1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Semih Güneri
  4. Eski Türklerde ölen çocukların ‘semaya defin’ geleneği

Eski Türklerde ölen çocukların ‘semaya defin’ geleneği

featured

Prof. Dr. Semih Güneri yazdı…

Öğrenciliğimden beri, eneski çağlardan Demir Çağlarına kadar kaç kurganda, kaç anıtsal mezarda, kaç sıradan gariban halk mezarında, o mezarlara gömülmüş kaç bireyin kalıntılarına yüzyıllar sonra ilk dokunanlardan biri de ben oldum? Yalnız başına gömülenleri mi görmedim? Yüz-yüze bakan soylu çiftin üç bin yıllık sessizliğine mi tanık olmadım? Sayıları yüzlere varan aynı boydan bireylerin topluca ateşe verilip yakılmış kalıntıları arasında mı dolanmadım? Birkaç metre aşağıda, yüzlerce yıl önce defnedilmiş, öylece yatan atalarımız olacak birilerinin kurganları üzerinde mi uyumadım? Soylusundan garibanına, her türde bireyin, bireylerin yüzlerce yıl önce definleri yapılmış gömmelerinde bulundum. Çalıştım. Yazdım. Anlattım. Yaşadım. Ama asla bir çocuk mezarı görmedim.

***

Hangi yıldı, hatırlamıyorum. Bizim bu ‘Türk-Altay Kuramı’ kitabının birinci basımı öncesiydi. Arazi çalışmalarını bitirmiştik. İzmir’e dönmeden önce geriye yapılması gereken bir dizi iş kalmıştı. Sabah erkenden kalkıyor, domates, salatalık ve ekmekten oluşan kahvaltımı yapıyor ve işime bakıyordum. Şehirde, saat 10.00-17.00 arasında yalnızca bu iki sebzenin, bir kadın satıcı tarafından satıldığı “kiosk”ten biraz daha genişçe bir portatif dükkân belli bir tarihe kadar o köşede varlığını korudu. Sonra diğer güzel şeyler gibi o da yok oldu gitti.

Öğleye kadar, arazi çalışmaları boyunca not ettiğim olanı-biteni düzenliyor, çektiğim resimleri toparlıyor, bilgisayara aktarıyordum. Bana arazide yardımcı olan yabancı arkadaşların teslim ettiği rapor ve çizimleri benimkilerle karşılaştırıyor, işi kolaylıyordum. Kaldığım otelin, Raskolnikov’un Peterburg’daki yatak-masa-sandalyeden oluşan loş odasını ya da yüzbaşı Marmeladov ailesinin Moskova’daki rutubetli evine benzer küçücük odasında, sabahın köründen akşama kadar bu işleri yapıyordum. Akşam (15.30’dan sonra) dışarı çıkıyor, akşam yemeğimi yedikten sonra otelime dönüyordum. Artık bu saatten sonra kitabıma yoğunlaşabilirdim. O mevsimlerde zaten serin olan hava biraz daha serinlemiş, yağmurlar başlamıştı. Geceliği 15 dolarlık bu eski otelin, şehrin arka dar sokaklarına bakan odasının küçük penceresinden, bir türlü kesilmek bilmeyen yağmurun, bakımsız yollardan nasıl dere gibi aktığını izlerken, kısa bir süre sonra evime kavuşma ihtimalinde teselli buluyor, kalan enerjimi bu şekilde muhafaza ediyordum.

