Rusya’nın tarihi klostrofobyasını* kaşımak

Prof. Dr. Ergun Türkcan yazdı...

featured

Rus tarihinin kuruluş aşamalarını, Kiev ve Moskova Prensliklerini geçip, bir devlet olma aşamalarına gelirsek, sonsuz ormanlar ve nehirlerin geçtiği bakir topraklar üzerinde hemen her yönde denizlere ulaşmaya çalışan bir güç görürsünüz; sanki bir hapishanede duvarları yumruklayan bir müebbet mahkum gibi…

İlk Çar sayacağımız IV. (Korkunç) İvan (1530-84) 3 yaşında tahta geçip, 17 yaşında kendini çar ilan ederek, aile vesayetinden kurtulup, önce Doğu’da Müslüman Tatarlar elindeki Kazan, 1552 ve Astrakhan’ı, 1554 fethederek ilk kez Volga’nın boşaldığı Hazar kıyılarında bir deniz gördü. Hazar teknik olarak bir iç denizdir, hatta bir nehrin doldurduğu büyük bir göldür. İşte bu gölün dahi, Ruslar hiçbir zaman tamamına sahip olamayacaklardır. Aslında Rusya, hiç bir denizin tüm kıyılarına hiçbir zaman sahip olamamıştır. Onun yanındaki küçük bir göl sayılan Aral Denizi’ni de (hiç deniz görmemiş halklar için büyükçe su parçalarına deniz demek adet olmuştur), 19. Yy’da alıp, 20. Yy sonunda, pamuk üretmek için boşalttılar ve çöl yaptılar.

İvan Grazni, Batı’da Baltık ticareti ile ilgili zengin bir bağımsız şehir Novgorod’u da, 1570, tamamen tahrip edip, en yakın denize de sırt çevirmiş oldu. Yine 16. Yy’da, henüz İspanya nedeniyle Güney’e, Karayiplere ve Güney Amerika’ya inemeyen, denizlere hapsolmuş bir ada olan İngiltere tüccarları, Kuzey’den başka bir bölge kalmadığı için Moskova Kumpanyası kurarak Kutup Bölgesinde Arkanjel limanının kurdular; İvan’a her yıl çeşitli hediyeler getirip, kürk ticareti yapıyorlardı.[1] Aslında oradan Hazar yoluyla İran’a gitmek istiyorlardı. Sonra her şey değişecek, hem Akdeniz’e “Turkey veya Levand Company” inecekler hem de Hindistan’a gideceklerdir, ayrı bir konu. IV. İvan ölünce, (tek varisi oğlunu kendisi, bir kızgınlık anında öldürmüştü) Rusya’nın Fetret Dönemi, taht kavgaları başladı; 1613’de Romanov Hanedanı, Mikael Romanov Zemski Sobor[2] (tarafından seçilince), kargaşa bitecektir.

Oysa 16. Yy’da (18. Yy sonlarına kadar) Karadeniz bir Osmanlı Denizi (gölüdür). Kuzeydeki Kırım Tatarları İstanbul’un vasal devletidir, her yıl haraç verir ve gerekirse seferlere katılırdı. İlk Romanov lar, Batı’daki Polonya-Litvanya ile uğraşmaktan Güney’e inemediler, ancak 17. Yy sonunda, İrtiş Nehri Doğu’sunda boş-bakir Sibirya’yı ele geçirdiler; Pasifik kıyısında da Ohotsk limanını kurup Kamçatka yarımadasını zapt ettiler; daha sonra Alaska’ya da geçseler, Vladivostok’u, liman şehrini, 1860, kursalar da bir Okyanus gücü olamayacaklardır; Osmanlı gibi, Çin gibi, Okyanus gücü olamadı, geleceğiz. Baykal Gölünü ele geçirdikten sonra, Çin İmparatorluğu ile ilk temas ve çatışmalar yaşandı; Çin’le ilk anlaşma Nerçinsk, 1689, yapılıp, Amur Nehri sınır kabul edildi.

