NATO/ABD Karadeniz'de kaybediyor!

Dr. Fikret Bayır yazdı...

NATO/ABD Karadeniz'de kaybediyor!
NATO/ABD Karadeniz'de kaybediyor!

Rusya-Ukrayna krizinde, ABD güç ve pozisyon kaybetmeye devam ediyor.

Son olarak ABD, Karadeniz’de konumlandırmayı planladığı iki savaş gemisinin görevini iptal etti. Gemiler Girit’teki Suda üssünde bekliyorlar.

Aslında ABD’nin bu bölgedeki kayıpları, “renkli devrim” girişimlerinden bu yana devam ediyor.

2003 Gürcistan “Gül Devrimi”, 2004 Ukrayna “Turuncu Devrim” ve 2005 Kırgızistan “Lale Devrimi” girişimleri, ABD için birer fiyaskoya dönüşmüştü.

Ne var ki; ABD, bölgedeki ihtiraslarından vazgeçmedi.

2020 sonbaharda, ABD destekli Ermenistan yönetiminin, Karabağ’daki askeri saldırıları, Azerbaycan’ın net zaferi ile sonuçlandı.

Şimdi ABD, belki de son kozunu, yeniden Ukrayna’da oynamaya çalışıyor.

2014 çatışmaları, Rusya’nın Kırım’ı işgal ve ilhakı ve Novorossiya’da (Donbass) yeni bir siyasi yapı oluşturma gayretleri “Minsk Protokolü/Antlaşmaları” ile kısmen sonlandırılmıştı.

Minsk Protokolleri, kırılgan da olsa, bölgede bir denge ve asayiş oluşturmuştu.

Yeni ABD Başkanı Biden’ın Rusya’yı hasım ilan etmesini, Ukrayna cumhurbaşkanı Zelenskyy’nin NATO üyeliği konusundaki ısrarcı açıklamaları izledi.

Bunu takiben, ABD’nin Bulgaristan ve Romanya’daki garnizonlarına ilave olarak, Yunanistan Dedeağaç’ta yığınak yapmasına; Rusya, Ukrayna sınırında askeri yığınaklanma ile karşılık verdi.

Aynı dönemde Donbass’da çatışmalar artmaya başladı.

6 Nisan 2021’de, NATO Genel Sekreteri ile yaptığı görüşmede Zelenskyy “Ukrayna’nın NATO üyeliğinin, Donbass çatışmalarını durdurmak için, Rusya’ya verilmiş güçlü bir sinyal” olacağını söyledi.

Zelenskyy’nin sözleri, Rusya için gerçekten güçlü bir sinyal oldu. Birkaç saat sonra, Rusya Savunma Bakanı Soygu, tüm Rus Silahlı Kuvvetlerinin savaş hazırlık derecesini yükselten emri yayımladı. Ukrayna ve Kırım’daki birlikler takviye edildi.

ABD’nin Karadeniz’e iki savaş gemisini göndereceğini açıklamasının ardından Rusya, Karadeniz’de Rusya ve Ukrayna kıyılarını Ekim 2021’e kadar yasak bölge ilan etti. Rus donanması Karadeniz’de atışlı tatbikata başladı.

Bir anlamda Ukrayna’ya karşı deniz ambargosu başladı.

Son olarak, ABD Başkanı Biden ile Rusya Cumhurbaşkanı Putin’in yaptığı telefon görüşmesinin ardından, ABD savaş gemilerinin görevi iptal edildi.

Görev iptali ile ilgili detaylı bir açıklama olmamakla birlikte, Rus gemilerinin ABD savaş gemilerini boğaz çıkışında karşılayacağı ve önleme yapacağına yönelik medyada haber/yorumlar yer aldı.

Anılan gemiler Karadeniz’e geçseydi bile, Ukrayna’ya sembolik bir destek sağlayabilecek ve en geç 21 gün sonra bölgeyi terk edecekti.

Oluşan bu stratejik tablo, ABD için açık bir itibar kaybı ve ABD/NATO’nun etkisizliğinin de resmidir.

NATO’nun 72 yıllık tarihine bakılırsa, stratejik kara harekâtı yap(a)madığı görülür.

NATO’nun “komuta ve kuvvet yapısı” veya “yüksek hazırlık seviyeli” birliklerinin varlığından söz edilebilir.

Ama nihayette bu kuvvet yapısı kâğıt üstünde vardır.

Savaşı kazandıran asıl etken, ölümü göze almış askerlerden oluşan milli ordulardır.

Başka bir ifadeyle, örneğin Mustafa Kemal komutasındaki birliklerin Çanakkale’de, Sakarya’da veya Başkomutanlık muharebesinde Zafer Tepe’de sahip olduğu “Ya istiklal, ya ölüm!” düsturu ile savaşacak birliklere sahip olunması ile zafere ulaşılabilir.

