Türkiye Cumhuriyeti bir ulus-devlettir

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı...

Türkiye Cumhuriyeti bir ulus-devlettir

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana içten ve dıştan çok farklı cephelerde kuşatma ve saldırı altında bulunmaktadır. Bu tespit, bakış açısına ya da yorum farklıklarına göre değişen öznel ya da keyfi bir yaklaşım değildir. Ülke ve ulus, Cumhuriyet rejimiyle bütünlüğe kavuşmuştur. Dışarıdan gelen saldırılardan çok, bu bütünlüğü hedef alan asıl içeriden kaynaklı saldırılar dikkat çekmektedir. Ne ki ikisi birbirinden farklı amaç taşımaz. Ancak bir ulusu içeriden kuşatmak ve yıpratmak, dış kaynaklı saldırıları daha da cesaretlendirmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti bir ulus-devletin açık ve kesin bir ifadesidir. Muhalefetin görevi, iktidarı uyarmak ve Cumhuriyetin bu temel niteliğinin korunmasına dönük muhalefet yapmaktır. Belki bir kısmı dışarıda tutulacak olursa, muhalefet cephesinin irili-ufaklı büyük bir kısmı, ulusun anlamını ya bilmediğinden ya da bildiği halde görmezden geldiğinden olsa gerek, ulus-devlet yapısını doğrudan ya da dolaylı olarak hedef alan beyan ve eylemlerde bulunmaktan geri durmamaktadır.

“Ben iktidarda olsaydım, senin fiilen yaptıklarını ve yapmakta olduklarını daha ileriye götürürdüm” mantığına odaklanmış proje muhalefet anlayışı sorunu bir yana, ulus-devleti ortadan kaldırmaya yönelik sözde muhalif beyan ve davranışlar, muhalefet kavramının ötesine geçmiş durumdadır. Ulusu, devleti, Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana hala kavrayamamış bir muhalefet anlayışı, bilgisizlik, cehalet ve ataletin tutsağı olmuştur.

Ulusu, etnik kökenlerine, bölgelerimizi mezhepsel, dinsel ve yine etnik adlandırmalara göre parçalamaya çalışmak, en iyimser deyimle, cehaletin, bilgisizliğin ve ergen heyecanının görünümleri olsa gerektir. Yüzde sıfır buçuklulardan, yüzde sıfır sıfır sıfır oy alabilen siyaset cücelerine kadar hep bir ağızdan  ‘ulus-devleti bölüp parçalayalım da sonu tufan olsa ne yazar’ diye siyaset yaptığını sananların cenneti haline gelen ülkemiz, her şeye rağmen ulusal bütünlüğüne ve Cumhuriyetine sahip çıkacaktır.

Ama önce bu siyaset cücesi kifayetsiz muhterislere ulusun  ne demek olduğunu öğretmekten bir an olsun geri durmamak gerektiğine inanmak kaçınılmaz. Duygu ve düşünceleri, bilgi ve görgüleri yetmediği için, ulus-devletimize Batı’nın çıkarları ve emelleri doğrultusunda olmadık iftiraları atanlar, yeri geldikçe bayrağa, toprağa, İstiklal Marşı’na ve devletin birlik ve bütünlüğüne her yolu deneyerek saldırmayı demokratlık, barışçılık, insancıllık olarak pazarlamayı marifet bilmektedirler. Oysa bu bir marifet değil, Türk ulusu karşısında sürekli uğradıkları yenilgiye doymamış olmanın getirdiği bir tatminsizliktir.

Tarımda, eğitimde, iç ve dış güvenliğimizde, sağlıkta, ekonomide iktidarın eksik ya da yanlışlarına karşı alternatif projeler, planlar ve yaratıcı politikalar geliştirmeyi düşünmek yerine, bunlar, bazı bölgelerimizde ayrı bir ulus varmış gibi, Türkiye sınırları dışında bölge olarak tanımlamakta; bunu yaparken,  hem de başında “Türkiye” bulunan bir partinin milletvekili olarak seslenmektedirler. Bu bir kifayetsizliktir; ulusun bir kısmını diğerine karşı kışkırtmaktır; bütün ulusun çıkarına dayalı muhalefet yapabilme bilgi ve becerisine sahip olmadığı için, kişisel olarak bir türlü yenemediği aşağılık kompleksini ulusun bir kısmına aitmiş gibi efendileri adına yaygara yapmaktadır.

Muhalefet üretmiyorsan, husumet üret anlayışı, bu tür muhalefetin şiarı olmuştur.

Ulus nedir?

Bu tip muhalefet önce bu tarihsel gerçekliği öğrenmek ve ona göre adamakıllı muhalefet yapmalıdır.

