Milli Güvenlik ve Strateji Uzmanı Dr. Mehmet Alkanalka yazdı…
Bu yazıyı Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle başta Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve hepsi birbirinden değerli silah arkadaşlarının aziz ruhları ile Kurtuluş Savaşı, Kore, Kıbrıs Barış Harekâtı, terörle mücadele harekâtında dâhil olmak üzere bütün şehitlerimize, gazilerimize ve onların emanetleri ailelerine ithaf ediyorum.
Strateji ve devlet yönetimi bütün yurttaşların ilgisini hak etmektedir. Bunun en büyük nedenleri arasında ise devlet yönetiminde yapılan stratejik yanlışların bedelini bütün bireylerin ödemesi gelmektedir. Her şeyden önce teknik tabirlerin yerinde kullanılması oldukça önemlidir. Milli bir stratejinin oluşturulmasında son söz sivil yönetimde olmakla birlikte askeri bürokrasi de kendi ihtisas alanlarında kurumsal görüş ve önerileri ile katkılarını sunar. Bu konu askeri vesayet söylemleri ile körleştirildiğinde oluşabilecek sıkıntıların sonucu telafisi imkânsız zararlara neden olabilmektedir. Gayri nizami harp hem askeri hem sivil kanat tarafından ortak yürütülür. Bu iki yapı birbiri ile bağlantılıdır. Dolayısıyla demokratik bir çözüm sürecinden bahsedilebilmesi için öncelikle silahlı kanadın tasfiye edilmesi ve silahların teslim edilmesi gerekmektedir. Silahlı yapı ortadan kaldırılmadan bir adım bile atılması çözümden önceki durumun daha da kötüleşmesi riski de taşımaktadır. Diğer önemli bir husus da nizami harpte savaşın ana hedef; muhasım/düşman/rakip silahlı kuvvetlerini etkisiz hâle getirmek iken, kural dışı harpte ise halkın etki altına alınmasıdır.
PKK ve PYD konusunda da kısa bilgi verilmesinin faydalı olacağını düşünüyorum. PKK terör örgütü yapmış olduğu terörist eylemler sonucunda NATO, ABD ve Avrupa Birliği (AB)’nin de terör örgütü listesinde yer almaktadır. ABD ve AB tarafından, PKK’nın terör örgütü listesine alınmasının da etkisiyle, PKK terör örgütünün son kongresi olan 2002’deki 8. Kongresinde KADEK kurulmuştur. KADEK, “Kürt sorununa demokratik bir çözümü” desteklemek amacıyla Türkiye, İran, Irak, Suriye’de “mevcut sınırları dâhilinde” faaliyetlerine devam ederken, ‘bağımsız bir Kürt devleti’ kurulması fikrinden vazgeçtiğini açıkladı. Dönemin Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu buna tepki olarak: “Bir isim değişikliği önemli değildir.” açıklamasında bulundu. Aslında konu o kadar basit değildir. Zira terörle mücadelede uluslararası siyasi desteğin sağlanmasında ve yaptırımlar uygulanmasında oldukça isim değişikliği oldukça önemlidir. Uluslararası konjonktür değiştiğinde büyük uğraşlar sonucunda PKK’yı terör örgütü olarak tanıyan uluslararası kurumlar ile diğer devletler PYD’yi terör örgütü olarak tanımamaktadırlar.
