Ne söyleyeceğiz?

featured

Aykut Tayfur yazdı…

2002 yılından beri ülkeyi yöneten iktidarın ilk yıllarını bir anımsayalım; özelleştirme adı altında kamu kurumlarının yağmalandığı zamanlar… Dönemin bakanlarından birinin söylediği, “gece yarısı almaya gelsinler, pijamalarımla çıkar gene satarım,” “ne komünist ülkeymiş, sat sat bitiremedik,” açıklamaları aklıma geliyor. Gerçekten de Cumhuriyet, ne çok işler yapmıştı: Birçok insanın adını bilmediği fabrikalar, kamu kurumları vahşice satılıyordu. Kurumların satışı beraberinde yeni satışları gündeme getiriyor, tarla, arsa gibi gayrimenkul satışlarına yeni yasal düzenlemeler gerekiyordu ve yabancıya mülk satışının önündeki engelleri kaldırmak için özel yasalar çıkartılıyordu. Tam anlamıyla ele geçirilmemiş olan medyada sert eleştiriler yapılabiliyor, yazarların arasında salaklık henüz tam anlamıyla yayılamadığı için birileri karşı çıkabiliyordu. Eleştirilere verilen yanıtların zekâ düzeyiyse; “toprağı alıp götürecek değiller ya!” Yıllar içinde satışlar devam ederken, yabancı uyrukluların alabileceği arazilerin alan sınırı arttırılıyordu.

Bunlar olmaya devam ederken, piyasada para dolaşıyor, üretimsiz bir ekonomik hareketlilik olumlu yönde seyrediyordu. Bir noktadan sonra emlakçılık sektörü inanılmaz bir büyüme içine giriyor, her köşe başında bir emlakçı bitiyordu. Bunların sonucu olarak ekim-dikim işleri (o yıllar için) zarar etmese bile insanlara, özellikle sahil şeritlerinde köylüye tarlasını toprağını satması daha cazip hâle geliyordu -bu durum hâlâ devam ediyor-. Bir süre sonra da inşaat sektörü canlanacak, yer gök betona dönüşecekti.

Türkiye’nin ekonomisi kısaca böyle şekillenirken her şeyin çok iyi zannedildiği bu yıllar aslında Türkiye’nin karanlığa koşar adım gittiği yıllardı. Hayatın her alanında bütünlükle beraber bir sebep sonuç ilişkisi vardır. Ekonomi, bu bütünlüğün içinde yadsınamayacak bir yere sahipken, bugün yaşadıklarımızın sebebi de dünde saklı.

Özellikle tarım sektörü darbe alırken, dolaylı olarak halka elinizdeki tarlaları satın denildi. Tarlalar parsellere ayrıldı, yazlıklar, evler, binalar yapıldı. Çiftçilik veya diğer üretim alanlarında giderek bir daralma yaşanıyor, ürettiğini değil, malını satarak yaşam sürme dönemi başlıyor, Türk insanı giderek tembelliğe sürükleniyordu. Satacak malı olmayanlar; yoksulluk, çocuk doğurma, yaşlılık gibi sebeplerle yardıma bağlanıyor, üretmeden tüketme yaygınlaşıyordu. Tam burada somut bir örnek: literatürde de mevsimlik işçi olarak tanımlanan çalışanlar vardır. Bunlar özellikle tarım sektöründe çalışır ve genellikle düzenli bir işi, mesleği olmayan kişilerden oluşur. Fasulye ya da benzeri bir ürün ekmiş üretici işçi bulamaz, ricada bulunduğu kişilerden, “Ben çalışmıyorum artık. Ben gelemem. Birkaç gün sonra maaşım yatacak.” gibi yanıtlar bize insanların tembelliğe nasıl itildiğini göstermekte. Bunu bir gerçeği ifade etmek için buraya almış olsam da aslında dolaylı ve olumsuz etkileri devam eder: arz talep dengesi; kimse çalışmak istemeyince işçi ücretlerinde artış yaşanır, hâlâ işçi bulunamadıysa ürünü eken hasadını zamanında yapamaz veya eksik yapar. Bir süre sonraysa üretici bunu ekmeyecektir. Neticede arazi atıl kalır, ekim alanı bir tarla olarak değerini yitirir ve konumuna göre de arsa vasfına dönüşür. O fasulye illaki tüketileceği için de ithal edilecektir. İthal etmek için de parası olup, daha da zengin olmak isteyen birileri lazımdır ve onlar da elbette iktidara yakın olmalıdır!

