Tuzak kurabildiğine göre paranın dini de milliyeti de varmış demek ki

Ahmet Müfit yazdı...

Tuzak kurabildiğine göre paranın dini de milliyeti de varmış demek ki

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin Grup Toplantısında yaptığı konuşmada, “8 yıldır yaşananların hepsinin arkasında bir tuzak, bir kurgu vardır. Türkiye kendi duruşunu korumakta ve ilerletmekte ısrar ettikçe kurulan tuzakların çapı ve sonuçları da artıyor. Verdiğimiz bu mücadelenin de gerektirdiği fedakarlıkları yapmaktan çekinmedik, çekinmeyeceğiz” diyerek, ekonomide yaşananları, ülkemize kurulan bir tuzak olarak nitelemiş.

Ekonomi ve siyasetin birbirinden ayrılamayacağını, ekonomik politikaların doğrudan siyasi sonuçlar doğurduğunu sürekli tekrar eden biri olarak, Cumhurbaşkanının bu sözlerinde yanlış ya da şaşırtıcı bir şey olduğu kanısında değilim. “Bir kurtuluş savaşı olması için, esir düşmüş olmak, işgal edilmiş olmak gerekiyor. İyi de bu işgal ve esaret ne zaman gerçekleşti! Ve biz nasıl oldu da farkında olmadık” diyen Fatih Altaylı’nın, özellikle son 20 yılda gerçekleşen ekonomik işgalin farkında olmamasının da, durduğu yerden yani patron gazetesinden bakıldığında yanlış ya da şaşırtıcı olmadığının farkındayım.

Bana göre yanlış ya da şaşırtıcı olan, bu sözlerin 20 yıldır iktidarda olan, ulusa ait birçok ekonomik kurumu satıp savan, ülke tarihinin en büyük borçlanmasını gerçekleştiren bir partinin genel başkanı tarafından söyleniyor olması.

Hatırlanacaktır, siyasetin ekonomi, ekonomik güç ve ekonomik bağımsızlıkla olan ilişkisi, neoliberal küreselleşmecilik yıllarında -özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılışı sonrasında- bilinçli bir şekilde görünmez hale getirildi. Yine hatırlanacaktır, sermayenin tüm dünyayı parayla işgal planı iki temel iddia ile gerekçelendirildi.

Birinci iddia, artık dünyanın tek kutuplu hale geldiği, sonsuz bir barış yaşayacağı -Fukuyama’nın 1989 tarihli, Tarihin Sonu kitabı bu masalı anlattı-, dolayısıyla ulus devletlerin çağının geçtiği, aynı küresel köyün “eşit” köylüleri olarak, artık sorunları da, çözümleri de küresel ölçekte konuşmanın/uygulamanın gerektiği.

İkinci iddia ise ulus devletlerin ekonomi yönetimine ilişkin yetkileri azaltılır, yerine tüm ülkeleri bağlayacak küresel düzenlemeler konulursa, ulus devletlerin ekonomiye siyasi nedenli müdahaleleri ortadan kalkacağı, dini, milleti olmadığı söylenen paranın özgürce tüm ülkelere gideceği, patronların, devletlerin yatırım yapmak için para sıkıntısı yaşamasının söz konusu olmaktan çıkacağıydı. Daron Acemoğlu ve James Robinson bunun için bir kitap dahi yazdı. Siyasetin serbest piyasaya müdahalelerinin önü, siyasetten bağımsız merkez bankası ve “yönetişim kavramı gereği, içerisinde patron örgütlerini de barındıran düzenleyici denetleyici kurumlar tarafından kapatılacak, küresel para satıcılarının önlerini görmeleri, alacakları riski bilmeleri bu sayede sağlanacaktı.

