibi aşağılık terör örgütleriyle ilişkilendirme, farklı görüş beyan edeni bu örgütlerle aynı çuvala sokma gibi son derece çirkin, sorumsuzca, ‘halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrike, kamu güvenliğini tehlikeye sevk etmeye’ yönelik provokatif ifadeler de kullanılmaktadır. Muhataplarını şiddetle kınıyor, bu kadar önemli bir toplumsal soruna ilişkin yürütülen tartışmada, kendilerini sorumlu davranmaya davet ediyorum.

Gerçeğin elbirliğiyle arandığı bir tartışma yürütüyoruz. Gerçeği tespit edebilelim ki çözüme yanaşalım. Politzer’in, insanın gerçekle olan ilişkisini anlatırken verdiği bir örneği aktarayım: Yunan mitolojisinde, Procrustes adlı bir canavar vardır. Evinde iki demir yatak bulunur; biri uzun, biri kısa. Canavar, uzun kurbanını kısa yatağa yatırır, kolunu, bacağını keser ve böylelikle kurbanı yatağa uygun hale getirirmiş. Kurbanı kısa ise onu uzun yatağa yatırır, boyu yatağa denk gelsin diye onu çekiçle eze eze uzatırmış. Politzer, gerçeği kendi kalıbında göremeyenin de gerçeğe aynı Procrustes gibi eziyet ettiğini, yargıya uysun diye, gerçeği kesip biçtiğini ya da sündürdüğünü söyler. Tüm bu tartışmaların ötesinde, hepimizin birinci sorumluluğu her zaman gerçeği aramak ve çözümlerimizi gerçeğin kalıbına dökerek oluşturmaktır.