Yabancıya toprak satışının gündemde olduğu yıllar: Denize yakın yerlerde arazisi olan biri toprağını satılığa çıkarır, ilanlarını sağa sola yapıştırmaktadır. Gördüğümde, “aman bu ara yabancılar çok toprak alıyormuş, kime sattığına dikkat et,” diyorum ve yanıt, “keşke onlar alsa, para onlar da var!” oluyor.

Bu politikaları eleştirirken iktidar destekçisi birine soruyorum; herhangi bir milletten, diyelim İngiliz, sana iş verdi ama her sabah kendi bayrağının önünde seni asker edecek… maaşın yatıyor, buna razı gelecek misin? Yanıtını tahmin ettiğinize şüphem yok: “Ben parama bakarım.”

İktidarın özelleştirme, toprak satışı gibi işlerle ekonomide sanal bir bayram havası estirdiği zamanlar birkaç aydan ibaret değil. Yıllar geçiyor. Bunlar olurken medya kendilerine göre şekillendiriliyor, eğitim sistemi değiştiriliyor, zaten can çekişen hukukun altı oyuluyor, ‘yetmez ama evet’lere geliyoruz. Gelirken de ülke yerel veya genel seçim süreçleri yaşıyor; işte halkın içinden verilen somut örnekler seçim sonuçlarına da net bir şekilde yansıyor. İktidar oylarını arttırmaya devam ediyor! Birkaç seçim dönemi sonrasında düzen artık birbirini besleyen alt ve üst tabakadan oluşmaya başlıyor. Artan oy oranı iktidarın başını döndürüyor. Artık ormanlar, araziler, sahiller, denizler hepsi onlara ait (!) Şirketler kuruluyor ve kurulan şirketler yabacıya rahmet okutur; büyüdükçe büyüyorlar, milletin kendisine en sunturlu küfürleri edecek kadar pervasızlaşıyorlar.

Para kalmadı diyor halktan biri, elimdeki traktörü şu paraya nakit olarak satıp, destekleme aldım, birazını onlar ödeyecek, ben de kalanını taksitle ödeyeceğim (sattığının on katına yenisini alır).

Şirketler kazançsız kalamaz: Yollar yaptırılır, köprüler, hastaneler yaptırılır. Ama şirket bu; hasta olmayacaksanız neden hastane yapsın!?

Ve bir sabah kalkarsınız, Sedat Peker video yayınlamakla başladığı süreçte Twitter üzerinden baş döndürücü ifşa ve iddialarına yenisini eklemiş. Ülkenin namuslu ve dürüst insanlarını çileden çıkaran, hepimizin aklını zorlayan ve aylardır devam eden yenilir yutulur cinsten olmayan iddialar karşısında ne hukuktan, ne siyasetçilerden tek kelime çıkmıyor. Medyanın çoğunluğunun tamamen sessiz kalmasının nedeni Peker’in açıklamalarında zaten yazıyor; bu medya düzeni mi ses çıkartacak? Sedat Peker, 05.07.2022 tarihindeki açıklamalarının bir bölümünde sosyal medya kullanıcılarıyla ilgili de bir saptama yapıyor; magazine indirgemeye hazır kitlelere de üstü kapalı serzenişte bulunuyor. Bir twitindeyse; “…bunları anlatırken eğlence olsun diye okumayın. Bakkalınıza anlatın. Berberinize anlatın. Manavınıza anlatın. Kasabınıza anlatın. Birilerine anlatın.” Yani, ey halk öğrenin, birbirinize anlatın diyor. Biliyor ki medya, siyaset, hukuk kilitlenmiş kalmış.

Peki halkımız tüm bunlara gereken tepkiyi verecek mi? Bu noktada inancımı kaybetmek istemiyorum. Ancak toplumun içindeki tepede olana benzer yağmacılık veya yağmacılığa ortak olan / olmak isteyen kitlelerin varlığını hep bir kenarda tutalım. 1980’lerden beri artarak devam eden yağmacılık son yıllarda iyice ayyuka çıktı, artık taştı. Toplumun önüne sandık geldiğinde, hâlâ daha para yardımı almak, çocuğunun bir işe girmesi, yerelden genele rantın ucundan ben de nemalanabilir miyim, beklentisine Anadolu toprağının artık tahammülü kalmadı.

