Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Teopolitik kuşatma ve cumhuriyetin varoluşsal zırhı

Teopolitik kuşatma ve cumhuriyetin varoluşsal zırhı

featured

Şahin Filiz yazdı…

Tarih, bir kronoloji yığını değil; ders almayanlar için trajik bir tekerrürdür. 1243 yılında Kösedağ’da Anadolu Selçuklu ordusu Moğol (İlhanlı) istilasına boyun eğdiğinde, sadece askeri bir yenilgi yaşanmamıştı. Moğollar, işgal ettikleri coğrafyayı yönetmek için en kadim emperyal silahı kullanmışlardı: İçerideki fay hatlarını tetiklemek. O dönemde Baba İshak isyanıyla sarsılan, Sünni-Batıni-Türkmen ayrışmalarıyla hırpalanan Anadolu, Moğol valilerinin elinde mezhepsel ve kabilevi bir laboratuvara dönüştürüldü. Moğollar, Sünni ulema ile Türkmen dervişlerini birbirine karşı kışkırtarak, merkezi otoriteyi felç ettiler ve Anadolu’yu yaklaşık bir asır boyunca bu “kaosun istikrarı” ile yönettiler.

Bugün, 21. yüzyılın şafağında, Anadolu yeni bir Moğol istilasıyla karşı karşıyadır; ancak bu kez Noyanların yerini Pentagon stratejistleri, atlı okçuların yerini ise mezhepçi terör örgütleri ve “açılım” adı altında pazarlanan psikolojik harp teknikleri almıştır. Türkiye bugün, dışarıda “Mezhep Savaşları”, içeride ise “Etnik Bölücülük ve Kült Yapılanmalar” (PKK-FETÖ) üzerinden kurulan bir çift taraflı kıskaca alınmıştır.

İslam dünyası, yüzyıllardır süregelen bir ontolojik krizin pençesindedir. Bu krizin kökeninde, İslam’ın başlangıcındaki kapsayıcı, adaleti ve ahlakı önceleyen “teolojik üst dilin”, yerini kabile asabiyetine ve iktidar hırsına bırakması yatar. Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra başlayan hilafet tartışmaları, dini, bir inanç sisteminden ziyade bir “iktidar aygıtına” dönüştürdü. Sünnilik ve Şiilik, bu tarihsel süreçte iki ana siyasal-teolojik kampa evrilirken; bu kampların altına eklemlenen tarikatlar ve cemaatler, ana akımların “vekalet savaşçıları” (proxy agents) haline geldi.

Bugün Ortadoğu’da tanık olduğumuz kanlı tablo, bu tarihsel kırılmanın modern emperyalizmle (ABD-İsrail) evlendirilmiş halidir. Mezhepler artık birer “inanç ekolü” değil, küresel güçlerin satranç tahtasındaki piyadelerdir. Bu noktada en büyük tehlike, Türkiye’nin bu “kimliksel gettolardan” birine hapsedilmeye çalışılmasıdır.

TEOPOLİTİK TUZAK : ‘SÜNNİ BLOK’ VE ‘Şİİ HİLALİ’ KISKACI

ABD ve İsrail’in bölge stratejisi, Türkiye’yi “tarafsız ve laik bir hakem” olmaktan çıkarıp, mezhepsel bir kampın “fedaisi” yapma üzerine kuruludur. Suudi Arabistan’ın 50 ülkeye gönderdiği ve İran’a karşı bir “Sünni İttifakı” kurma çağrısı içeren mektup, bu tehlikeli oyunun en somut belgesidir.

Bu ittifak çağrısının ardındaki gerçek motivasyon, Müslümanların haklarını korumak değil, Hürmüz ve Babü’l-Mendeb boğazlarını ABD kontrolünde tutmak ve İsrail’in bölgesel güvenliğini “Müslüman kanı” üzerinden teminat altına almaktır. Eğer Türkiye, “İran Şii bir tehdit, biz Sünniyiz” diyerek bu bloğa eklemlenirse, şu üç büyük felaketi kendi eliyle tetikler:

Toplumsal İç Barışın Tasfiyesi: Kendi içindeki milyonlarca Alevi-Bektaşi vatandaşını ve mezhepler üstü duran seküler yapısını dinamitler.

Stratejik Körlük: İran’ın mezhepçi yayılmacılığı (Şii Jeopolitiği) ne kadar riskli ise, buna “Sünni asker” olarak yanıt vermek de o kadar büyük bir stratejik intihardır.

Emperyalizme Taşeronluk: Türkiye, kendi milli çıkarları yerine Washington ve Tel Aviv’in bölgesel haritalarını çizmek için koşturan bir “cephe ülkesi” durumuna düşer.

İÇ CEPHEDEKİ DİNAMİT: ‘TERÖRSÜZ TÜRKİYE’ VE AÇILIM İHANETİ

Dışarıda mezhep savaşlarıyla kuşatılmak istenen Türkiye, içeride ise “Terörsüz Türkiye” makyajıyla pazarlanan yeni bir “Açılım” tuzağına itilmektedir. Atatürk’ün “İç cephe, dış cepheden daha mühimdir” uyarısı tam da bugün için geçerlidir.

Şunu net ve tavizsiz bir şekilde koyalım: PKK terör örgütüyle yapılacak her türlü “açılım”, müzakere veya “yumuşama” süreci, örgütün tasfiyesi değil, aksine hem içeride hortlaması hem de sınır ötesinde (Suriye ve Irak’ın kuzeyinde) emperyalizm güdümlü devletleşme sürecinin tamamlanması demektir. Ortadoğu’daki her mezhepsel kaos, PKK/YPG gibi yapılar için “devletleşme” fırsatı sunar.