NATO bu anlayışa sahip bir pakt olamadığı ve olamayacağı için, kara savaşlarından çok hava harekâtlarına önem verir.

“Etki Odaklı ve Ağ Merkezli” savaş konseptiyle, alana inemeden, hava kuvvetleri ile hedef ülkeyi adeta yıkıma uğratır.

(Burada konuyu dağıtmadan bir parantez açalım: Türkiye’nin S-400 yüksek irtifa hava savunma sistemine sahip olması, müttefikimiz(!) ABD’yi bu nedenle çok rahatsız etmektedir. Ancak Türkiye tam güvenlik için, “Hisar sınıfı yüksek irtifa hava savunma sistemini” tamamlayıp, tamamen milli yeteneklerle “alçak-orta ve yüksek irtifa hava savunma sistemine” sahip olmalıdır.)

NATO’nun Libya harekâtı, yakın dönemde icra edilen bu türün kötü bir örneğidir.

Alana piyade askerini çıkaramayan NATO/ABD, hedef bölgede etnik yapıyı istismar ederek, iç savaş yöntemi ile ülkeyi kontrol etmeye çalışır.

Hibrit savaş ve vekâlet savaşları da denen bu yöntemde, terör örgütleri taşeron olarak kullanılır.

NATO bir yanda, terörizme karşı mücadeleyi ana görev alanlarından biri olarak seçerken, diğer yanda üye ülkelerin bir kısmı, etnik ayırımcılığı istismar ve vekâlet savaşlarını alışkanlık haline getirmiştir.

NATO’nun ikinci büyük zafiyeti, askeri pakt içindeki politik birlikteliğin kırılganlığıdır.

NATO’nun Avrupalı üyeleri, paktın askeri boyutuna kerhen üye olmaya devam etmekte, aslında kendi aralarında “Avrupa Ordusunu” oluşturmaya çalışarak, ABD’yi yalnızlaştırmaktadır.

NATO’nun gittikçe zayıflayan askeri/politik yapısı, yeniden “Soğuk Savaş” başlıyor endişelerini de boşa çıkarmaktadır.

Zira Soğuk Savaş döneminde, konvansiyonel/nükleer dengeye ulaşmış iki kutup (NATO ve Varşova Paktı) vardı.

Oysa artık Avrupa’da savaş istemeyen Avrupa devletleri, askeri paktlar yerine, ekonomik işbirliğine daha çok önem veriyor.

Başta Almanya ve Fransa olmak üzere, Avrupa devletlerinin Rusya ve Çin ile yüksek düzeyli ekonomik ilişkileri, bu anlamda da ABD’yi yalnızlaştırmaktadır.

Nitekim Putin, 30 Mart 2021’de Almanya Başbakanı ve Fransa Cumhurbaşkanı ile yaptığı telefon görüşmelerinden sonra, Ukrayna sınırına askeri yığınağa başlamıştır.

Bu tablo, NATO’yu Rusya’ya karşı konumlandırmaya çalışan ABD için açık bir başarısızlık anlamına gelmektedir.

ABD’nin Kafkasya politikalarında ısrarlı olması, Ukrayna’nın daha da zayıflaması/bölünmesi ve bölgede istikrarsızlığın artmasına neden olacaktır.

Konu Türkiye açısından da önemlidir.

Rusya-Ukrayna krizinin başından beri Ukrayna’ya açık destek veren Türkiye’nin, bu tutumunu yeniden değerlendirmesi ve iki tarafa eşit mesafede duran daha dengeli yeni bir siyaset oluşturması gerekmektedir.

Bölgedeki Tatar Türk’lerinin hak ve çıkarlarının korunması için, her iki tarafla da diyalog içinde olunması, daha sağlıklı sonuçlar alınmasına yardımcı olabilecektir.

Diğer yanda, NATO kapsamında Rusya’ya karşı abartılı bir konum alınması, uluslar arası Montrö Boğazlar Sözleşmesini delebilecek girişimlere karşı dik durulamaması, Türkiye’nin hak ve çıkarlarına uygun olmayacaktır.

Rusya ile Karadeniz ve Kafkasya’nın istikrar ve güvenliğine ilave olarak, Suriye ve Libya’daki konum ve ilişkilerimiz de dikkate alındığında, Türkiye’nin Montrö’nun kendisine verdiği yetki ve sorumlulukları, Türkiye ve bölgenin güvenliği yönünde ve tavizsiz kullanması gerekmektedir.

Geçen hafta emekli amirallerin yaptığı açıklamadaki “Montrö duyarlılığı” bu bakımdan önemlidir…