Birkaç gün önce Manisa’da kuruyan gölün yerine dikilen buğdaylar ve bu alanı yağmalamak için birbirlerini silahlarla tehdit edenlerin haberi yer aldı basında. Bu insanlar halkımızın içinden, bizim vatandaşımız. Hiç kimse koskoca göl kuruyor, bir şeyler yapmalıyız, demiyor da boşta kalan alanı yağmalama derdine düşüyorlar. Ne utanç verici!

Onlarca yıldır şikâyet ettiğimiz kötülükleri yapanlar yetkilerini halktan aldı. Her şeyimiz gözlerimizin önünde yağmalandı. Mesele de A partisi B partisi meselesi değil. Einstein’ın ifadesiyle, sorunu çıkaran beyinle o sorun çözülmez. İnsanların kendi çıkarını düşünmesi bir yana, toplum; ülkesinin tek bir ağacının hesabını soracak düzeye gelmeden ne yazık ki sorunlar çözülemeyecektir. Bırakın tek bir ağacın hesabını sormayı, herkesin herkesi kazıklamanın derdine düştüğü, toplumsal bağın, ortak çıkarların yok olduğunu içimiz acıyarak izliyoruz. Dünya tarihinde benzeri yoktur ki böylesine ağır sorunlarla bir toplum var olabilmiş.

Modern toplumları var eden fikirlerin doğması ve günümüze kadar gelişerek gelmesi hangi milletten olursa olsun bir çabanın, bir mücadelenin sonucudur ve bu insanlığın ortak değeridir. Türkiye Cumhuriyeti, belki bir Fransa kadar erken bir şeylere sahip olamadı ama yine de tüm toplumların arasında ne şanslıdır ki, Mustafa Kemal Atatürk gibi bir dehanın insanüstü çabası ve zekâsıyla insanlığın büyük bedellerle elde ettikleri 1923’ten itibaren mucizevi şekilde Türk toplumuna hazır olarak sunuldu. Ancak arkasından gelenler tüm kazanımları hoyratça harcadılar. Artık harcanacak bir şey kalmadı.

1762 yılında yayımlanan Toplum Sözleşmesi günümüz modern toplumlarının temellerinden biridir. J.J Rousseau, halk egemenliği kavramını ayrıntılarıyla yazarken, bozulmanın, yıkımın nasıl geldiğini de açıklamıştır. Bir ülkenin gelişimi, yaşaması, gerilemesi ve yıkımı; toplum, devlet, kamu idaresi, hukuk gibi bilimsel çalışmalarda çok net saptanabilir. Bu apayrı ve uzun bir çalışma gerektirecek yazının konusudur, ancak Rousseau’nun yazının bütünlüğü anlamında şu sözlerine bir kulak verelim:

“Toplumsal bağı oluşturan şey de bu farklı çıkarlardaki ortaklıktır; eğer bütün çıkarların bir noktası yoksa hiçbir toplum var olamaz. O halde, toplum yalnızca bu ortak çıkar üzerine yönetilmelidir.” Kişisel çıkar değil, ortak çıkar, ortak fayda!

“Dolayısıyla, eğer halk sadece itaat vaat ediyorsa, bu akitle kendi kendini yok eder, halk olma niteliğini yitirir; bir efendi ortaya çıktığı anda egemen yapı yok olur, o andan itibaren siyasal gövde yıkılır.”

Halka düşenin koşulsuz bir itaat olmadığı, başına efendi getirdiğinde sonucun ne olacağını apaçık yazıyor.

Ekonomiden bahsederken toplumun tembelliğe ve hazırcılığa alıştırılması da başlıklardan biriydi. Herkes dedelerinin nasıl yaşadığına, çalıştığına bakarsa toplumun giderek tembelleştiğini, kolay yoldan para kazanma amacında olduğunu çok net görecektir. Bir tüketimden bahsedebilmemiz için bir gelirin, dolayısıyla üretimin olması gerekir. Eğer üretmeden tüketim varsa böyle bir ekonominin ayakta kalamayacağı, yıkılacağı ne kadar gerçekse, Rousseau’nun söyledikleri de o kadar gerçek ve açıktır. Böyle bir toplum varlığını sürdüremez!