Yine de Uralların Batısında yaşayan Ruslar için, uçsuz bucaksız Sibirya’nın ötesinde Pasifik Okyanusunda kıyıları, limanları olması onları karaya hapsolmuş hissinden, klostrofobyadan kurtarmıyordu; yakın denizlerde, özellikle sıcak denizlerde de kıyıları olmalı, Ruslar da diğer Avrupalılar gibi denizcilik yapmalıydılar. O zamanla bir buz kitlesi olan Kuzey Kutbunu da Sibirya’nın bir parçası sayıyorlar, Sibirya’yı da ancak, (siyasi) mahkumlar için bir yer olarak görüyorlardı. Burası ABD’nin Wild West’i gibi, insanların koştuğu bir toprak değildi. Yine de büyük şehirler ve tesisler kurulacaktır, ama bir tür Rusya’nın ‘sömürgesi’ sayılabilir mi? Bizim konumuz değil.

Sonra, bizim ‘Deli’ dediğimiz, aslında Dünyanın ilk modernleştiricisi I. (Büyük) Petro geldi. Çocukluğu, gençliği hep Avrupalı yabancılar arasında geçmiş,[3] Rusya’yı Batılı hale getirip, denizlere açmayı hedef bilmişti. Tam yetkiyle çar olunca, Avrupa’yı kendi gözleriyle görmek istedi; 1698’de ilk kez ünlü Avrupa yolculuğuna çıktı; (Yeni) Ordusunu, uzun zamandır Rusya’da yaşayan, ordularını yenileştiren, kumanda eden İskoç Generali Gordon’a emanet etmişti. Kendisinin ismi saklanmış, sıradan bir elçilik heyeti gibi Avrupa kentleri gezilecekti. Bu nedenle bu seyahate, Büyük Sefaret (The Great Embassy) denir. Gerçi herkes onun kim olduğunu biliyordu, ama o böyle istemişti. Bazı Alman Prenslikleri, Hollanda ve İngiltere onun gezdiği ülkelerdi. Üniversiteler, bilim adamları, hükümdarlar, tersaneler, tophaneler, her yeri ziyaret ediyordu. Hollanda gemi inşaat merkezlerinden biri olan Zaandam’da, bir ustanın evinde kalıp, gemi marangozluğu (gemi inşa edenlere böyle deniyordu) öğrenmesi ve bir de diploma alması hayatının en mutlu anlarını oluşturur. İngiltere Kralı da bir filo gönderip, kendisini İngiltere’ye getirince, hayatında ilk kez de bir deniz seyahati yaptı. Bu seyahatin ayrıntıları pek çok kitaba, esere konu olmuştur.

Büyük Sefarete çıkmadan önce, 1695’de, Kırım Tatar Hanlığının, fakat teknik olarak onların hamisi Osmanlının elinde olan Kırım’daki Azak Kalesi’ne bir saldırı düzenlemişti. Aslında Tatarlar Rusya’nın kronik sorunlarının başında geliyordu; her yıl Ukrayna’ya sefer yapıp, Hıristiyan Kazaklarla da savaşıp esir alıyorlar, İstanbul pazarlarında satıyorlardı. (Hürrem Sultan bunlardan biridir.) Birçok taaruza rağmen kaleyi alamadı; çevrede Tatarlar rahat bırakmıyor, 30 bin askerin istediği ikmal gelmiyordu. Türkler Don üstüne, küçük teknelerin geçişini önleyen bir zincir çekmişlerdi. Büyük kayıplar verdi, kışın orada kalmamak için çekildi. Peter bu yenilgisini saklayarak kışın büyük planı üzerinde çalıştı. Büyük sayıda gemiyle daha iyi bir nehir donanması inşa etmek için Don üzerinde Voronezh şehrini seçti.[4] Bu kez daha iyi savaşıyor, eski hataları tekrarlamıyordu. Ama Osmanlı, Viyana’da yaptığı hataları tekrarlamaktan vazgeçmiyordu: Rusların kazdığı siperleri doldurmak, kuleleri yıkmak yerine, “bunlar bir daha gelmez” deyip ellemediler ve Rus Ordusu bir yıl sonra, siperlere yerleşip kaldığı yerden muhasaraya başladı. Bu arada İmparator Leopold mühendislerinden bir ekip gönderip, Batı savaş taktik ve tekniklerini öğretti. Sonunda Paşa, “aman” verilmesi şartıyla teslim oldu; Azak’ta kalan tüm asker ve halk ile Temmuz 1696, sonunda, gemilere binip ayrıldılar. Türkler bir kale daha yitirmişlerdi, ama Rusların Karadeniz’e inmesine daha çok vardı.[5] Çünkü Azak Denizi ağzındaki Kerç Kalesi Osmanlı-Tatar güçlerinin elindeydi[6]

