Prof. Dr. Semih Güneri yazdı…
Bugün gene Sümeroloji ile ilgili şeyler karalamak istiyorum. Sabah-sabah içime doğdu. Küçük ve Kitik ile yaptığım kahvaltı bittikten sonra ilk işim, güzel, hüzünlü ve yalnız ülkemde son yarım günde gene neler oldu, diye merak içinde sosyal medyaya baktım. İlk dikkatimi çeken Timur Kocaoğlu’nun Muazzez İlmiye Çığ hakkında yazdığı kısacık yeni yazısı oldu. Timur hocayı tanımam. Yüz-yüze gelmişliğimiz hiç olmadı. Bir Türk dili uzmanı olarak onu, yayınlarını yakından takip ettiğim söylenemez. Ama güzel Türkçemiz ile ilgili ayrıntıdan-genele ne denli önemli bilimsel çalışmalar yaptığını şüphesiz bilirim. Saygı duyarım. Bir de fotoğraflarda iyimserliğin güldürdüğü yüzünü iyi bilirim. İyi niyetimin bir nişanesi olarak -nadiren yaptığım bir şey yaptım- onu ekledim. Kabul ederse tabi.
***
Sevgili hocamın, rahmetli Muazzez İlmiye Çığ hakkındaki kısa yazısı, onun yaptığı değil, ama yapmadığı şey üzerineydi. O ki Sümeroloji öğrenimi yaptı, hem de en iyi öğretmenlerin tedrisatında, o zaman Sümerce ile Türkçe arasındaki ilişkileri de bir şekilde yazmalıydı. Ama o ne yaptı? Sümer kültürü üzerine yirmi popüler kitap yazdı. İyi mi yaptı? O başka mesele. Her Sümeroloji ve Muazzez İlmiye hakkında yazdığım-söylediğim şeylerin arkasında iki başlık vardır: Muazzez’in bir Sümeroloji uzmanı olarak Türk halkına sunduğu aydınlatıcı bilgiler, ve ama daha önemlisi yarattığı farkındalık. Bu bir. İkincisi Sümerce ne kadar Türkçedir, problematiğidir. İkincisi ne kadar önemliyse ilki de en az o derece önemlidir. Dikkat edelim, Çığ’ın popüler kitapları geniş halk kitlelerine ulaşırken, ikincisi yalnızca bir avuç biz akademisyenleri ilgilendiriyor. Geniş halk kitleleri Sümercenin Türkçeyle ilişkilerinin detaylarıyla ilgilenmez. Net sonuç ister. Ne ki Sümerce ne kadar Türkçedir, sorusunun net yanıtı -olumlu ya da olumsuz- asla olmadı. Olmayacaktır da. Hemen şuracığa bir “dip-not” atayım: Muazzez’in “popüler” diye damgalanmış kitapları, “Indiana Jones”un hayal ürünleri türünden uyduruk şeyler değil, doğrudan ve bire-bir yazarı tarafından kopyası, transkripsiyonu ve çevirileri yapılmış orijinal Sümerce çivi-yazılı tabletler üzerindendir. Onlara “popülerdir” derken biraz daha dikkatli olmamız gerekiyor.
***
Atatürk 1930’lu yılların başında Sümerce ve Hititçe dallarının iki ayrı kürsü olarak kurulması için Milli Eğitim Bakanlığı’na gereken talimatları vermişti. 1935’te DTCF (Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi) açıldı. Bir yıl içinde Sümeroloji ve Hititoloji kürsülerinin DTCF’nde kuruluşu gerçekleştirildi. Nazi baskısı altında Almanya’da işsiz kalan iki değerli Yahudi bilim insanı Benno Landsberger ve Hans Gustav Güterbock DTCF’de işe başlatıldı. İlki Assiriyolog, ikincisi Hititolog idi. Atatürk’ün ısrarı ile ilk kürsünün adı Assiriyoloji değil ‘Sümeroloji’ olarak kaldı. Diğeri zaten Hititoloji adı ile varlığını sürdürdü. 1936 döneminde Sümeroloji’ye öğrenci alınmadı. Hititoloji kürsüsü ise o yıl ilk öğrencilerine merhaba dedi. Sevgili Muazzez Çığ ilk öğrencilerin arasındaydı. Benim öğrenciliğim dönemine (1979-83) kadar Hititoloji bölümünde öğrenci iseniz Akadça’yı öğrenmek zorundaydınız. Sümerce öğrenimi zaten yoktu. Ama 1936’dan 1948’e kadar Hititoloji kürsüsündeki öğrenciler Sümerce, Akadça, Hititçe derslerini Benno Landsberger’den ve Hans G. Güterbock’tan alma şansına sahip oldular. Ve hepsi 1940’ta hem Sümerolog, hem Assiriyolog hem Hititolog olarak mezun oldular. Muazzez İlmiye, Sümerce, Akadça, Hititçe formasyonlarını işte o yıllarda (1936-40) o iki süper bilim insanı yanında yaptı. Birikimini ise 1940 ile birlikte İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi’nde saklanan binlerce Sümerce, Akadça, Hititçe çivi yazılı tabletin sınıflandırılmasına, pek çoğunun da kopyalanması ve yayınlanmasına adadı. Bu işler sanıldığı gibi kolay işler değildir. Çivi yazısını okumak ayrı beceri gerektirir. Onun Sümercesini, Akadçasını, Hititçesini sınıflandırmak için beş yüze yakın çivi yazısı işaretlerini ezbere ve her üç dili iyi derecede bilmeniz gerekir. Her zaman alçak gönüllülüğü ile öne çıkan Muazzez Çığ hanımefendi her üç ölü dilin üstesinden gelecek denli bilgi birikimine sahip olarak hayatını binlerce çivi yazılı tablet parçasını okuyarak geçirdi.
