Suriye krizi ve aşiretler

Ramazan Bursa yazdı...

Suriye krizi ve aşiretler

Suriye krizi, başlangıçtan bugüne daha çok silahlı örgütler, terör örgütleri ve örgütlerin ülkelerle ilişkileri üzerinden değerlendirildi.

Halbuki tarih,  Orta Doğu’da aşiretlerin ve kabilelerin  her zaman etkili bir güç olduğunu ortaya koymaktadır.

Suriye’de ayaklanmaların başladığı Mart 2011 tarihine gittiğimizde, kırsaldaki gösterilerin aşiretler ve kabileler tarafından gerçekleştirildiğini görürüz. Silahlı çatışmaların başlaması sonrası aşiretler önce kendi bölgelerinde silahlı örgütler kurdular, kısa zaman sonra da diğer silahlı örgütlerle tanıştılar. Bu süreç aşiret ve kabilelerin, silahlı örgütler, terör örgütleri ve Şam yönetimi arasında bölünmelerini beraberinde getirdi.

Türkiye’nin, Suriye’de ki aşiret ve kabilelerle ciddi anlamda ilk temasının Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı Harekatı’yla olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye’nin, Suriye krizinin başından bugüne, krizi her yönüyle kuşatan, efradına cami, ağyarına mani bir Suriye planının olmadığı,  sınır hattımız olmasından dolayı Suriye’nin kuzeyini kapsayan lokal planlar yapıldığı görülmektedir.

Türkiye, Suriye’nin tüm bölgelerini kapsayan, yerel dinamikleri dikkate alan, Suriye’nin sosyal yapısıyla uyumlu bir planı ortaya koymalıdır.

Suriye’nin tüm gerçekliğini içinde barındıran bir planın, Türkiye’nin ‘Suriye’nin toprak bütünlüğü koruma politikasını’ güçlendireceği, yapılmış hataların telafisini kolaylaştıracağı ve daha sağlam adımlar atmasını sağlayacağı şüphesizdir.

Suriye’de tüm taşları yerinden oynatan, dengeleri değiştiren ve yeni denklemler oluşturan krizin üzerinden geçen dokuz yılda aşiret ve kabileler önceye kıyasla zayıflamış olsa da önemini hala koruduğunu söyleyebiliriz.

Dolayısıyla, aşiret ve kabileleri içerisinde barındırmayan hiçbir planın ne Suriye’de ne de bölge ülkelerinde başarıya ulaşmasının zor bir ihtimaldir.

‘DEVLET GÜÇLENDİKÇE KABİLELER ZAYIFLAR’

Heyyan Duhan, Suriye’de Devlet ve Kabileler isimli kitabında “Devlet güçlendikçe kabileler zayıflar” tespitinde bulunuyor. Teoride doğru olsa da tarih, pratikte devletin güçlenmesinin aşiretlerin ve kabilelerin zayıflayacağı anlamına gelmediğini öğretiyor.

Suriye’de kabileler, sosyal ve politik alanda tarihte çok önemli roller oynamıştır. Osmanlı Devleti döneminde yönetim, kabileleri çeşitli bölgeleri yönetmeye memur kıldı. Merkezi yönetimin kontrolünü güçlendirmek ve askeri olarak  tam bir destek sağlamak için kabile reislerine unvanlar verildi, parasal destek sağlandı ve silahlar verildi.  1920-1946 yılları arasında işgal ettikleri Suriye’de Fransızlar, aşiret ve kabilelerin bölgeleri yönetmekteki etkinliklerini azaltmış ve kısıtlamış olsa da, kabileler ve aşiretlerin sosyal karşılıkları ve güvenliğin sağlanmasında aldıkları rol belirleyici güç olma konumlarını korumalarını sağlamıştır.

Suriye’nin bağımsızlığını kazanması sonrası parlamentodaki kabile temsilci sayısı dokuzdan altıya düşürüldü. Cemal Abdu’n Nasır döneminde, 1958’den 1961’e kadar devam eden Suriye ile Mısır’ın tek devlet olduğu Birleşik Arap Cumhuriyeti döneminde ‘Kabileler Yasası’nın yürürlükten kaldırılması kabile ve aşiretlerin etkinliğini biraz daha zayıflattı.

Fransızların Suriye’yi işgal ettiği 1920’den Birleşik Arap Cumhuriyeti döneminin bittiği 1968 yılına kadar geçen 48 yılda, aşiret ve kabilelerin etkinliği ve yasal statüleri değişik darbeler almış olmasına rağmen belirleyici unsurlardan biri olma rollerini korudular.