Güneyde daha fazla gidemedi, Kuzeye, İsveç’in elinde olan Doğu Baltık kıyılarını zapta çalıştı. Büyük Kuzey Savaşı diye bilinen, 1709, Poltava meydan Muharebesi dahi pek çok savaş sonunda 1721 Nystad Anlaşmasıyla Bugünkü Finlandiya dahil üç küçük devletin yer aldığı Baltık kıyıları ele geçti; daha önce 1703’de kendi adıyla anılan St. Petersburg’un temelini atmış, gördüğü Amsterdam gibi adalardan, kanallardan oluşan bir şehir kurmuştu; 1713’de, Asya’da olan Moskova yerine başkent olacak, Bolşevik Devrimi ve Alman Savaşı sırasında, güvenlik nedeniyle tekrar Moskova’ya dönülecekti. Peter kurduğu donanmayla bir çok zafer de elde edip, kendi şehrinde bir deniz kazasında ölmeden önce, deniz kıyısı olan bir Rusya hayalini gerçekleştirmiş oldu. Gerçi Baltık Denizi deniyor, ama kışın donan bir körfez sayılır; Danimarka Boğazı (Danish Sound) her zaman bizim Boğazlar gibi kapatılabilir.

Katerina II, gerçekten “Büyük” sıfatını hak eden bir Hükümdar oldu. İlk işi Almanya ile savaşı bitirdi ve Litvanya’yı istila etti. Sonra Balkanlarda 2 kez Rus-Türk savaşı (1768-74) ve (1787-92) yaptı ve Büyük Petro’nun hayal ettiği Osmanlı’ya karşı kesin bir deniz zaferini, ünlü Çeşme baskını ile 1770’de, Orlov komutasındaki Rus donanmasıyla gerçekleştirdi.[7] Bu galiba, Rusların tek değilse bile, nadir deniz zaferlerinden biridir; artık kalyonlar dönemi başlamıştı; Türkler hala bu sisteme geçmekte kararsızdı. Kırım bundan sonra, Osmanlı’nın bir donanması kalmayınca ilhak edilmiştir, 1783/84. Sonraki yıllarda Dinyeper’in ağzı, Dinyester ve Prut kıyıları ele geçirilmiş, Polonya ve Osmanlı sınırlarına gelinmişti. Kırım Kuzeyindeki Zaparojniye Kazakları ile Doğudaki Kuban toprakları daha önce alınmıştı.

Fakat Rusya’nın klastrofobiyası azalmadı, daha da arttı: Akdeniz’e, oradan Hint Okyanusu’na (Hindistan ve Afrika diyelim) çıkmak için stratejiler geliştirmeğe başladı. Bunlar Türkiye’nin Boğazlar’ından Akdeniz’e inmek; Hindistan’a Orta Asya-Afganistan yoluyla girmek (Büyük Oyun diye bilinen gizli mücadele) veya İran üzerinden Basra Körfezi’nden veya doğrudan Hint Okyanusuna açılmak. En kolay ve mantıki olan İstanbul’u alıp Akdeniz’e inmekti ama Osmanlı ne kadar zayıf da olsa savaşçı bir devletti ve Rusya’yı kollayan, Hindistan’ın sahibi İngiltere’nin desteğine sahipti. Bu ilişki Napolyon’un Mısır’ı işgali sırasında çıkmıştı: Ruslar Osmanlı Devletinin daveti üzerine 1799, Korfu adasında Napolyon istilasına karşı bir idare kurdu.[8] Rusya’nın ilk Akdeniz’e inişi sayılır.