***
Neymiş? Muazzez İlmiye’nin “popüler” kitaplarının kaynağı, uyduruk İngilizce, Almanca çevirileri değil, Sümerce kil tabletlerin doğrudan Muazzez İlmiye Çığ tarafından yapılan çevirileriymiş. Yani bilimselmiş. Popüler değilmiş. Bu işi hallettik. Şimdi ikincisine bakalım: Sümerce Türkçe midir? Evet öyledir, diyemediğimiz gibi, hayır öyle değildir, de diyemiyoruz. DTCF’de öğrenimini alamadık ama iyi-kötü çivi yazısı okuyoruz-yazıyoruz. Piyasada kıyamet gibi Sümerce gramer kitabı var, tabi hepsi yabancı dilde ve onlardan yapılan sözde “lisansüstü tezler” içinde verilen kes-yapıştır Türkçe tekrarları şeklinde. İyi-kötü o kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla Sümercenin gramer yapısı içinde Türkçeninkiyle aralarında benzer ve farklı öğeler var. Birbirine bütünüyle yabancı değil bu iki dil. Ne ki benzer yönlerin toplamı Sümercenin Türkçeden farklı bir dil olduğunu gösteriyor. Ve ama Sümerce ile Türkçe gramerleri arasındaki bu ‘ben-zer-siz-lik’, örneğin Türkçe ile Hintçe grameri arasındaki ‘benzersizlik’ten çok farklı bir benzersizliktir. Yaşayan Türkçede, ölmüş Sümerce kaynaklı sayısız sözcükler vardır. İşte altını kuvvetle çizdiğim detay budur: ‘Ortak sözcükler’ teorisi. Başta Tengri/Dingir olmak üzere Sümerce kökenli çok sayıdaki sözcüklerin Türkçeye ne zaman ve nasıl geçtiği sorusu önemlidir.
***
İki tanımlanmış baskın dil arasında abartılı sayıda sözcük alış-verişi, ancak fiziki komşuluk ilişkileri koşuluyla gerçekleşmiş olabilirdi. Bu şu demektir: Bir zamanlar Sümerce konuşan halklar ile Türkçe konuşan halklar aynı coğrafyada yaşadılar. Türkçe konuşan halkların arkeolojik izleri Neolitikten Klasik Türk Dönemine uzanan zaman dilimi içinde Güney Sibirya’da izlenebildiğine göre, ortak coğrafya Sibirya’dan başka bir yer değildir.
Burada asla değiştirilemez gerçek Sümerler ile Türklerin bir zaman dilimi içinde komşu olduklarıdır. ‘Ortak sözcükler’ teorisi başka hiçbir koşulda açıklanamaz. Yukarıda verdik, coğrafya Sibirya’dır. Bunu değiştirmek için 1.300 sayfalık Türk-Altay Kuramı’nı çöpe atmak için, en az onun kadar emek verilmiş bir başka akademik çalışma yapmanız gerekir. Sümerce konuşan halkların “bereketli hilal”e Afrika’dan filân geldikleri bile söyleniyorken Sibirya ihtimali konusunda benden başka kalem oynatan yok. İlgili herkesi buraya davet ediyorum: En kolayı “Sümerce ve Türkçe farklı iki dildir” deyin, durun. İstediğiniz kadar yırtının. ‘Ortak sözcükler’ teorisi bize yalnızca Sibirya bölgesi çevresinde bir alan açıyor.
Ve bu durumda:
1) Sümerlerin ana vatanı Sibirya’dır.
2) Sümerler bir süre, hem de uzun bir süre Türklerle Sibirya coğrafyasında komşu oldular.
3) Sümerler, Sibiryalı Paleolitik göçler boyunca Yakın Doğu’ya ulaşan göç grupları içinde yer aldılar.
4) Sümerler, dillerini ve yüksek kültürlerini MÖ 6.-5. bin yıllardan itibaren bu coğrafyada geliştirdiler
Ve bu durumda:
5) Sümerler ile Türkler bütünüyle farklı diller konuşan, hiç temas etmemiş iki farklı toplum mudur?
6) ‘Arkaik Yenisey-Lena Kültürü’ hipotezi doğruysa, aynı kök dilden türemiş ve ama zaman içinde farklı coğrafyalarda farklı gelişimler kaydetmiş Sümerce ile Türkçe, birbirilerinin nesidir?










