Merkez Bankası Başkanı değişimi sonrası neden yer yerinden oynadı?

Ahmet Müfit yazdı...

Merkez Bankası Başkanı değişimi sonrası neden yer yerinden oynadı?

Ağbal gitti, Kavcıoğlu geldi, yer yerinden oynadı.

Sorun, Ağbal’ın çok iyi, Kavcıoğlu’nun ise daha kötü bir ekonomist olmasından mı, yoksa Merkez Bankası Başkanlarının zırt pırt değiştiriliyor olmasından, Merkez Bankalarının üzerinde çok konuşulması gereken “bağımsızlığının” tartışılır hale gelmesinden mi kaynaklanıyor?

Yaşananlarda tümünün payının olduğunu düşünüyorum. Ancak esas sorun bu değil. Merkez Bankası Başkanları ve siyasi erk arasında, sistemin iki başlılığının ve iki başın temsil ettikleri kesimlerin farklılığından dolayı her zaman sürtüşme yaşanır. Bir taraf seçmenin desteğine diğer taraf finans kesiminin yani "piyasanın" desteğine ihtiyaç duyar. ABD’de de, AB’de de durum farklı değildir. Sorunlar yaşanır ama daha “usulü dairesinde” yaşanır. Kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla çözüme kavuşturulur. Bizdeki gibi zücaciyeci dükkânına girmiş fil benzeri uygulama pek olmaz.

Bu işin bir yanı ancak bence önemli olan kısım bu değil. Önemli olan, yabancının parasına bağımlı hale gelmiş ekonomimizin, faiz artışı/TL’nin değer kaybı açmazına sıkışmış olması. Ekonominiz yabancının parasına muhtaç olunca, siyasi iktidarın en önemli görevi de, ülkeye girecek paranın devamını sağlamak, herhangi bir ekonomik ya da siyasi gerekçeyle kesilmesini önlemek oluyor doğal olarak.

Ekonomiden sorumlu Bakan Lütfü Elvanın, “serbest piyasa sistemine bağlılık” açıklaması, bazı yap işlet devret ihalelerini sonlandıracağını/kamulaştıracağını söyleyen Selin Sayek Böke’ye TÜSİAD Başkanınca ayar verilmesi boşuna değil anlayacağınız. 

Ne zamana kadar? Taa ki, borç bini aşana kadar. O noktadan sonra sadece faiz artırmak da paranın gelmesi için yeterli olmuyor. Yanında siyasi talepler de gelmeye başlıyor. İdari sisteminizi değiştirin, ekonomiyi daha çok yabancılara açın, sözleşme garantisini, mülkiyet garantisini anayasanıza koyun, vergileri ve ücretleri düşürün, bol bol yapısal reform yapın, yerel yönetim özerklik şartını kabul edin, komşularınızla ilişkinizi dahi bizim tercihlerimize göre düzenleyin, vs. vs.

Bunlar yeni şeyler değil elbette. İsmet İnönü’nün, 1972 yılında Lozan Antlaşması’nın yıl dönümünde Türk Tarih Kurumu’nda yaptığı konuşmadan bir alıntıyla açıklayalım ne demek istediğimi.

“Lord Curzon’un bana verdiği bir dersi söyleyeyim: Memnun değiliz Lozan Muahedesi’nin müzakeresinden. Hiçbir dediğimizi yaptıramadık. Reddettiklerinizin hepsini cebimize atıyoruz. Harap bir memleket alıyorsunuz, bunu kalkındırmak için mutlaka paraya ihtiyacınız var. Bu parayı almak için gelip diz çökeceksiniz. Cebime attıklarımın hepsini çıkaracağım size” diyordu [Lord Curzon] “Hepsini vereceğim size… Bu, benim kafamda daimî bir yer etmişti. Dışarıdan yalnız para verenin, yalnız para muamelesi yapması son derece güç bir şey. O, parayla beraber bir ek menfaat istiyor. Muhitine göre, meselesine göre kabili tahammül olur veya olmaz, istiyor.” 

Esas büyük sorun ise, cumhuriyeti kuranların 100 yıl önce farkında oldukları bu tehlikenin, şimdilerde kendisini Atatürkçü, sosyalist, vb. diye tanımlayanlarca dahi umursanmıyor olması.