PKK/KCK terör örgütü, Öcalan’ın talimatları doğrultusunda 2003’de Suriye’de Partiya Yekitiya Demokrat/Demokratik Birlik Partisi(PYD)’ni kurmuştur. KCK Sözleşmesi ile oluşturulan sistemin amacı dört devletin (Türkiye, İran, Irak, Suriye) sınırları içindeki dört parçada “Demokratik Konfederal Kürdistan”ı kurmak olarak açıklanmış, KCK sisteminin tamamı Öcalan’a bağlanarak “Önderlik” olarak tarif edilmiştir. PYD, 2011 Suriye’de iç karışıklığın ortaya çıkmasının ardından ülkenin kuzeyinde PKK/KCK tarafından gönderilen kadroların desteği ile hızla örgütlenmiştir (T.C. İçişleri Bakanlığı, 2017). PKK/KCK terör örgütünün Suriye kolu olan PYD, son dönemde bir yandan uluslararası alanda kendisini meşru bir aktör gibi göstermeye, diğer yandan da bazı uluslararası güçlerin verdiği siyasi ve lojistik destekle Suriye’de yaşanan iç karışıklığı fırsata dönüştürmeye çalışmaktadır (T.C. İçişleri Bakanlığı, 2017). Birinci sözde çözüm süreci ile günümüzde yaşanan süreç arasında bazı benzerliklerin olmasının yanında büyük farklılıklar bulunmaktadır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından, 14 Mart 2008’de AKP’ye ikinci kapatma davası açıldı. Birinci sözde çözüm süreci kapatma davasından bir yıl sonra AKP Hükümeti tarafından Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi ile 2009’da gündeme getirildi. Öcalan’ın sürece yönelik açıklaması ile birlikte 19 Ekim 2009’da 34 PKK’lının Habur’a gelmesi ile basındaki adıyla çadır mahkemelerinin kurulmasıyla süreç başladı. Bu ortamda “Darbe Anayasası”nın değiştirilmesi gerektiği ve demokratik bir sivil anayasa değişikliği gerekçesiyle AKP tarafından başlatılan süreç 12 Eylül askeri darbesinin yıldönümüne denk getirilerek 2010 yılında yapılan referandumla Anayasa değişikliğine gidildi. Bu süreçte özellikle yargısal düzenlemeler ve askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması sağlanmış, bununla birlikte 1961 Anayasası dâhil hiçbir anayasada olmayan ve Darbe Anayasası olarak eleştirilen 1982 Anayasasındaki YAŞ terfi ve kadrosuzluk kararlarının yargıya kapalı olmasına dokunulmamıştır. Anayasa değişikliği sonrası geçmişteki bir plan semineri üzerinden 19 Haziran 2010’da Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik Balyoz davası süreci de başlamıştır. Birinci çözüm sürecinde 06-07 Ekim 2014’de bir başkaldırı yaşanmış ve bastırılmıştır. 2015’de basında “Hendek Çatışmaları” olarak bilinen sivil yerleşim yerlerinde yaşanan çatışmalarda ise 793 şehit verilmiştir.15 Temmuz 2016’da ise FETÖ tarafından başarısız bir darbe girişimi gerçekleştirilmiş, sonrasında Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen bir sisteme geçilmiş, özellikle yargının kontrolü ile YAŞ kararlarının yargıya kapalı olma konuları muhafaza edilmiştir.
Yukarıda yaşanan tüm olaylar birlikte değerlendirildiğinde; PKK/KCK terör örgütünün silahlı kanadı tasfiye edilmeden yürütülen sözde çözüm sürecinde Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru silahlı gücü olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin adeta kirli bir dolaylı savaş ile FETÖ eliyle 2010 Anayasa değişikliğindeki düzenlemelerin de etkisiyle nitelikli ve vatansever kadroları tasfiye edilmiş, askeri bürokratik kurmay aklı büyük darbe yemiş ve adeta vücudun bağışıklık sistemi paralize edilmiştir. Kısa vadeli hesaplar ile yapılan stratejik hataların sonucunda telafisi imkânsız zararlar meydana gelmiş, bu zararların telafisinden ziyade hiçbir şey olmamış gibi yola devam edilmiştir.
Birinci sözde çözüm sürecindeki şartlar, günümüzden özellikle PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD’nin 100.000 kişiyi aşan ve ABD korumasındaki yapısı nedeniyle oldukça farklıdır. PYD, PKK’nın aksine başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere diğer devletler tarafından terör örgütü olarak da kabul edilmemektedir. Bunlardan daha da önemlisi Türk Milletinde yeterli kamuoyu desteği de söz konusu değildir. Birinci sözde çözüm sürecindeki gibi konunun yine “Darbe Anayasası” ve “Sivil Anayasa” gibi anlatılar ile gündeme getirilmesi de 2010 ve 2017 Anayasa Değişiklikleri düşünüldüğünde geçerli bir argüman taşımamaktadır.
Sonuç olarak, öncelikle bir çözüm sürecinden bahsetmek için PKK/PYD/KCK ve bağlantılı tüm askeri unsurların silah bırakması gerekmektedir. Ayrıca, Türkiye’nin Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü kapsamında hareket ederek terör örgütünü muhatap alan yaklaşımları yerine BM üyesi olan Suriye ve Irak’ı esas alarak bir politika yürütmesinin hem terör örgütüne karşı hem de Türkiye’de yaşayan “yerleşmeci” sorununun çözümüne yönelik daha akılcı olacağı değerlendirilmektedir.