Kutsanmış yoksulluk

Yiğit Kalcı yazdı...

Kutsanmış yoksulluk

İktisat biliminin temelleri, sınırsız ihtiyaçların sınırlı kaynakların paylaşımı yoluyla giderilmesi üzerine kuruludur. Tarih boyunca çeşitli iktisadi kuramlar üretilmiş ve her biri bir diğerinin eksikliği yahut yanlışlığı üzerine çeşitli argümanlar öne sürmüştür. Değişen dünya, gelişen teknoloji, artan nüfus, uluslararası bütünleşme ve modern üretim araçları, bireysel ve toplumsal ölçekte yeni öncelikler, ihtiyaçlar ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu ihtiyaçlar zincirinin, temel anlamda insanın yaradılışında kodlanmış fiziksel ve ruhsal tatmin kanallarını beslediği tartışmasız bir gerçektir. Otorite tarafından izlenen yanlış iktisadi ve siyasi politikalar neticesinde bu kanalların yeterli ölçüde beslenememesinden doğan buhran tablosunun, sistematik bir biçimde dogmatik söylemler üretmek ve dayatmak yoluyla giderilmeye çalışıldığını görmek, aklın ve vicdanın işletildiği her bünye için son derece acı vericidir. Bundan daha acı verici bir gerçek vardır ki bu gerçek; YOKSULLUĞUN KUTSANMASIDIR!

Yoksulluğu kutsayan, insanın insan olmaktan doğan evrensel hakları ile arasına duvar ören söylemlerin hemen hemen tamamı, teolojik doktrinlerden beslenir ve kişiyi, Tanrı ile ilişki kurmanın ideal biçiminin bu doğal haklardan feragat ederek içinde bulunduğu buhran haline rıza göstermesi yönünde koşullandırır. Bu yöntem, tarih boyunca yeryüzünde yaşayan tüm toplumlar üzerinde sistematik bir biçimde uygulanmış ve büyük ölçüde başarılı olmuştur. Başarının ardındaki temel sebep: Toplumu oluşturan bireylerin Tanrı ile olan ilişkilerini akıl ve vicdan unsurlarını devre dışı bırakarak, salt dogmatik öğretiler üzerinden hareketle kurmuş olmalarıdır. Kutsal metinlerin, otorite ve sermaye sahiplerinin çıkarlarına hizmet edecek biçimde yorumlanması, amacından saptırılması gibi yöntemlerin, kişi ile din sistemi arasındaki mesafeyi de günden güne açtığına tanıklık etmekteyiz. Zira din sisteminin yukarıda verdiğimiz gerekçelerle araçsallaştırılması, kişiye tanrı tarafından yüklenen kodlarla tezatlık içermektedir. Kişiyi en mahrem değeri olan inancı ile bir o kadar kutsal olan insana yaraşır şekilde yaşama isteği arasında bırakmak, şüphesiz ki zulümlerin en büyüğüdür. Eğitim, sağlık, beslenme, barınma, kültür sanat kurumlarından faydalanma, teknoloji kullanımı, istihdam edilme ve kendini gerçekleştirme gibi olanaklardan yoksun olan çoğunluğun bulunduğu toplumları, siyasi sistem, parti, ideoloji, inanç ayrımı yapmadan, zulüm toplumu olarak tanımlayabiliriz. Zulmün hâkim olduğu hiçbir coğrafyada, hiçbir insani değerin yaşama şansı yoktur. Ortalama eğitim ve zekâ düzeyine sahip her birey, Dünya haritasını önüne alıp birkaç dakikalık bir mukayese neticesinde, özellikle bu son cümleye, hiç kuşkusuz hak verecektir. Yoksulluğu özümseyen ve kutsayan çoğunluk, insana yaraşır refaha erişmeyi doğal hak olarak gören ve talep eden azınlığa vebalı gözüyle bakmaya devam ettiği sürece, her biri bir diğerini besleyen toplumsal sorunların bertaraf edilmesi söz konusu değildir.