Ali Yıldız yazdı…
Siyasal İslamcılara göre, Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte, Kur’an-ı Kerim’in okunması yasaklanmıştır. Cılkı çıkmış söylemlerden olmasına karşın, günümüzde de bu yalana kuyruklar eklenmekte, Kur’an-ı Kerim’i bulundurmanın bile tehlike arz ettiği, bu yüzden dağlara, taşlara saklandığı, gizli gizli okunduğu iddia edilmektedir.
O halde, herkesin bildiği sırları yineleyerek başlayalım:
Matbaanın geçmişi “MS 593’te Çin’de kurulmuş, ilk basılı gazete de MS 700’de Pekin’de çıkmıştır. Dokuzuncu yüzyılda, Çin’de ilk basılı kitap, şu an İngiliz Kütüphanesi’nde bulunan 11 Mayıs 868 tarihli Diamond Sutra” olarak gösterilmektedir. Ancak, teknik anlamda seri üretim yapabilen ilk matbaa, “1450’de Johannes Gutenberg, ortağı Fust ile birlikte Almanya’nın Mainz şehrinde metal harflerle basım tekniğini bulmuş ve matbaaya uygulamıştır.” (1)
Osmanlı’ya ise ancak Sultan III. Ahmed döneminde, 1729 yılında S. Mehmet Efendi ve İ. Müteferrika’ın çabalarıyla girebilmiştir. Dile kolay, arada tam olarak 279 yıl bulunmaktadır. Kuruluş aşamasında şeyhülislamdan fetva alınmış, hemen ertesinde dini eserlerin basılmasına yasak getirilmiştir. Bütün bunlara karşın, Osmanlı’da matbaanın ömrü kısa sürmüş, bir elin parmaklarının sayısını bile geçmeyen, belli sayıdaki kitapların basımının ardından, Sultan II. Abdülhamit tarafından kapısına kilit vurulmuştur. Kapatılmış olmasının başlıca nedeni, ulemanın karşı çıkmış olmasıdır. Saraya sunulan gerekçe, kutsal metinlerin bozulması olarak sunulsa da; gizlenen gerçek, dini eserleri el yazması ile çoğaltan hattatların, işini kaybetme korkusu olmuştur.
Anadolu’nun ücra yerlerinde cami bile yokken, “1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında, halkın %10’unun bile, Arap harfleriyle, okuma yazma bilmediği ortaya çıktı. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, halkın %90’nı ümmiydi. Ülke nüfusu, yaklaşık 13 milyondu. 11 milyon kişi, köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı. 35 bin köy, ne okul yüzü görmüştü ne öğretmen.” (2)
Kısacası, Osmanlı bakiyesi Türkiye’nin içler acısı hali böyledir. Sormak gerekiyor:
Ümmi bir toplumda, Kur’an-ı Kerim’i kim bulabiliyor, kim okuyabiliyordu?
İNANILMAZ GERÇEKLER
Ülkemizin tapu senedine, “Birileri de Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı.” denildikten sonra, Lozan Anlaşması’nda gizli maddeler olduğuna, 2023 tarihinde yasakların kalkmasıyla birlikte, madenlerimizi çıkarıp zengin olunacağına dair günümüze ait efsaneler türetilmiştir. Tarikatların cirit attığı ülkemizde, etnikçiler feodal isyancılardan kahraman çıkarmaya çalışmakta, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek biçimde, ülkesini işgal edenlere, “Keşke Yunan galip gelseydi.” diyebilen tescilli bir deli, tarihçi sayılmaktadır. Ekonomik çöküntüler nedeniyle kapı dışarı çıkamayan, karnını doyuramayan milyonlar, dünya lideri olduğumuza, aya gideceğimize inanıyorsa, geçmişi irdelemekte yarar vardır. Cumhuriyet öncesinde, bilinç düzeyimize, bakmamız gerekiyor.