Birkaç gündür kitabım için, Avrasya Tunç Çağı ölü gömme gelenekleri konusunda deli gibi not biriktiriyorum. Gene böyle çamurlu su renginde bir gök, yağmurlu, kasvetli bir akşam vakti. Odamın titrek ışığında başım bilgisayar ekranına gömülmüş, yok şu bacaklarını içe çektiydi, yok bu cenin pozisyonu aldıydı, yok öbürü sırtüstü düz yattıydı, gibi sıradan detaylara karışmışken, konu geldi çocuk mezarlarına. Orada kaldı. Çocuk mezarı yoktu. İlk o gün öğrendim bu gerçeği. Çocuk mezarı diye özel bir düzenleme yoktu. Nadiren vardı ama yavrucak, kadın bireyin koynunda yatıyordu. Öyle bulunmuştu. Kim bilir, belki de annesiydi. Onun koruması altında, koynunda uyuyordu. Nadiren vardı ve ama defin, kurgan çerçevesinin dışına yapılmıştı. Kurgan çitinin içi ölüler âlemine, öbür dünyaya aitti. O masum küçüğü kurgan çitinin içindeki definlerin arasına dâhil edemediler. Çünkü o ölmemişti. O yeniden dünyaya gelecekti. Bunun bir zamanı vardı.

***

Buna can mı dayanır? Okudukça allak-bullak oldum. Yazarken gözlerim nemlendi. Zaten her şeyden uzağım. Evimden, toprağımdan. Sevdiklerimden. Koyuverdim gitti. Bir yandan yazıyorum, bir yandan lanet ediyorum.

***

Avrasya bozkır kültürlerinde mezarlıklarda her yaştan insanın kalıntıları bulunabilir. Buna rağmen, küçük çocuklara nadiren rastlanır. Onları genellikle kadınlara ait yetişkin bireylerin yanında buluruz. İstatistikler, günümüzdeki pek çok halk arasında nüfusun ciddi bir oranının yaşamlarının ilk iki yılında hayatını kaybettiğini göstermektedir. Sayılarının oldukça fazla olması gerektiği açıktır. Peki, bu çocuklar nereye gömülüyordu? Biz neden onların mezarlarını bulamıyoruz?

Etnografik kayıtlardan ve maddi kültür belgelerinden, Sibiryalı yerli halkların, küçük yaşta ölen çocuklarını toprak altına değil, ağaç dalları arasına, gökyüzüne defnettiklerini öğreniyoruz. Bu uygulamanın o bölgede hiç değilse MÖ 3. binlerde başladığını gene arkeolojik belgelere bakarak anlayabiliyoruz. Ben bu uygulamayı ‘semaya defin’ olarak ifade ediyorum.

Eski Türklerde ölen çocuklar mezarlığa gömülmezdi. Etnografik kayıtlar olayı şöyle anlatır: Çocuğun sarıldığı kefene kanatlar dikilir, kayın ağacı kabuğundan yapılma bir tabuta konularak bir ağacın dallarına asılırdı. Tabuttan aşağıya doğru sarkan bir ip annenin eline bağlanırdı. Ardından ip kopar ve “kuş” uçarak ağacın semaya bakan en yüksek dalları arasında kaybolurdu. İnanışa göre her ailenin, insan ruhlarının yaşadığı ve insanların kuş suretinde çoğaldığı kendine ait bir ağacı vardır. Çocuk ölünce “ruh” bedeni terk eder, kuş şekline dönüşür. Uçar. O ağacın arasında kendine yer bulur. Saklanırdı. O kuş zamanı gelince aynı kadının bedenine tekrar girecektir. Ve o kadın o çocuğa tekrar hamile kalacaktır.

Türk mitolojisinde insan için o nedenle “öldü” denmez de “uçtu” denir. Ölenin son durağı “uçmak/uçmağ”, yani cennettir. O nedenle ölen için “uçmağa vardı”, denir.

Bilindiği kadarıyla, yazılı kaynaklarda Sibirya halklarının semaya defin uygulaması ile ilgili ilk bilgiler olarak Sui Hanedanlığından (MS 581-618) bir Çin kroniğinde kaydedilmiştir. Kırgız kabilelerinin cenaze törenlerini anlatan Tang döneminde, MS 636 yılında Wei Zheng liderliğindeki tarihçiler tarafından derlenen Suishu (Sui Süalesi Tarihi) Kitabı şöyle bildiriyor: “…Ölenler, kamış ve otlara sarılarak bir ağacın tepesine asılır…”.