1970 yılında bir askeri darbe ile iktidara gelen Hafız Esad, aşiret ve kabileleri kontrol altında tutmak ve desteklerini almak için Fransızlar ve Birleşik Arap Cumhuriyeti dönemlerinden daha farklı bir yöntem benimsemiştir.

Baba Esed, mevcut aşiret ve kabile reislerini marjinalleştirerek diskalifiye etmiş, yerlerine daha az sosyal ve siyasi duruşu daha liberal olan isimler getirmiştir. Bu yeni liderlere İçişleri Bakanlığı, Tarım Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığına bağlı bazı kurumlar, güvenlik ve diğer sivil kurumlarda görevler verdi. Suriye Parlamentosu’nda da kabilelerin temsili artırıldı.

Bir askeri darbe ile idareyi eline alan Hafız Esad, yıllar içerisinde değişik idarelerin etkinliklerini ve güçlerini tırpanladığı aşiret ve kabilelerin desteğini almak için bir dizi düzenleme yapmak zorunda kaldığını görüyoruz.

KRİZİN BAŞLANGICINDA VE SONRASINDA KABİLELER VE AŞİRETLER

Aşiret ve kabilelerin belirleyici bir role sahip olduğu gerçeğini bilen Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Arap Baharı’nın ilk günlerinde aşiret ve kabilelerin tavır ve tutumlarını yakından takip etti.

Esad, Haziran 2011’de Rakka’yı ziyaret ettiğinde, bölgedeki birçok şeyh ve kabile reisiyle bir araya geldi, toplantılar yaptı. Esad bu toplantıda, şeyh, kabile ve aşiret reislerinden yönetimi yıkmaya dönük çağrılara karşı durmalarını talep etti. Destek için ilk gittiği şehir olan Rakka, Esad’in kontrolünden çıkan ilk kent oldu.

Baas Partisi yönetiminin tarım ve ekonomik politikalarının getirdiği yoksullaşmayı protesto için sokaklara çıkan aşiret ve kabileler, çatışmaların başlamasıyla silahlandılar. Kısa zaman sonra ise körfez ve batı destekli örgütler kuruldu. Daha sonra, Irak topraklarında ortaya çıkan terör örgütü IŞİD, Suriye topraklarının büyük bir bölümünü işgal etti. Yabancı güçler, silahlı örgütler ve terör örgütlerini incelediğimizde yine aşiret ve kabile gerçeğiyle karşılaşmaktayız; Tüm bu unsurlar, desteklerine kati suretle ihtiyaç duyduklarından ötürü aşiret ve kabilelerle temas kurduklarını görüyoruz.

IŞİD’in Kuzeydoğu Suriye’yi işgal etmesi sonrası yürüttüğü temaslar, aşiretlerin ve kabilelerin belirleyici rolünü anlamakta çarpıcı örnekler sunmaktadır.

IŞİD, Suriye’nin kuzeydoğusunda kontrolü sağladıktan sonra aşiretler ve kabilelerle ilişkiyi yürütmek için Halkla İlişkiler Birimi’nin kurulduğunu duyurdu.

Birimin görevi, gençlerin saflarına katılmasını sağlamak için çalışma yürütmek, IŞİD’in mesaj ve kararlarının yayılmasını sağlamaktı. Birim, bu amaç çerçevesinde bölgedeki aşiret ve kabilelerle bir dizi toplantı yaptı, onlardan bağlılıklarını istedi, örgüt saflarında savaşmalarını talep etti ve mali destek istedi.

Daha sonra Amerika ve desteklediği YPG-SDG güçlerinin Suriye’nin kuzeydoğusunda IŞİD’in kontrolündeki toprakları kendi kontrollerine geçirdikten sonra da yöntem değişmedi; ilk aşiret ve kabilelerin desteğine başvuruldu, zira bölgenin gerçekleri bunu icbar ediyordu. Amerika’nın desteğiyle Kabileler Konseyi kuruldu, bazı Arap aşiret ve kabilelerin SDG’nin içerisinde yer alması sağlandı.

Bölgenin gerçekleri aynı siyaseti Türkiye’ye de dayatmıştı; Fırat Kalkanı Harekatı sırasında ve sonrasında aşiret ve kabilelerle toplantılar yapıldı, destekleri talep edildi. Bu, ciddi manada Suriye krizinde Türkiye’nin aşiret ve kabilelerle ilgi ciddi temasıydı.

Aşiret ve Kabileler de Reel Politiği Öğrendi

Örgütler ve devletler Suriye’de kontrol ettikleri bölgelerde kabile ve aşiretlerden, bölgelerinin istikrara kavuşması için desteklerini talep etti. Kabile ve aşiretler ise, Suriye’de savaşın bitmesi ve yeni siyasal sistemin kurulması sonrası varlıklarını garanti altına almak istedi.

