Senkron ve coşkun akardı Fırat

Jale Ak yazdı...

Senkron ve coşkun akardı Fırat

Pyotr Ilyich Tchaikovsky’nin Kuğu Gölü balesini, sahnede olmasa bile, günümüz internet şartlarında youtube kanalından filan izlemeyen kalmamıştır herhalde. Kaç kez izledim saymadım ama o eserde beni en çok etkileyen solist ya da topluca grubun yaptığı sahneler değil, dört kuğunun son derece senkronize oldukları “dört küçük kuğu” dansıdır. Nedeniyse basittir. Grup kalabalıkken ufak tefek hatalar nasıl olsa gözükmez. Solist dans ederken de hatayı anlayabilmeniz için eseri neredeyse ezbere biliyor olmanız lâzım. Yani onu da anlamazsınız, bir şekilde dansçı kapatır o hatayı. Ama dört küçük kuğunun dansında kuğular ellerini önden çapraz bağlamışlardır, bir başlarlar, aman Allahım… Piliyeler röleveler pointler battement jeteler filan derken o kopuk senkronu izlerken başınız döner. Hatalar net olarak gözükeceği için o dört dansçı da en az solist kadar üst düzey dansçılardan seçilir.

İşte ben en az solist kadar önemli olan bu dört dansçının senkron dansını, bizim iktidar ve diğer üç muhalefet partimize benzetiyorum. Diyorum ki ne güzel hiç hatasız aynı ayak oyunları, hiç hatasız el ele tutuşmalar. Hani ufak tefek “mihriban düşman”lıklarını da ellerini çapraz olarak tutmalarına benzetince, bir bakıyorum aynısı. Kafalarını çevirdikleri açı bile aynı. Göz süzmeler, ayak diretmeler, öne eğilmeler, geriye kaykılmalar, boyunlarını yukarı kaldırırkenki asalet… Hep aynı. Dans bu ya, aslında rol yani. Yoksa asaletten değil. Öyleymiş gibi yapıp inandırmak püf noktası.

Dört partimiz de başlarını yine müthiş bir senkronla ‘Kürt sorun’una çevirdiler. Nasıl bir uyum nasıl bir zamanlama! Küçük Kuğular halt etmiş.

Madem kuğulardan kuzey ikliminden girdik, oradan da devam edelim. Vatandaş iç savaşı deyince benim aklıma Çarlık Rusyası’nın devrilmesiyle beraber başlayan ve neredeyse beş yıl süren beyaz ordu - kızıl ordu arasındaki o amansız iç savaş geliyor. Şolohov “Ve durgun akardı Don” adlı eserinde nasıl güzel anlatmıştır tüm ayrıntısıyla. Savaş Bolşeviklerle –kızıl ordu- feodal toprak ağaları ve onların köylüleri –beyaz ordu- arasında geçer. Hikâyeyi yine bilmeyeniniz yoktur.  Yahu bizim memlekete uyarlayacağım, bir türlü uyduramıyorum. Eğrisi doğrusuna bile denk gelmiyor. Zira bizde PKK’nın siyasi uzantısı parti, sol olduğunu iddia edip duruyor ama bölgedeki feodal yapıyla alakalı bir zerrecik söz çıkmadı şimdiye kadar ağızlarından. Hatta terör uzantısına adeta beyaz ordu desem başım ağrımaz o derece. Ee? Hani o sosyalizm? Tabii bu soru, “o” meseleyle çok yakın ilgilenen YCHP’ye…

Kemal Bey acaba ‘Kürt sorunu’ derken, PKK’nın 1949 Cenevre Sözleşmesine rağmen, 18 yaş altı kız ve erkek çocuklarını dağa kaldırıp savaştırmasını mı, yoksa her tür istismara uğratmasını mı kast ediyor? Yoksa köyünde aşiretinde, namus davasına hesabı kesilmiş olan zavallı Kürt asıllı kadın vatandaşlarımızın, kırk katıra değil kırk satıra razı gelerek ve militan olarak götürüldükleri yerlerde defalarca tecavüze uğramasından mı bahsediyor?

Henüz feodalizmden ve kadın ve çocuk istismarından geçememiş olmakla beraber, bunların çözümünü, memleketi iç çatışmaya sürüklemeye çalışanlarda asla aramayacağımız kuşku götürmezdir. Zira onlar Kuğu Gölü’nün Küçük Kuğu dansında senkronize danslarındalar. Beri yanda da feodal ağalarının sınır ticaretini ABD’nin bahşettiği ağır silahlarla korumaya programlı kendisini sosyalist sanan, beyaz ordu kıvamında istismarcı bir terör örgütü var.

Ama işte bizim nehirler Don nehri gibi durgun akmaz. Ve coşkun akardı Dicle… Ve coşkun akardı Fırat. Ne geldiyse başımıza zaten bunların coşkunluğundan geldi. Tüm dünyanın bir yudum suya muhtaç olacağı yıllar yakınlaştıkça küresel eşkıya ve başımıza doladığı aparatlar çıldırmış gibi dans ediyorlar. Bir senkron, bir eşzamanlı. Sanki dördü aynı balerinmiş gibi. Sanki kopyalayıp yapıştırmışsın, hepsi baş solist, hepsi assolist.

Tam da, şimdi artık eşzamanlı olarak neler görürüz derken, üniversiteli gençlerin yurt mağduriyetine çöreklendiklerini gördük. Heh tam da o. İki çay biri açık olsun mu desem, fotoğraf çekilirken birbirinin kafasına tavşankulağı mı yapmaya çalışıyorlar desem… Efendim değil. İşaret parmakla orta parmak arasından… Yok, arasından değil. Sadece o iki parmak kaldırılıyorsa, bu “zafer” işareti olarak bilinir. II. Dünya Savaşı sırasında dönemin başbakanı Winston Churchill tarafından kraliçeyi yani İngilizce Victory’i simgelemek için kullanıldı, yaygınlaştırıldı. O iki parmağın V şeklinde açılmış hali İngiltere Kraliçesi’nin zaferini simgeler. Ha, bizde bu hareketi PKK ve şehir uzantılarının yapması kadar doğal bir şey yoktur evet. O anlamda haklılık var. Kraliçelerine de hizmet var. Ama bu hareket sen git 1960’ların Amerika’sına “barış” simgesi de ol. O dönem biliyorsunuz Amerika’nın Vietnam’ı talan etmesi, ülke içinde şiddetli protestolara sebep olmuştu. Hippie’ler bu hareketleriyle o tarihlere damga vurdular. 1969 Woodstock’unda Jimi Hendrix’ten tutun, Janis Joplin’e kadar hep o “iki çay biri açık olsun” işaretiyle kazınmıştır hafızamıza. Barışın el işareti bu, çizgiliği de güvercin ayağıdır.

İyi de bizim PKK-HDP ve bilumum uzantılarının Victory ile mi bağlantıları var, yoksa barışla mı? Sizce kreş bombalayan, Eruh’ta bebekleri kalaşnikofla öldüren, doktor hemşire öğretmen demeden Güneydoğu’da katleden, Serap Eser’i diri diri yakan bir örgütün barışla zerrece alakasını söyleyebilir misiniz? Feodal ağalarına gıkını bile çıkartmayıp küresel çeteyle kol kolalığın peki, sosyalizmle alakasını? Söyleyebilir misiniz?

Winston Churchill’in Victory hareketini bunların ellerinde her gördüğümde bir gülme tutuyor beni bu sebeplerden ötürü. Evet diyorum, derhal gönderiyorum ablama iki çay tavşankulağı, pardon tavşan kanı…