Ölümünün 51. yılında Ahmet Bilek

Kemal Ateş yazdı...

Ölümünün 51. yılında Ahmet Bilek

Minderlerin ilk şampiyon öğretmeni Ahmet Bilek 5 Ekim 1970 yılında, 38 yaşında dünyaya veda etti.

Bana gençliğimin en güzel günlerini anımsatan şampiyonlardan biri de oydu.

Maltepe’de Gölbaşı Sineması’nın altındaydı salonumuz. Güreş sever bir iş adamının Yaşar Doğu’nun hatırı için yapıp bizlere verdiği salonu ben uzun yıllar bir devlet tesisi sanırdım. Değilmiş oysa… Biz burada güreş yaparken, sahibi Hasan Baldudak Yassıada’da yargılanırmış meğer.  Yeşilırmak Sokağı ile G. Mustafa Kemal Bulvarı’nın kesiştiği yerde, Gölbaşı Sineması’nın sağ tarafından, dışardan uzun merdivenleri indikten sonra, epey arkada kalan büyük bir demir kapıdan giriyorduk içeri. Bu uzun merdivenleri maçımız varsa ayrı bir heyecanla, antrenmanımız varsa ayrı bir heyecanla, tartı için geliyorsak başka bir heyecanla inerdik. Ruh halimize göre bazen uzardı sanki bu merdivenler. Bitmek bilmezdi.

Maçım yoksa, karşılaşmaları izlemek için gelmişsem, daha rahat olurdum. Kimleri izlemedim ki o salonda? Her güreşçi güreşin hemen her oyununu bilir, ama maçlarını ayakta ve yerde yaptığı bir iki oyunla kazanır. Hangi güreşçiden hangi oyunları göreceğimizi bilirdik. Mahmut Atalay, dönerek dalardı örneğin, Türklere özgü bir oyundu bu. Rakibin önünde topaç gibi döner, birden ayaklarına dalıverirdi. Rakiple dalga geçtiğini, eğlendiğini sanırdınız, değildi oysa… Ciddi bir oyundu bu, en iyi ustası da Mahmut Atalay’dı. Hamit Kaplan rakipsizdi o yıllarda, çok yumuşak, rahat, telaşsız güreşirdi, podyumda yürür gibi yürürdü rakibin üstüne. İsmet Atlı iyi dalardı, parmaklarını rakibin etine gömerdi sanki, ellerinde katran varmış gibi hasmının bacaklarında yapışıp kalırdı. Hüseyin Akbaş’ın topal bacağındaydı bütün kerameti. Bekir Büke gibi Maraşlı güreşçiler çangal ustasıydı, ayaklarını takınca yüz kiloluk adamı bir kilo gibi savururlardı. Cemal Yanılmaz danabağının, Nihat Kabanlı iç çangalın ustasıydı.  

Bu şampiyonlar arasında bir de Ahmet Bilek vardı. Onu da aynı solonda tanıdım, aynı mindere ter döktük. Bizden epey büyüktü. Serbest ve grekoromenin ustasıydı, her iki stili de iyi bilen sayılı güreşçilerdendi. Güreşi Kızılçullu Köy Enstitüsünde öğrenmişti. Sakin ve temkinli güreşirdi. Hemen saldırmazdı rakibe. İlk hamleleri karşıdan beklerdi. Bazen sertti pençeleri, bazen de piyano tuşlarına, mandolin tellerine dokunur gibi dokunurdu rakibe. Ne de olsa köy enstitülü, bu aletlere yabancı değildi. Onun alttayken yaptığı bir oyunu vardı, yerden ya da alttan sarma dedikleri bu oyunu dünya minderlerine Türkler kazandırdı. “Yılan dolaması” diye de bilinir bazı yörelerde, bu oyunla Ahmet’e yenilen yabancılar iki üç yıl sonra bir Türk güreşçi bulup nasıl yenildiklerini anlamaya çalışırlardı. 1960 Roma Olimpiyatlarında maçlarından ikisini bu oyunla kazandı, şampiyon oldu. Almanların ünlü güreşçisi Neff, bu sihirli oyun yüzünden ağlaya ağlaya ayrıldı minderden. Roma Forumu içindeki taş yapılar, anıtsal binalar, karşıda yüz metre ötedeki Kolezyum tam yedi kez ulusal marşımızla çınladı. Bu büyük zafer yıllardan beri hâlâ aşılamadı, aşılacağını da sanmıyorum. Ahmet Bilek o yedi altın adamdan, yedi kahramandan biriydi. Değerini bilemedik. Almanya’ya gitti.

Ahmet Bilek, yalnız güreşteki ustalığıyla değil, beyefendiliğiyle de unutulmaz bir sporcuydu. Onun hayatını anlattığım Sessiz Şampiyon’a başlarken, Türkiye’de birçok yere gittim, sonra İtalya’ya Almanya’ya dek yolculuklarım uzadı, nerdeyse yüzlerce insanla görüştüm. Bütün arkadaşları “sakin, kibar, beyefendi” sözleriyle başladılar anlatmaya. Böylesine sessiz, sakin, beyefendi bir insan, nasıl olur da gürültülü bir ölümle giderdi? Epey araştırdım. Genç Werther gibi, perdeyi kendi elleriyle kaldırıp öbür tarafa geçti, yukarıdakine bırakmadı. Onunla doya doya güreşemediysem de, doya doya yazmak istedim. Bu köy enstitülü ilk ve tek olimpiyat şampiyonunun romanını yazmak, ölümünden 51 yıl sonra bize kısmet oldu. Köyü Menye’ye de gitmiştim, köylüleri bilmiyorlardı Ahmet Bilek’i. Doğduğu evde oturanlar da… Komşuları da…  Sonunda Sessiz Şampiyon’u okuyan bazı öğretmenlerin çabasıyla doğduğu eve bir plaket çakıldı, köylüleri de öğrendi aralarından bir olimpiyat şampiyonu çıktığını. Arkası gelir umarım, belki bir heykeli yapılır ya da bir tesise adı verilir. Ölümünden 51 yıl sonra saygıyla anıyorum minderlerimizin bu ilk şampiyon öğretmenini.