Hem Osmanlı dönemi, hem Fransız işgali dönemi, sonrasında Birleşik Arap Cumhuriyeti yılları, baba Esad ve oğul Esad dönemleri ve Suriye krizi yılları aşiret ve kabileleri tecrübelerini artırmış, müzakere ve politika kabiliyetlerini güçlendirmişti.

21 Aralık 2018’de Arap Kabileleri Yüksek Konseyi ismiyle 100’den fazla kabilenin katılımıyla Azez’de bir konferans düzenledi. Konferansa Arapların yanı sıra Türkmenler, Aleviler, Dürziler ve Hristiyanlar da katıldı.

Suriye’nin geleceğiyle ilgili yapılacak müzakerelerde yer alabilecek bir yapının kurulmasının amaçlandığı vurgulanan konferansta, Suriye devriminin ilkelerine bağlığın devam ettiği belirtildi.

Konferansa katılanlar, bölgenin SDG’den kurtarılması için Türkiye’nin yapacağı askeri harekata tam destek verdiklerinin altını çizdiler.

Kabilelerin toplandığı konferansın Türkiye tarafından organize edildiği iddialarını Tayy Kabilesinin önde gelen isimlerinden Zafir El Hüseyin reddetti: “Askeri baskıya boyun eğseydik, IŞİD, onlardan sonra gelen SDG’nin baskılarına boyun eğerdik. SDG, IŞİD’i destekledikleri iddiasıyla bir dizi Arap köyünü boşalttı, insanları sürdü.”

Bir ay önce 10 Kasım 2018’de ise benzer bir toplantı Suriye’nin Haseke kentinde Suriye Kabilelerinin Yaşlıları ve Önde Gelenleri başlığıyla yapıldı.

Konferans SDG öncülüğünde yapıldı ve toplantının ana gündem maddesini ‘Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yapacağı operasyona karşı mücadele etmek’ oluşturuyordu.

Konferansa katılan aşiretler, SDG’nin Suriye krizinin çözümüyle ilgili ortaya koyduğu plana tam destek verdiklerini belirttiler ve Suriye ordusuyla yaşanan çatışmaların durdurulmasının zaruriyetine vurgu yaptılar.

Rakka kentinin Tabka kasabasında yaşayan ve Haseke’de yapılan konferansa katılmayan El Vilda kabilesinin reisi, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yapacağı harekatı “Suriye rejiminin ömrünü uzatma girişimi olarak değerlendirdi ve YGP ile ilişkilerinin olmadığını, bölgenin tamamının YPG tarafındna kontrol edilmediğini, Amerika’nın desteklediği SDG’nin de tamamen YPG’lilerden oluşmadığını söyledi.

Yine Haseke’de Suriye’nin değişik kentlerinden gelen 270 aşiret ve kabile reisinin katılımıyla yapılan toplantıda ve Halep’te yapılan benzer bir toplantıda Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’e destek verildiği ilan edildi.

Suriye krizinin başından bugüne yaşanan birçok olay, bölgelerinin kimin kontrolü altında olduğu hususu, aşiret ve kabilelerin karar ver duruşunu  belirleyen en önemli unsur olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak; son yüzyılda, etkinlikleri ve güçleri belli bir oranda kırılmış olsa da Suriye’de ve coğrafyamızda birçok ülkede aşiret ve kabilelerin belirleyici ve etkili bir konumlarının olduğu inkar edilemeyecek bir gerçektir.  Hatta, Şammar, El Cubur ve Bakara gibi bazı aşiretler, Suriye’nin yanı sıra Irak, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi bir çok ülkede etkili varlıkları olmasından dolayı, çok uluslu aşiret ve kabilelerdir.

İran’ı kuşatma planı çerçevesinde, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’ın 5 milyon nüfusa sahip Şammar aşireti ile yakınlaşması, Akdeniz’den Basra’ya kadar geniş bir coğrafyada varlık gösteren bir müttefik kazanma girişimi olduğu görülmektedir.

Bu ilişkinin kurulması ve güçlenmesinde Suudi Arabistan’ın Eski Kralı Abdullah Bin Abdulaziz’in eşlerinden birinin Şammar aşiretinden olması gibi akrabalık bağlarının kullanılması coğrafyanın toplumsal gerçekliğiyle uyumludur.

Suriye’de ve coğrafyamızda ki diğer ülkelerde, aşiretlerin ve kabilelerin içinde yer almadığı bir planın tam anlamıyla başarıya ulaşması mümkün değildir.