Uzunca bir alıntıya yer verelim:
O dönemin, acıklı yansımasıdır. İki abisinden birini Balkan Harbinde, diğerini ise I. Dünya Savaşı’nda Sarıkamış’ta şehit veren Şevket Süreyya Aydemir, kendisi de yatılı askeri mektebini bitirmiş, gönüllü olarak Kafkas cephesine gitmiştir. Yol boyunca, ülkesinin yoksulluğuna, cehaletine tanıklık etmektedir:
“Yerde bir toprak sedirin üstüne çöktüğünüz zaman, bu insanlar, size yanık bir toprak kap içinde ekşi ayranlarını sunarlarken nazik görünmek isterler. Çocuklar, kadınlar, erkekler etrafınızı alırlar. Onlara baktığınız zaman, henüz yenice olan elbisenizden, henüz parçalanmamış ayakkabılarınızdan, hatta yüzünüzün taze, sıhhatli renginden utanırsınız. Gençleri ise, işte bu hayatı korumak ve işte bu dünya nimetlerinin hakkını ödemek için yabancı cephelere götürülmüşlerdir. Bu mağaralarda kalanlar, o gidenlerin, hatta gittikleri memleketlerin isimlerini bile beceremezler:
“Hasan Kalıçadaymış (Galiçya’da). Mehmet Arap içine gitti!” derler.
“Neresi bu Arap içi?”
“Bilmeyik ki? Aha buradan iki aylık yolmuş!..” (3)
Şevket Süreyya Aydemir, yarı aç yarı tok, kilometrelerce yayan yürüyerek birliğine ulaştır, Rus ve Ermeni saldırılarının durduğu sıralarda; sonradan bitireceği, “muallim” mektebini yarım bıraktığından, zamanını askerlere ayırmaktadır:
“Fakat o vakit, örneğin bizim bu makineli bölüğünde, İstanbullu bir başçavuştan başka okuma yazma bilen kimse yoktu. Daha ilk derste belli oldu ki bu bölükte, hangi dinden olduğumuzu doğru dürüst ve kesin olarak bilen kimse de yoktur.
Derse başlarken İstanbullu başçavuşa dersi sadece dinlemesini, sual cevaplara katılmamasını söyledim. Sonra da askerlere sordum:
“Bizim dinimiz nedir? Biz hangi dindeniz?”
Hep birden:
Elhamdü-l-illâh Müslümanız, diye cevap vereceklerini sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Cevaplar karıştı. Kimisi “İmamı âzam dinindeniz” dedi. Kimisi “Hazreti Ali dinindeniz” dedi. Kimisi de hiçbir din tayin edemedi. Arada:
“İslâmız.” diyenler de çıktı ama:
“Peygamberimiz kimdir?” deyince, onlar da pusulayı şaşırdılar. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi:
“Peygamberimiz Enver Paşadır!” dedi. İçlerinden peygamberin adını duymuş olan birkaçına da:
“Peygamberimiz sağ mı? Ölü mü?” deyince iş gene çatallaştı. Herkes aklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce, diğer tarafın da kolayca o tarafa kaydığı görülüyordu.
Peygamberimiz sağdır diyenlere:
“O halde peygamberimiz hangi şehirde oturur.” diye sordum. Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul’da, Şam’da yahut Mekke’de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tayin edemeyenler daha çoktu. Peygamber Ölmüştür diyenlere de:
“Peygamberimiz ne kadar zaman evvel Öldü?” denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar. Yüz sene önce, beş yüz sene önce, bin sene önce diye gelişigüzel cevaplar verenler oluyordu. Fakat çoğu, vakit tayin edemiyorlardı. Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de din ilkelerini ve ibadetleri doğru dürüst bilen hiç kimse çıkmadı. Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Fakat onların da hiçbiri, namaz surelerini yanlışsız okuyamadı. Daha garibi, niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar. Sonra:
“Köyünde cami olanlar ayağa kalksın.” dedim.