Bu iddiaların gereği olarak, küresel serbest ticareti düzenleyecek Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi kuruluşlar, küresel para akışlarını düzenleyecek Basel Bankacılık Kriterleri gibi küresel kurumlar, kurallar bu dönemde hayata geçirildi. Ulusal çıkar iddiasıyla sisteme direnenleri cezalandıracak Uluslararası Ceza Mahkemesi ve daha nice küresel “yönetişim kurumu” bu dönemde kuruldu. Bu dönemde, “mülkiyet” insan hakkı olurken, çalışma, barınma, temiz suya erişme, vb. insan hakkı olmaktan çıkarıldı. Küreselleşmenin kazananlarının ülke yöneticilerine önümüzdeki dönemde neleri söyleyip neleri savunmaları gerektiğini dikte ettikleri Davos benzeri toplantılar, sözde küresel fikir alış verişinin demokrasi arenası haline getirildi.

Bunlar küresel ölçekte yaşananlar. Küreselde yaşanan sürecin bizim ülkemize yansıması, 1979 tarihli TÜSİAD Muhtırası ile başladı. 24 Ocak Kararları,12 Eylül darbesi, 2000 Krizi sonrası yaşanan Derviş müdahalesi ve Derviş müdahalesi üstüne “sürpriz” şekilde yapılan seçimle sürpriz şekilde ülke yönetimine gelmiş olan AKP’nin 20 yıla yaklaşan iktidarı ile devam etti.

Kendilerinden önceki 20 küsur yılda küresel sermaye lehine yapılan değişikliklerin sonucu olarak AKP -Derviş döneminin önde gelen bürokratı, Derviş’in CHP’deki gölgesi olarak görülen Faik Öztrak’ın da sıklıkla söylediği gibi-, bu değişiklikler sayesinde yaşanan borç bolluğundan, siyaseten en çok yararlanan parti oldu.

Her fırsatta “paranın dini, milliyeti olmaz” diyerek borçlanmayı, “verimlilik” yalanıyla ulusal varlıkların satılıp, savrulmasını savunan, borçlanmanın, ekonomik varlıkların yok edilmesinin ekonomik ve siyasi bağımsızlığa darbe vurulması anlamına geldiğini söyleyenleri çağdışı kalmakla suçlamış bir AKP iktidarından bahsediyoruz.

Yaşananlar/gerçekler böyle olunca akla gelen soru da, 20 yıla yaklaşan iktidarlarının büyük kısmında dışarıdan aldığı borç para ile toplumda sanal bir refah algısı yaratarak, siyaseten kalıcı hale gelmeyi başarmış olan AKP’nin, TL’nin değer kaybı ile ilişkili olarak yaptığı “tuzak” savunması haklı görülebilir mi oluyor doğal olarak.

Borçlanarak ve ulusal varlıklar haraç mezat satılarak yani ekonomik bağımsızlıktan vazgeçilerek, “kör kör parmağım gözüne” dercesine gelinen bu noktanın yani parayı verenin, ekonomi ve siyaseti istediği gibi tasarlamak istiyor olmasının “tuzak” olarak nitelenmesinin çok da inandırıcı olmadığı sanırım son derece açık.

Esas soru ise yirmi yıla yaklaşan iktidarlarında harcadıkları paranın kaynağı olan küresel sermaye ve ardındaki siyasi güçlerin -iktidar “faiz lobisi” olarak adlandırıyor-, düdüğü keyiflerince çalmak istiyor olmasına, lafla değil, gerçekten karşı durup duramayacakları.

Eğer gerçekten mücadele etmek istiyorlarsa, kendilerinden önceki iktidardan devralıp, son 20 yılda kesintisiz şekilde sürdürdükleri ekonomi politikalarının yanlış olduğunu kabul ederek ve 100 yıl önce gerçek bir tuzağı bozmuş olanların temsil ettiği kurucu değerlerle kavga etmeyi bırakarak başlayabilirler diye düşünüyorum.

Kişisel olarak umutlu olmasam da, muhalefetin, “helalleşme” adı altında AKP’nin “açılım politikalarının”, yatırımcının önünü görmesini sağlamak diyerek Özal, Demirel, Çiller, Derviş, Babacan, Şimşek eliyle yürütülmüş olan satıp-savmaya, dış kaynağa yani borçlanmaya dayalı politikalarının koşulsuz takipçisi olmayı vadettiği bir ortamda, bu sorunun yanıtını önemli bulduğumu söyleyip bitireyim.