Bu demek değil ki, devlet somut olarak yıkılır, işgale uğrar. Hayır: Toplum, amaçsız, serseri mayın gibi bir yaşam sürer, herkes kendi kanununu uygulama derdine düşer, mutsuzluk, huzursuzluk hâkim olur. İnsanlar, ne için yaşadığını bilemez hale gelir. Gergin, sinirli, kavgacı bir yapıya bürünür, kargaşa yaşanır. Çevresine, doğaya ve hayvanlara karşı bencilleşir, duyarsız kalır. Daha açık ifadeyle insanlıktan adım adım uzaklaşır. Gerekli düzeye getirilemeyen kitleler modern toplumun düşmanıdır ve böyle durumda modern hukuka inancını koruyan, ona sığınmaktan başka güvencesi olmayan insanların canı herkesten fazla yanar.

Üretmek derken iktidar övücülerinin defalarca söyledikleri bir konuyu da atlamayalım: SİHA-İHA gibi teknolojilerdeki başarı bir üretim değil mi, sorusu akıllara gelebilir. Elbette başarıdır, bunu da her yurtsever destekleyecektir. Ancak bozulan düzen ve toplumsal yapıyla ülke yaşanmaz hale gelirse (ayrı bir konu olduğu için sığınmacılar ve toplumsal yapı ilişkisine hiç değinmiyorum) teknolojide başarılı olsan da bu bir ölçüt olamaz, Rousseau’nun dediklerini de geçersiz kılmaz. Kaldı ki, gelişmişlik, demek ileri teknoloji üretmek veya kullanmak demek değildir.

Şunu ifade etmeliyim ki, bu yazılar birer gündem yazısı, siyasi görüş / eleştiri yazısı değildir. Bunları bolca yapan var zaten. Görünenden çok daha buhranlı, bunalımlı zamanlardan geçiyoruz. Her gün yeni bir gündem oluşuyor ve insanlar sadece onu konuşuyor, ertesi gün yeni bir gündem ve yine konuşmalar. Nihayet ülke olarak her geçen gün çamura saplanıyoruz. Resmin bütününü görmekten uzaklaşıyoruz.

Hukuk, medya, siyaset bağlanmış. İlgili kurumların ve özellikle siyasetin birçok kötülüğü kolayca örtbas edebilmesinin, pervasızlıklarının sebeplerinden biri de güvendikleri halktır. Sessiz, habersiz, bir şekilde işimden, maaşımdan, paramdan olmayayım, bana dokunulmasın diyen kitlelerdir. Sorunları bir bütünlük içinde ele almak ve sorunun esas muhatabı olan topluma, kendini ve sorunu anlatabilmektir. Toplum vicdanı harekete geçmediği sürece gerçek ve kalıcı bir çözüm ne yazık ki imkânsız.

İyi dileklerle olumlu beklentiler içine girmek bir noktadan sonra hayalcilik gibi geliyor. Karşılıksız bir şekilde ülkesine vefa borcu hisseden duyarlı yurttaşların işi hiç kolay değil. Çok zor bir dönemden geçiyoruz. Peker, dediğini hakikaten yaptı; aklımız sarsılıyor, sinirlerimiz bozuluyor. Memleketin bir ucunda tekmelenmiş bir köpek yavrusunun haberi önümüze düştüğünde buna can dayanmazken koskoca ülkenin geldiği yer buysa ve bireysel olarak elimizden de bir şey gelmiyorsa ne söyleyeceğiz?

Burada Shakespear’in oyunlarından biri aklıma geliyor: Atinalı Timon…

Timon belki saflıktan, belki toplumunun üst tabakasındaki insanların arasında hatır sahibi olma isteğinden, belki de gerçek dostluk düşüncesinden, bütün parasını, varlığını Atina’nın soylularının arasında davetlerle, borç paralar vererek tüketir, bitirir. Tek kuruşu kalmadığında yanında kimse de kalmaz.

Timon artık soylulara, insanlara, herkese düşmandır. Hatta toprağa bile düşmandır. Artık sevgi dolu, merhamet sözcükleri yerini en şiddetli beddualara bırakır. Öyle ya, oyunda, bir hizmetçinin dediği gibi; “Fakir düşmüş adam, olmuş ona olanlar! / Başını sokacak evi olmayanlar konuşmayacak da / Kim konuşacak böyle dobra dobra? / Hakkıdır onların küfretmek saraylara!”

Timon, durmaz artık. Alıp başını gitmeden son kez yemeğe çağırır malum kişileri:

“Ey tanrılar ne kadar daha lanetiniz kaldıysa yağdırın Atina’nın senatörleri ve aşağılık çirkef sürülerinin üstüne. İçlerindeki çamura boğun onları. (…) Açın tabaklarınızı köpekler, açın da yalayın!” diyerek kendisini hiçliğe götüren bu soylulara hiçlikten bir ‘yemek’ verir.