Boğazlar’a sahip değilsen, Balkanlar’a sahip olabilirsin, diye düşündü Ruslar; Balkanlar’ı alıp Akdenize inebilirsin. Yunanistan’dan başlayıp Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ yani Balkanlarda yaşayan tüm Osmanlı Ortodoks milletlerini, kendisi milliyetçiliği yasak ederken, milli devlet yapmaya çalıştı ve başardı. Ama o zamanda inemedi, günümüzde de, bu milletler ona borçlarını NATO’ya girip tüm yaptırımlara katılarak, defaten ödüyorlar (!)[9] Rusya’nın Batı Avrupa ile işbirliği, ittifakı 1848 Devrimleri, Polonya’nın yeniden ilhakı vb nedenlerle bozuldu. Bu düzeni I. Alexander kurmuştu, I. Nikolay bozdu: 1853’de Sinop limanında Türk donanmasını yaktı; Çeşme baskını gibi karşılıksız kalacağını düşünüyordu. İngiltere, Fransa, Sardunya ve tabii Türkiye, Kırım’a çıktılar. Karadeniz’in Güneyini de ele geçirecekken en önemli yarımadasından oluyordu. (Rusya’nın Kırım’ı alıp-verme macerası bir türlü bitmez.)

Ruslar bir kez de “93 Harbinde” 1878’de, İstanbul civarına kadar, Yeşilköy’e (Ayastefanos) gelip, İngiltere baskısıyla geri çekildiler, ama Doğu’daki üç livayı (Kars, Ardahan, Batum) ve yüklü bir tazminat alarak. Bizi, sözde, Ruslardan kurtaran İngiltere de Kıbrıs’ı rüşvet aldı.

Rusya hala denizlere açılamamış, klastrofobi nöbetleri sık sık tekrarlanıyordu; tedavisi deniz havası almaktı. Herkes Çin’in bir yerine konuşlanıp, koca imparatorluğu aç çakal sürüleri gibi kemirirken Rusya boş duracak değildi; o da Port Arthur diye bilinen limana ve yarımadaya (Liao-tung) el koydu. Ancak, bu kez, kısa zamanda modernleşip, (1868’de başlayan Meiji Reformasyonu),  ciddi olarak denizlere donanmasıyla gelen, zaten deniz içindeki Japonya bu yeni komşudan hiç hoşlanmamıştı; önce Port Arthur’da donanmaya bir baskın yaptı. Sonra Rusya’nın Baltık Donanması, Süveyş’ten geçemeyince (İngiltere Japonya’nın müttefikiydi,) Afrika’yı dolaşıp, Kore ile Japonya arasındaki Çuşima Boğazına geldi ve tarihinin en büyük yenilgisini aldı: Rusya’nın bir donanması yoktu: 27-29 Mayıs 1905. Arkasından tüm Rusya’yı derinden sarsan 1905 Devrimi ki, 1917’nin provası niteliğindedir.