Sibirya Kırgızları hakkında neredeyse aynı bir anlatım, 1582’de Türkiye’den Çin’e Tien-Şan üzerinden seyahat eden Osmanlı gezgini Defterdar Seyfi Çelebi’nin seyahat notlarında yer alır. Seyfi Çelebi, Kırgızları şöyle tanımlıyor: “…Ne kâfir ne de Müslümanlar ve ölenlerin cesetleri tabutlara konup uzun ağaçların dallarına asılıyor…”.

Aynı yıllarda, İngiliz gezgin Antonio Jenkinson’ın notlarında “…Kırgız halkı, içlerinden biri ölünce, onu gömmek yerine ağaca asıyorlar…” ifadeleri yer almaktadır.

Çar Büyük Petro’nun 1721’de, Sibirya keşifleri için görevlendirdiği Alman D.G. Messerschmidt’in gezi notlarında şu ifadeler yer alıyor: “…Baraba Tatarları, ölen çocuklarını bir tabuta koyup ormana taşırdı. Orada bir ağacın tepesi kesilir, tabut gövdeye yerleştirilir ya da bağlanırdı. Bir nedenle düşene veya çürüyene kadar orada kalırdı…”.

Tarihçi N.F. Katanov’a göre, Kuzey Sibirya yerlileri 18. yüzyılın ortalarından itibaren çocuklarını keçe ile sarıp, üzerini kayın ağacı kabuğu ile kaplar, daha sonra bir ağacın dalları arasına bağlayarak defnederlerdi. Bazan çocuk, içi boş bir ağaca yerleştirilir ve dış kısmı ağaç kabuğuyla örtülürdü. Böylece ağaç, görünüşüyle ​​diğerlerinden ayırt edilemezdi.

Finno-Ugric halklarından Hantı-Mansilerde de semaya defin ritüeli kaydedilmiştir. Bu insanlar da ölenlerin cesetlerini ağaçlara asarlardı. Bu definlere “Urksprya” (veya “Urlya”) denirdi.

Kuzey Sibirya’nın Selkuplarında, Oroçilerinde de kalın bir sedir ağacı seçilir, gövdesinin bir kısmı kesilir ve içi oyulurdu. Ölen çocuk içine yerleştirilir ve kapatılırdı. Ağaç dokunulmamış gibi görünürdü. Ya da o küçük tabutlar ağaçların en yüksek dalları arasına asılırdı. Ritüelin amacı, çocuğun ruhunun ölüler diyarına gitmesini engellemekti.

Tunguzca konuşan halklar da ölmüş çocuklarını ağaçlara defnediyorlardı. Örneğin, Angara Evenkleri bunu 19. yüzyılın sonlarına kadar uyguladılar.

Rus Uzak Doğusunun Udegey ve Nivh halkları da çocuklarını kayın ağacı kabuğuna sarılmış tabutlara koyup bir ağacın çatalına yerleştiriyorlardı. Bir çocuğu toprağa gömmenin annenin daha fazla çocuk sahibi olmasını engelleyeceğine inanıyorlardı.

***

Son olarak Kafkasya’nın Adıgeleri, Kabardinleri, Şapsugları ve Abazinleri de dâhil olmak üzere Kafkasya sakinleri de -etnografik kayıtlardan anlaşıldığı gibi- ölülerini göksel elementlere emanet etmişlerdi.

***

Bu satırları, yakınlarda “Tankuşu” oğulcuğunu kaybeden sevgili arkadaşım ve onun ailesinin derin acısını paylaşmak için karalamak istedim. Günahsız bir çocuğun toprağın altında yok olduğunu düşünmek bir baba, bir anne için katlanılmazdır. O masum yavru artık gökyüzünde özgürce uçan, ağaçların dallarında neşeyle öten bir cennet kuşu olmuştur. Bunu kabul etmek belki de Erel ailesinin taptaze acılarını hafifleten manevi bir sığınak olacaktır.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!