Ejder Turan yazdı…
Haklarını ve ödenmeyen maaşlarını almak için Eskişehir’den Ankara’ya yürüyen Doruk Madencilik işçileri, geçtiğimiz günlerde taleplerinin karşılanmasının ardından eylemlerini sonlandırdı. Bu gelişme Türk kamuoyunu ikiye böldü.
Bir kesim, uzun süredir korku ve baskı ortamı nedeniyle eylem ortaya koymakta zorlanan işçi sınıfının bu yürüyüşle sergilediği iradeyi takdir etti. Diğer bir kesim ise elde edilen kazanımların sınırlı olduğunu, mevcut ekonomik koşullar içinde bu tür sonuçların işçiler açısından gerçek bir umut oluşturamayacağını savundu. Ayrıca söz konusu kazanımlar, yaklaşan 1 Mayıs öncesinde olayların büyümesini istemeyen hükümetin bir tür geri adımı ya da “lütfu” olarak değerlendirilmeliydi.
Yalnızca bu olay özelinde değil, işçi sınıfının iradesi tarihsel mücadelesinin hemen her safhasında benzer değersizleştirme girişimleriyle karşılaşmaktadır. Bu değersizleştirme bazen sermaye sınıfı ve onun medyası eliyle bazen de umutsuzluğa kapılıp kendi eylemsizliğinin yükünü, pratikte mücadele edenleri değersizleştirerek hafifletmeye çalışan kitleler eliyle gerçekleştirilir. Her iki durumda da değersizleştirme bilinçlidir, bile isteye yapılır.
Ancak bir de farkında olmaksızın bu değersizleştirme dilini yeniden üreten bir kesim vardır. İşte bu yazının amacı, tam da bu kesime farklı bir bakış açısı sunmaktır.
İlk olarak, hiçbir işçi eylemi ülkesi ve dünyadaki bütün sorunlara çözüm olma iddiası ile ortaya çıkmaz, çıkamaz. Doruk Madencilik ve benzeri grevler daima işçinin yerel problemlerini izale etmek maksadı taşır. Maden işçilerinin amacı greve başlamadan önce belirlenir. Netice alınırsa grev sonlandırılır ve bu su katılmamış bir başarıdır. Kazanımı “yetersiz” olduğu için eleştirmek, en başta eylemin ortaya koyduğu hedefi görmemek demektir. Takdir edilmesi gereken, korku ve baskı ortamının yükseldiği yerde öne atılma ve hakkını arama cesaretinin gösterilmiş ve sonuç alınmış olmasıdır. Nitekim bugün yurttaşlar olarak elde ettiğimiz birçok hak, önceki dönemlerin “yetersizlik” yaftası vurulmuş mücadelelerin bir sonucudur. Ölçek büyütüldüğünde her başarı “yetersiz” görülmeye mahkûmdur.
İkinci olarak, madencilerin herhangi bir kazanım elde etmediği; aksine hükümetin yaklaşan 1 Mayıs nedeniyle işçilere bir tür “ulufe” verdiği yönündeki yaklaşımı ele alalım. İşçiler mevcut duruşlarıyla bu baskıyı oluşturmamış olsaydı, iktidar yalnızca 1 Mayıs yaklaşıyor diye kimsenin hak mahrumiyetlerini ortadan kaldırmayacaktı.
Bu nedenle mesele, kazanımın iktidar tarafından hangi motivasyonla verildiğinden ziyade, işçilerin bunu hangi mücadeleyle elde ettiğini kavrayabilmektir. Zira siyasal iktidarlar hak talepleri kendiliklerinden değil, ancak belirli bir toplumsal basınç altında karşılar. Bu basıncı görünmez kılan her yorum, kaçınılmaz olarak mücadeleyi tali, iktidarı ise belirleyici özne haline getirir.
Sonuç olarak Doruk Madencilik işçilerinin yürüyüşü etrafında şekillenen bu tartışma, emeğin mücadelesine nasıl bakıldığının göstergesidir. Bir kazanımı küçümsemek ya da onu bütünüyle iktidarın inisiyatifine indirgemek, görünürde eleştirel bir bakış açısı gibi dursa da, pratikte mücadele iradesini zayıflatan bir işleve sahiptir. Oysa mücadelenin tarihi, hakların verilmeyip alındığını ve bunun da ancak belirli bedeller, riskler ve kolektif bir kararlılık sayesinde mümkün olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, her somut kazanım kendi bağlamı içinde değerlendirilmelidir. Küçük ya da büyük oluşundan bağımsız olarak elde edilen her hak, gelecekteki mücadelelerin zeminini genişleten bir eşik işlevi görür.
Bugün yapılması gereken, maden işçilerinin açtığı yolu ve ufku görmek, mücadeleyi genişletmenin yollarını aramaktır. Umutsuzluktan çıkmak en başta bu bilinç değişimi ile mümkündür.
guzel yorum. sahada kazanilmis bir basari var. madenlerin kamulastirilmasi talebi sahada dile getirildi ve kamuoyu destegi saglandi.