Bundan sonrası Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale geçilmez, 18 Mart 1915, Rusya’nın kaderi belli oluyordu: Boğazlar kapalı olunca tahıl ihraç edemiyor, Avrupa’dan da silah-mühimmat alamıyor, tabii ki, Almanlara karşı duramıyordu. Hikayeyi uzatmayalım: 1917 Şubat ve Ekim devrimleri, İç Savaş, Petro’nun aldığı tüm Doğu Baltık toprakları ile Finlandiya, Polonya ve Ukrayna, Brest-Litowsk Anlaşmasıyla, 3 Mart 1918, kaybedildi. Artık iki yüzyıldır sahip oldukları Baltık kıyıları yoktu. Stalin tabiaten klostrofob değildi, ama hiçbir şeyi unutmazdı: İkinci Dünya Savaşı sonunda Doğu Avrupa’daki 6 devleti Varşova Paktına (Sovyet sistemine) alırken 3 Baltık cumhuriyeti de SSCB bünyesine katıldı; Finlandiya ve Polonya ayrı devletti, ama Polonya Varşova paktı içinde iken 1939-40’da Rusya ile savaşmasına rağmen Finlandiya günümüze kadar tarafsız kalabildi; tıpkı 1805’den beri tarafsız olan İsveç Krallığı gibi.

Dünya siyaseti, stratejik değerler, her şey, 1989-91 arasında değişti. Söz vermesine rağmen Batı, tüm Avrupa’da Sovyet sisteminden çıkan tüm devletleri, Almanya’nın Doğu parçası ve Baltık cumhuriyetleri dahil, NATO’ya ve Avrupa Birliği’ne, AB, aldı. Bir Ukrayna kalmıştı, tam onu da ele geçirirken, boğazına bıçak dayanmış olan Rusya, nihayet uyanabildi ve kötü başlayan bir savaşa itildi, mücadele devam ediyor. Bu mücadeleden önce, 2014’de Kırım’ı geri almıştı; tabii, bu klastrofobi krizini azaltsa da kesmedi. Ona başka, bilinen ticaret yolları açık olmasa da, İklim Krizi, Kutup sularının ısınması yeni bir deniz ve uzun bir kıyı getirmiş gibi görünüyor: Kuzey Kutup, Arktik geçişleri. Bu yıl 80 milyon ton buradan yani Pasifik’ten Atlantik’e geçebildi. Yalnız ticaret değil, denizaltı savaşları da yeni bir boyut kazandı.

Özetle, Churchill gibi konuşursak, “Kuzey Kutbunda, Norveç’in Kirkenes’inden Rodos Adasına kadar bir Demir Perde çekilmiştir.”[10]  Türkiye bunun dışındadır. Artık Rusya ile hiç bir kara sınırımız olmamasına rağmen ABD ile Trakya’da bir kara sınırımız ve adalarda komşuluğumuz başlamıştır. (Yunanistan’ın, ABD’nin Pasifik’teki Hawai gibi, Akdeniz’deki yeni bir eyaleti olduğunu kabul etmemiz gerekir. Belki yakında Güney’den de komşu olabiliriz…) Ukrayna’nın durumu, eski Berlin gibi ortadadır: Doğu-Batı diye de ayrılabilir, ortak idareye de geçebilir.

Bu durumda Üçüncü Dünya Savaşına 2-3 adım daha, yüzde 20-25, daha büyük bir ihtimalle yaklaşmış bulunuyoruz, tabii nükleer (taktik) bir çatışmaya da. Türkiye zaten itildiği noktada, yeni bir Finlandiya rolüne (NATO içinde veya dışında) soyunabilir mi? Bunu tartışmak gerekir, ancak iktisadi durumu buna imkan verir mi? Bu durumda Batı’dan tehditten başka bir şey gelmez; Doğu’dan ne gelir? Bilemem, tartışmak gerekir.

Ergun Türkcan, 15 Mayıs 2022, ANKARA

*Genel anlamıyla küçük bir alana ya da odaya girmenin veya kaçmanın korkusu.

[1] Bu limana II. Dünya Savaşında, Batı’dan Rusya’ya yardım malzemeleri getirilecektir.

[2] Bu Halk Meclisi, Boyarlar yani feodal beyler, ruhban ve biraz da halktan oluşuyordu.