Eğer Türkiye, dışarıda bir mezhep savaşının parçası haline getirilirse, içerideki “açılım” süreçleriyle bağları çözülmüş terör unsurları, ülkemizi her iki koldan (hem içeriden hem sınır ötesinden) vuracak birer “iç istila gücü”ne dönüşecektir. Bu noktada “Şeytanlar bağlarından çözülmemelidir.” PKK ve FETÖ başta olmak üzere, bu terör örgütlerine bırakın mensubiyeti, en ufak bir yakınlık duyan, onlara siyasal alan açmaya kalkan kim olursa olsun asla fırsat verilmemelidir. Bu yapılar, emperyalizmin Türkiye’deki “uyuyan hücreleridir” ve dışarıdaki bir savaş anında harekete geçmek üzere programlanmışlardır.

LAİKLİK: TEOPOLİTİK BİR ZIRH VE MİLLİ GÜVENLİK MESELESİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesi olan laiklik, sanılanın aksine sadece bir yönetim biçimi değil, İslam’ı cemaatlerin, tarikatların ve mezhepçi “yerel dillerin” boğucu esaretinden kurtarma projesidir.

Laiklik, İslam’ın evrensel adalet ilkesini, Arap kabile asabiyetinden ve İran’ın molla rejiminden ayırarak “Türk Din Yorumu” haline getirmiştir. Bu yorum; İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin aklını, Maturidi’nin rasyonalizmini ve Ahmet Yesevi’nin ahlaki derinliğini Atatürk’ün bilimsel vizyonuyla birleştirir.

Devletin dini adalettir. Kurumların, ordunun, yargının dini, mezhebi veya meşrebi olmaz. Eğer devlet aygıtı bir mezhebin (Sünniliğin ya da Şiiliğin) veya bir grubun (FETÖ gibi kültlerin) eline geçerse; liyakat çöker, milli birlik parçalanır ve devlet “organik bir bütün” olmaktan çıkıp bir “çete konfederasyonu”na dönüşür. İran, devleti bir mezhebin hizmetkarı kılmış bir molla rejimidir. Türkiye’nin cevabı, karşı-mezhepçilik değil, “Hukukun Üstünlüğü ve Laiklik” olmalıdır.

BOĞAZLAR, ENERJİ VE JEOPOLİTİK GERÇEKLİK

Hürmüz, Babü’l-Mendep ve Türk Boğazları üzerindeki hakimiyet kavgası, aslında bir enerji ve ticaret savaşıdır. Din ve mezhep, bu ekonomik savaşın üzerine örtülen kutsal bir perdedir. ABD ve İsrail’in bölgeye kalıcı olarak yerleşmesi, Türkiye’nin güneyden “Kürdistan” kılıfıyla kuşatılmasını tamamlamayı hedefler.

Türkiye, “Mavi Vatan” ve “Misak-ı Milli” perspektifiyle, bu boğazların uluslararası hukuka uygun şekilde açık kalmasını savunmalı, ancak bu savunmayı bir “mezhep ittifakı”nın parçası haline getirmemelidir. İran’ın egemenlik hakları savunulmalı (emperyalist müdahaleye karşı), ancak bölgedeki Şii yayılmacılığına da “mezhepler üstü Türk devlet aklı” ile set çekilmelidir.

CUMHURİYETİN BEKASI İÇİN YOL HARİTASI

Tüm milli güçler bilmelidir ki; Türkiye’yi yıkmanın yolu, onu “kendi iç değerleriyle” çatıştırmaktan geçer. Bu kuşatmayı kırmanın reçetesi şudur:

İç Cephe Tahkim Edilmelidir: PKK ve FETÖ başta olmak üzere tüm terör odaklarıyla mücadelede “sıfır taviz” politikasına dönülmelidir. “Açılım” gibi çözülme projeleri, milli bekanın altına konulmuş birer dinamittir. Teröre sempati duyan odaklara devletin kapıları sonsuza dek kapatılmalıdır.

Mezhepçilik Reddedilmelidir: Siyasetin ve dış politikanın dili mezheplerden (Sünnilik-Şiilik) arındırılmalı; “Adalet, Liyakat ve Türklük” temel eksen olmalıdır. Türkiye, ne ABD’nin “Sünni Gendarması” ne de İran’ın mezhep ortağı olmalıdır.

Laiklik Varoluşsal Bir Zırhtır: Laiklik, Müslüman Türk milletinin dinini cemaat ve tarikat esaretinden kurtaran en büyük “İslami ve Milli” devrimdir. Laikliğin aşınması, Türkiye’nin Ortadoğululaşması ve parçalanması demektir.

Milli Güvenlik Odaklı Tarafsızlık: ABD-İsrail-İran geriliminde Türkiye, sadece kendi milli çıkarlarını ve sınır güvenliğini önceleyen “etkin bir tarafsızlık” izlemelidir. Bölgesel sorunlar, emperyalist müdahale olmadan, bölge devletlerinin egemenlik haklarına saygı temelinde çözülmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti, ne bir molla rejimidir ne de emperyalizmin ileri karakoludur. Bizim devlet geleneğimiz, mezhepleri çatıştırıp tarafgirlik yapan değil, onları hukukun ve adaletin şemsiyesi altında barışla yaşatan bir “Üst Akıl” üzerine kuruludur. Bu aklı korumak, sadece geçmişe değil, geleceğe olan en büyük borcumuzdur.

Şeytanları bağlarından çözmeye kalkanlar, o şeytanların ilk kurbanı olacaklarını unutmamalıdır. Milli birlik; mezhepçi saplantılarda veya terörle müzakerede değil, Atatürk’ün çizdiği laik, demokratik ve tam bağımsız Türkiye yolundadır.

Devletin dini adalettir; adaletin teminatı ise kayıtsız şartsız laikliktir!

 

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!