Önce Batı’dan örnek vereyim ki kulak kesilsinler.

Amerikalı felsefeci ve tarihçi Hans Kohn (1891-1971)  “Ulusçuluk: Anlamı ve Tarihi” adlı kitabının “Ulusçuluğun Kökleri” başlıklı bölümünde ulusçuluğu şöyle tanımlar:

Ulusçuluk, bireyin en önde gelen sadakatinin ulus-devlete ait olduğunu duyumsadığı bir anlayıştır. Kişinin doğduğu toprağa, yerel geleneklere ve ülkesindeki yetkeye tarih boyunca değişen güçte duyduğu derin bağlılık hep var olmuştur. XVIII. Yüzyılın sonuna gelindiğinde, ulusçuluğun kamusal ve bireysel yaşamı giderek daha çok biçimlendirdiği genel olarak kabul görmüştür. Her ulusun kendisine ait bir devlete sahip olması düşüncesi ise ancak son dönemlerde geçerli olmuştur. Ulusçuluk, tarihin yaşayan güçlerinin ürünüdür; o nedenle de, değişkendir, durağan değildir. Kohn’a göre; aynı soydan gelmek, dil, ülke, siyasal birlik, gelenek ve görenekler gibi nesnel öğeler ulusun ortaya çıkmasında çok önemli ise de, en önemlisi süreklilik gösteren etkin bir ortak istenç (irade)tir.  İşte, bu ortak istence, “ulusçuluk” denir. Buna göre tek meşru siyasal örgütlenme biçimi, ulus-devlettir. Ulusçu anlayışta, ulus-devlet, kültürel yaratıcı enerjinin ve ekonomik gönencin kaynağıdır.[1]

Kohn’un ulusçuluk tanımındaki bütün unsurlar Türk ulusçuluğu ile koşuttur. Dil, tarih, ülke, siyasal birlik, gelenek ve görenekler gibi nesnel unsurların hepsi Türk ulusunda en belirgin biçimde vardır.  Birlikte yaşama tecrübesi Türk ulusuna yabancı olmadığı gibi, belki de dünyada bunu en iyi başaran ulusların başında gelir.  Cumhuriyet rejimi meşru bir siyasal örgütlenme biçimi olarak ulus-devletin can damarıdır. Kültürel yaratıcı enerjinin ve ekonomik gönencin kaynağı olan Türk ulus-devlet yapısının yıpratılması, kültürel geriliğin ve ekonomik sefaletin en büyük nedenidir çıkarımını Kohn’un kuramına dayanarak yapabiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin doğal ve zorunlu temeli olan ulus-devleti hedef alarak muhalefet yapmak, kültürel ve ekonomik sefalete omuz vermek değil de nedir?

Yıllarca İngiliz Komünist Parti üyeliği yapmış, İngiliz Akademi üyesi, Londra Üniversitesi Birbeck Koleji profesörü Eric Hobsbawn, tıpkı Gellner gibi, “ulus”u yakın dönemin ürünü olarak görüyor ve “ulusçuluğun” “ulus”tan önce geldiğini savunuyor. Ona göre ulus yukarıdan belirlenir; önce ulusçuluk, ulusu yaratır.

İşte bizim etnik bölücülüğe ve uydurmacı dinciliğe prim vermeyi siyaset sanan bir kısım muhalefet, Avrupa halklarının, ulusçulukla sonradan belirledikleri Batı’daki “yapay” “ulus” tanımını, Türk milletine uyguluyorlar. Ulusçuluk, adı konmasa da, XV. Yüzyıldan başlayarak bugüne daha güçlü bir şekilde ulaşıyor. Dil, kültür birliği ve ortak yaşama istenci bakımından Alman, İngiliz, Fransız olduklarını düşünen (bunlar bile kendi içlerinde çok farklı etnik gruplara bölünmüştür) toplumlar, henüz ulus olmamışken,  Batı tipi sömürgeci ulusçulukla tepeden belirlenen uluslar olarak ortaya çıkıyor.   Evet, “ulusçuluk”,  Kohn’un, Gellner’in ve Hobsbawn’ın dedikleri gibi, Batı toplumlarını sonradan oluşturan bir ideolojidir. Ama Türk milleti için aynı analizleri yapmak son derece yanıltıcıdır.

Neden?