[3] Küçük yaşta, yine reşit olmamış (üvey) ağabeyi İvan V ile birlikte, 1682’de, tahta çıkarılan fakat (üvey) ablası Sophia’nın Çar Naibi olarak 1689’a kadar, devleti yönetmesinden yararlanarak kendini yetiştiren Petro I, bu tarihten sonra, ablasını bir manastıra kapatarak idareyi eline aldı. Zaten hasta ve sakat olan İvan V de, 1696’da ölünce, yönetime tek başına hakim oldu. Yetişme döneminde, Petro yabancıların yaşadığı Alman mahallesinde Nemetskaya Sloboda,  Alman Banliyösü (The German Suburb) diye çevrilmesine rağmen, Rusça Nemets yani Alman kelimesinden türemiş olup, o dönemde Ruslar yabancıları ayırt edemediği için (bizim tüm yabancı Avrupalı milletlere gâvur veya Frenk dememiz gibi) hepsine Alman yani Nemtsy diyorlardı. R. Massie, Peter The Great, Cardinal, 1989, s. 110.

[4] Massie, s. 142, Gemi yapımının Rusya ve Kuzey Amerika’da hemen aynı tarihlerde başladığını ifade ediyor. Peter ilk nehir filosunu hareket ettirmeden 5 yıl önce, 1690’da, İngilizler, New Hampshire’de, tamamen yerli marangozlar ve malzeme ile Falkland diye bir gemi inşa ettiler. Peter için inşa edilen ilk yelkenli tekne de St. Petersburg Deniz Müzesinde sergileniyor.

[5] Peter bugün büyük savaşlar yaşanan Mariupol ve Taganrog şehirlerinin de temellerini atmıştı.

[6] Rusya, 2014’de burayı yeniden ilhak edince, Kerç Boğazına bir köprü inşa edip, Doğudan kestirme bir yolla Kırım’a bağlandılar.

[7] Saray bir türlü Rusların buraya  (Çeşme Koyu) nasıl geldiğine akıl erdiremeyip, Venedik Balyozunu (Elçi)  “Rusları nasıl Akdeniz’e salarsınız” diye sorguya çekip, Yedikule’ye atmışlardı. Osmanlı Sadrazamı hala, Rus donanmasının Venedik civarında bir yerden geldiğini düşünüyor, bırakın Baltık diye bir iç denizin varlığını, Akdeniz’in Batı kapısı, Cebelitarık Boğazını bile bilmiyordu. Bernard Lewis, bu konudaki cehaletin, Osmanlı devlet adamlarının coğrafi bilgisinin, yüz yıl önce Kâtip Çelebi’nin yazdığı, 1655, Cihannüma’nın da gerisinde, Ortaçağ haritalarında kalmalarından kaynaklandığını yazıyor. B. Lewis, The Muslim Discovery of Europe, Phoenix, 1982, s. 153-4.

[8] III. Selim istemese de Ruslara İyonya adalarını, en büyüğü Korfu, geçici olarak verdi. Onlar da Septinsular Cumhuriyeti diye bir idare kurdular, sonra Tilsit’te, 1807 Napolyon burayı Rusya’dan geri aldı; 1815’de ada İngiltere’ye geçti ve 1864’de Yunan Krallığına verildi.

[9] Kendisi de bir iç-dış savaşla, 1990’lar, parçalanmış eski Yugoslavya’dan kalan Sırbistan hariç.

[10] W. Churchill’in 1946’da yaptığı, “Baltık’ta Stettin’den Adriyatik’te Trieste’ye kadar Avrupa’ya bir Demir Perde inmiştir”, konuşması.

Rusya’nın tarihi klostrofobyasını* kaşımak

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

3 Yorum

  1. 1 ay önce

    kalleş abd – nato,
    rusyayı kuşatmaya alarak savaşa zorluyor,
    savaş ekonomisi ile yol almak istiyor..
    insanlığın canı kanı pahasına !!!

  2. 1 ay önce

    Yüregine ve kalemine saglık

  3. 1 ay önce

    Bakış açısı etkileyici öngörülebilir bir tarihsel derinlik içerisinde değerlendirme olmuş. tebrik ederim.

    Cevapla
Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!