Dönüp ardına bakar ve halkıyla, soylusuyla hepsine en seçme beddualarını yollar. Ormandadır Timon ve orada da boş bırakmazlar, çünkü ormanda altın bulur. Fahişelere altın verirken, onlardan tek istediği daha çok fahişe olmalarıdır. “Öyle boyanın ki” der “Yüzünüze at işese çıkmasın foyanız meydana.” Kadınlar durmaz, “Biraz daha altın ver aslan Timon,” dediklerinde “Siz de biraz daha o..pu olun,” “İliklerine kadar çürütün erkekleri! (…) Hak hukuk lafı edemesinler yalancıktan.” diyerek Atina’nın senatörlerine, önde gelenlerine hastalıklar bulaştırmalarını ister.

Gerçek eşkıyalarla karşılaşınca: “Hayvanlar, kuşlar, balıklar da doyurmaz sizi; / İlle de insan eti yiyeceksiniz. Ama ben sizden razıyım; / Siz açıkça yapıyorsunuz soygunculuğu; / Kutsal kılıklar altında yürütmüyorsunuz işinizi, / Saygı gören mesleklerdeki soygunların haddi hesabı yok…” diyerek içini döker ama bu eşkıyaların daha da hırsız, daha da soyguncu olmalarını öylesine içten öğütler ki, gerçek hırsızları, hırsızlık yapamayacak kadar işlerinden soğutur.

Senatörlerden, Atina halkı adına geldiğini söyleyenler Timon’u ziyaret ederler. Timon öylesine tiksinmiştir ki, “Atina senatörleri selamlıyor seni Timon,” diyene, “Eksik olmasınlar; karşılık olarak / Vebalar yollamak isterim kendilerine.”

Shakespear’in az bilinen oyunlarından biridir Atinalı Timon. Eleştirmenlerce Shakespear’in çektiği kişisel acıların yansıması olduğu görüşü de dile getirilir.

Yukarıdaki soruyu tekrar edelim; elimizden de bir şey gelmiyorsa ne söyleyeceğiz?

Sözcükler çok güçlüdür! Yazar, dünyasını sözcüklerin sınırlarını zorlayarak birbiriyle uyum içinde bir kilimi dokur gibi örer. İnsanı, insanlığı, yaşamı düşünen bir yazarsa bu, dünyasını temiz tutmaya çalışır.

Durmaksızın yediği halde doymayanlar ve onları besleyenler; yağmaladığınız toprak zaten sonuna kadar lanet ediyor size. Güzellikleri anlatacağımız kelimelerimizle kendinize ilmik ilmik dokunmuş beddualar yazdırtmayın.

Ne söyleyeceğiz?

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

3 Yorum

  1. 3 ay önce

    Verimli tarim arazilerini, uyguladigi ekonomik politikalar ile koyluye sattirip ,uretimden ceken, yeri gogu betonlastirilmis bir ulkenin basina belanin buyugu gelmistir.

  2. 3 ay önce

    Aynı “silah kaçakçısından” temin edilen silahlarla gençleri yıllarca birbirine kırdırıldıktan sonra “yeter ki çocuklarımız öldürülmesin” noktasına getirilen fakir halkımızın üzerinden bir de 12 Eylül tankları geçirildi. Ve “24 Ocak kararları” ve kapitalizmin en şerefsiz düzeni topla tüfekle kurularak ekonomimiz de toplumsal ahlakımız da siyasetimiz de bugünlere getirildi. Geldiğimiz hal ne, ekmek bile bulamayacak olmanın az önceki hali! Ekmek olmayan yerde ahlâk olur mu? Bir elinde Kuran, bir elinde imama bahşiş olarak verdiği Amerikan dolarıyla dolaşan başbakanları gururla örnek alanların yönettiği bir düzenin içindeyiz.

  3. 3 ay önce

    Bugün Timon’un beddua ettiğinin kat kat üstünde bedduayı hak eden çok insan var da Timon’ların sayısı çok az ne yazık ki. Sayın yazar her zamanki gibi muhteşem diliyle ve konuları son derece akıcı şekilde birbirine bağlama özelliğiyle, bilgi birikimi ve zengin örnekleriyle bir Timon örneği, var olsun, çok teşekkürler. Saygılar.

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!