Çünkü Türk Ulusu, Avrupa ulusları gibi, ulus olmak için XV: yüzyılı beklemek zorunda kalmamıştır. Ulus modern bir kavram olsa da, bu kavramın “ulusçuluk” ile bütünleşmesine yönelik tarihsel, dilsel ve kültürel içerikler, İslam öncesi binlerce yıldır kökleşmiş ve İslam sonrası dinamik değişkenliği ile büyümüş bir Türk ulus tarihini oluşturmaktadır. Türk ulusçuluğunun bu anlamda Osmanlı’nın son yüzyılında başlangıcı olduğu savına katılmadığımı vurgulamalıyım. Neden? Çünkü Türk ulusu Batı’nın tersine, ulusçuluk fikrinin değil, kendi varlığının soncudur; doğal olarak Türk ulusçuluğu, hali hazırda var olan köklü bir ulusun dilde, işte ve fikirde birliğinin ifadesidir. Buna göre Türk ulusçuluğu, Türk ulusundan sonradır. Önce ulus vardır, sonra ulusçuluk ortaya çıkmıştır. Atatürk bu gerçeği en veciz biçimde şöyle dile getirmiştir: “Bu memleket tarihte Türk’tü, halde (şu anda) Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.”[2]

Max Weber (ö. 1920),  bir ülkenin yurttaşı olmak, aynı dili konuşmak, aynı kandan gelmek kendi başına yeterli olmasa da ulusun oluşmasında bunların büyük etken olduğunu belirtir. Ama ulusun meydana gelmesi için başka unsurlara gereksinim vardır. Weber şöyle diyor: “ Bununla birlikte millet kavramı hem ortak soy, hem de temelinde belirsiz bağdaşıklık (homojenlik) içerecektir. Millet, bu unsurlarla birlikte, çeşitli kaynaklardan beslenen etnik toplulukların dayanışmasına da sahiptir.”[3]
Uluslar arasındaki hiyerarşiyi, ulusların başarı öykülerine bağlayan Weber, bir ulusun diğerleri karşısındaki konumunu, ulusal yaratıcılığını göstermekle belirleyebileceğini vurgular.  Ona göre ünlü bilim insanlarının ve yazarlarının sayısı ve başarıları, büyük mimari yapıtlar, spor dallarındaki başarılar ülke içindeki sınıf, statü ve çoğu zaman da etnik ayrılıkları geri plana iter. Buna ek olarak, girişilen ve hele kazanılan savaşların ortak anıları ulusallığı pekiştirir ve sınıf, statü ve etnik ayrımları gölgeler. Utkudan utkuya, başarıdan başarıya koşan  bir büyük devlette ulusallık en üst düzeydedir. Buna karşılık, sürekli yenilgiler, başarısızlıklar, aşağılamalar ulusa bağlılığı zayıflatır.[4]

Türk ulusu, ulusçuluğun değil; ulusçuluk Türk ulusunun eseridir. Bu anlamda Türk ulusçuluğu ve ulus-devlet anlayışı, sömürgeci ulusçuluktan çok farklıdır; ulusça tarihsel, dilsel, kültürel ve varoluşsal başarılara, utkulara sahiptir. Uluslar hiyerarşisinde Türk ulusu ve bu ulusu bütünleyen tüm etnik unsurlar, birlikte yaşamak ve bu ulusal enerjiyi,  gelecekteki utku ve başarılara yoğunlaştırmak için sürdürme iradesindedir.

Türk ulusunun dilini, kültürünü, kahramanlarını, utku ve başarılarını, bireylerini, yurttaşlarını dinsel ve etnik bölücülükten medet umarak aşağılamak; “Sünni Alevi ile evlenemez”den, “Burası falanca bölgedir; her yurttaş bunu söyleyebilir” cahilliğine kadar, Türk ulusunu etnik-dinsel parçalara ayırmak, Türk muhalefeti ya da iktidarının değil, sömürgeciliğin keşif kolu olmanın göstergesi sayılır.  Türk ulusunu katliamcı ilan ederek Nobel Ödülü almak, Türkiye Cumhuriyeti’ni yabancı ülkelere kötülemek ve aleyhinde her türlü propagandayı yapmak, her şeyden önce Türk ulusunu aşağılamaktır

Din din diyerek şeriat gelmeyeceği gibi, ırk ırk, bölge bölge diyerek de devlet olunmaz. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, ırkları da dinleri de Türk ulus bilinci içinde bir arada barış içinde yaşatabilmenin inkâr edilemez somut bir kanıtıdır.

“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına, Türk Milleti denir”.

[1] Bkz. Çetin Yetkin, Siyasal Düşünceler Tarihi-IV, Gürer Yayınları, İstanbul, 2013, s. 1507.

[2] 1923 (Taha Toros, Atatürk'ün Adana Seyahatleri, S. 23).

[3] Max Weber, “Millet”, Çev. E. Çerezcioğlu, Doğu Batı D., Sayı 39, Kasım-Aralık-Ocak 2006-7, ss. 181-185 (AKt. Çetin Yetkin, A.g.e., s. 1567 içinde).

[4] Çetin Yetkin, A.g.e., ss. 1567-68.