Serkan Arslan yazdı…
Saat dokuzu biraz geçiyor. Koridorda telaşlı konuşanlar var. Memurlar masalarından kalkmış fısıldaşıyorlar. Pembe düşler tımarhanesinde rutinin dışına çıkılmış vaziyetler hakim. Neler olduğunu anlamıyorum. İnsan anlamlandıramadığı her ne varsa korkar. Şimdilik karanlık değildir ama sisli bir havanın puslu anına şahitlik ediyor gibiyim. Başhekim Şinasi koridorda bütün heybetiyle yürürken çalışanlara Napolyon emirleri dağıtıyor. Yanımdan geçen iki hemşirenin konuşmasından iki kelimeyi duyabildim. Süveyda geliyor. Süveyda kimdir? Gelişi neden bu kadar büyük bir telaşa neden oldu? Soylu bir ailenin kızı olsa deli olmaz. Onların Latince ve adını söylemekte zorladığımız hastalıkları olur. Delilik yoksul işidir. Hem hadi zengin olsun, böyle unutulmuş bir hastanede ne işi olur ki? Sanatçı olsa adını bilmem gerekir diye düşündüm. Bu tımarhanede iki türlü insan yaşar. Biz, hayatın köleleri ve duvarların arkasında yaşayan hayallerinin delileri…
Gözüm bir an Muhittin’i aradı. Mesai çoktan başladı ama ortalarda yoktu. Müdavimi olduğu iyilikler üzerine deliler koğuşunu geziyordur. Başhekim Şinasi koridorun ortasına geldi. Ayağını yere iki kere vurup, köseli ayakkabısından çıkan duruşma salonlarındaki tokmak sesini andıran tak tak sesiyle sözlerine devam etti.
Herkes kulağını açıp beni iyi dinlesin. Bu saatten sonra bu koridorda görevli olmayan kimseyi istemiyorum. Kata giriş çıkışlar zabıtlar halinde saat başı bana bildirilecek. Misafir girişleri ikinci bir emre kadar iptal edilecektir. Olağan dışı bütün durumlar bana anında bildirilecektir. Hasta bakıcılar, hemşireler ve doktorlar 309 no’lu odaya her girişinde gerekli özveriyi ve tedbiri alacaklardır. Bütün bu hararetli konuşmanın ardından gözlerini bana çevirip konudan haberdar olup olmadığımı sordu. Cevap vermek yerine başımı sağa sola çevirmekle yetindim. Sis dağıldı, karanlık yaklaşıyor. Başhekim Şinasi bu kısa sessizliğimin karşılığını hemen verdi. Sen benimle gel Ahmed Arif…
Hiç vakit kaybetmeden odasına doğru ilerledik. İçeri girmeden sekreterine iki çay diye seslendi. Herkese kürsü konuşması yaparken benimle özel görüşmesi merakımda korku kapanları kurdu. Kendi kendime dikkatli ol yazılı ikaz tabelalarıyla bir yola girdik diyorum. El hareketiyle oturdum. Başhekim Şinasi, herkesin saygı duyduğu ama en çokta korktuğu biriydi. Yüksek eğitim hayatı, insanlar üzerindeki etkisiyle birleşince bronzdan yapılmış yürüyen bir anıt halini almıştı. Benimle ne konuşacağını merak ediyordum. Neyse ki meraklı bekleyişim çok uzun sürmedi. Gözleri önce derin bir pusla camın önündeki güvercine baktı. Sonrada bana bakarak konuşmaya başladı.
Süveyda hakkında bir fikrin var mı Ahmed Arif?
Kısa bir cevap ile hayır dedim.
O halde kulaklarını iyi aç ve dinle beni. Süveydanın buraya ilk gelişi değil ama senin onunla ilk tanışman olacak. Bu yüzden seni bilgilendirmek ve uyarmak istedim. Onu ilk gördüğünde yüzünde oluşacak ifadeyi şimdiden tahmin edebiliyorum. Kendisi hastanemizde meşhurdur. Ama bu sadece güzelliğinin getirdiği bir şöhret değil. Bunu bilmeni istedim. Ağır melankolik bir travmanın Bipolar bozuklarla birleştiği bir hastalığın son haline tanıklık edeceksin. Gülüşlerine ve neşeli yaşam enerjisine dikkat etmeni istiyorum.
Başhekim kelimelerine ara vermeden devam ediyordu. Elinde unuttuğu sigaranın külünün masanın üstüne düşüşünü bile fark etmedi. Öyle bir güzelliğin bu tımarhanede ne işi olabilirdi? İçimden sorduğum soruların cevaplarını almak için dikkatle dinlemeye devam ediyordum. Sekreterin getirdiği çayından yudumlarken konuşmasına ara vermişti. Bir ara gülümsedi ve Muhittin beyle tanışmışsın, iyi çocuktur dedi. Sanırım odasının bahçeye bakan penceresinden kısa süreli sohbetimize şahit olmuştu. Aynı gülümsemeyle evet dedim. Süveyda ismini ona burada biz taktık. Asıl ismi gizli tutulduğu için bu bilgi sadece bende kalacak diyerek tekrar çayından bir yudum aldı. Önlüğünün cebinden çıkardığı sigara paketinden yeni bir sigara çıkarıp hızlı bir şekilde tutuşturdu. Dumanını açık pencereye doğru üfledi.
Şimdi sen o şaşkın bakışlarınla onu buraya yeniden getiren nedir diye sormaktan çekinebilirsin Ahmed. O yüzden sen sormadan ben sana söyleyeyim. Bazı insanlar bir yaştan sonra geleceğe değil, anılarına doğru yaşar. Zaman su gibi akmak yerine bir mıh gibi çakılı kalır. Süveyda’nın bu hallerini görünce aklıma insan ne zaman yaşlanır sorusunun cevabı geliyor. Anılarına, geçmişinde yaşanmış olanlara hayaller kurmaya başladığın anda yaş alman duruyor. Yaşlanıyorsun. Süveyda daha otuzlu yaşlarda ama hafızasında yaşayan bir insandır. Bakışlarındaki sis seni yanıltmasın. O sisin altında insanı derin kaygılara sürükleyen bir fırtına vardır.
Başhekim konuyu öyle ciddi anlatıyordu ki bir an vücudumun kasıldığını hissettim. Aklıma dün gece sahilde gezinirken gördüğüm bir palyaço geldi. Üzerinde rengarenk gökkuşağına benzer elbisesi, sarı peruğu ve kırmızı burnuyla sessizce dalgaları seyrediyordu. Mutsuzdu diyemem ama düşünceliydi. İnsanlar görünüşleriyle hayatlarımıza giriyor. Düşünceleriyle içimize siniyor. Düşleriyle hayatımıza dokunuyorlar.
Başhekim Şinasi’nin beni uğurlarken bana ne kadar güvendiği yineliyordu. Yapılması gerekenler konusunda bana olan inancını gözlerinden anlayabiliyordum. Bir kitaba başlamadan önceki önsözü okuyup merak uyandırmaya çalışan yazar gibi süveyda hakkındaki dip notları hafızama kaydettim. ‘Süveyda şiirdir, okunmaz’ Şimdi merakımı cezbeden bir kadının sayfalarını karıştırmak için gelmesini bekliyorum. Onu bu hastaneye yeniden getiren hikâyenin ne olduğunu bilmiyorum. Ama öğreneceğim.
‘Süveyda bir şiirdir okunmaz’ öyleyse bizde bir türkü gibi Süveyda dinleriz…
Bir türkü gibi dinledik Süveyda’yı, kalemine sağlık kıymetli yazarım.