Gerçi köylerinde cami olan birkaç kişi kalktılar. Fakat onlar da bayramlarda, cumalarda âdet yerini bulsun diye camiye gitmişlerdi. Köylerinde mektep olan bir tek kişi çıkmadı. Bazı camili köylerde, cami odasında küçük çocuklara imam tarafından Kur’an ezberlettirilmeye çalışıldığını görmüşlerdi. Ama usulü dairesinde ve ayrı bir köy mektebi gören kimse yoktu. İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydiler. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler. Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu, Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.
“Biz Türk değil miyiz?” deyince her kafadan bir ses çıktı:
“Estağfurullah!..” diye karşılık verdiler.
Türklüğü kabul etmiyorlardı. (…) Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanı ve onun vekilini de bilmemektedir.” (4)
ANLAŞILIR MI, ANLAŞILAMAZ MI?
Onca kanlı boğuşmadan sonra, Cumhuriyete geçilmiştir. Her konuda, ileri adımlar atılmaya çalışılmaktadır. Karşımızda, iki dev isim vardır, kelimenin tam anlamıyla iki yurtsever. İngiliz oyuncağı Padişah Vahdettin’in şürekası tarafından kaleme alınan, idam fermanlarına aldırmaksızın, Kuvâ-yi Milliye saflarına katılmaktan geri durmayan, iki vatansever din adamı:
Cumhuriyetin ilk Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Rifat Efendi (Börekçi) ile Ahmet Hamdi Efendi (Aksekili).
Mustafa Kemal’in direktifleriyle, Türkiye’nin ilk Diyanet İşleri Başkanı Börekçi ve Başkan Yardımcısı Aksekili tarafından, Kur’an-ı Kerim’in Türkçeye çevrilmesi görevi, 1926 yılında Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a verilmiş, 1938 tarihinde bitirilmiştir. Dokuz cilt olan eserin iki bin adeti Elmalılı’ya, sekiz bin tanesi, “Hak Dini Kur’an Dili (Kuran’ı Kerim’in Türkçe tefsiri) ismiyle, başta din adamları olmak üzere, tüm yurda ücretsiz olarak dağıtılmıştır.
Bugüne kadar kurulan onca yüksekokul, İlahiyat fakülteleri, İslami İlimler fakülteleri, Diyanet’e bağlı Dini İhtisas merkezleri vb. kuruluşların arasında, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Kur’an-ı Kerim çevirisi, hâlâ en güvenilir eser sayılmaktadır.
Bu tarihsel gerçeklik ortada iken, Siyasal İslamcı; falsifikasyon denilen, “tarihi çarpıtmaya” devam etmektedir. Din bezirganı, halkın kendi dilinde Kur’an-ı Kerim’i anlayarak okumasını istememektedir. Matbaaya nasıl karşı çıkılmış ise, günümüzde de sürdürülen geleneksel kalıplara uyularak; Kur’an, evlerin yüksek bir köşesine asılmalı, süs eşyası olarak olduğu yerde durmalıdır. Yalana kuyruk takma alışkanlığı sürmektedir:
“Kur’an-ı Kerim anlaşılamaz.”
İnanç sahibi, sormalıdır. Yaratan, indirdiği kitabın anlaşılmasını istemiyor mu? O halde Kur’an-ı Kerim’i, neden indirdi?
Oysa, Muhammed Hamdi Yazır’dan başlayarak, bugüne kadar yapılan bütün çevirilerde, Hira mağarasına indirilen Alak suresinin I. ayetiyle, Kur’an-ı Kerim şöyle başlamaktadır:
“Oku O yaratan Rabbinin adıyla!”
SON SÖZ YERİNE
Öyle anlaşıyor ki, Cumhuriyete/laisizme yönelik yalanlar da bitmeyecek yalancılar da. Yazımızı şöyle bağıtlayalım:
“O yalan, bu yalan,
Fili yuttu bir yılan.
Karıncaya bindim,
Deveyi kucağıma aldım.
O da mı yalan?”
Notlar:
1- Vikipedi’den derlenmiştir.
2- Ali Yıldız, Kuyruklu Yalanlar Dizisi, Birinci Bölüm, Veryansintv, 14.02.2026.
3- Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, On Beşinci Basım: Kasım 2004, s: 73.
4- Age, s: 97-98-99.