Mustafa Özgür Sancar yazdı…
Bahçeli’nin Öcalan, gelsin Meclis’te DEM grubunda konuşsun, umut hakkından yararlansın” sözüyle gündeme gelen ”umut hakkı” kavramı, Türkiye’de uygulama alanı olmayan bir konu…
Umut hakkı bir düzenlemedir. Ceza Hukuku’nda hapis cezasıyla cezalandırılmış mahkûmların, hapislikleri süresince gösterdikleri, ”iyi hâlleri” göz önünde bulundurularak, belirli koşullar çerçevesinde salıverilmelerini içerir. Hukuk felsefesi açısından, cezanın sürekli olmayacağı anlayışını içerir; suçlunun topluma kazandırılmasını hedefler. AB müktesabatıyla ilişkili olan bu düzenleme, ülkemizde farklı bir şekilde isimlendirmeye sahiptir. Daha da önemlisi farklı bir içerikle, kanunlarda yer almaktadır. Yani kanuni bir nitelendirme ve dayanağa sahip değildir. Bu hâliyle baktığımızda Türkiye’de uygulama alanı yoktur.
ESASLI KISITLAMALAR
5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirleri Hakkında Kanun, cezaevindeki mahkûmların birtakım şartları yerine getirmesi ve iyi hâl kriterlerine uygun davranmaları ve bazı koşulların bir araya gelmesi durumunda salıverilmeyle ödüllendirilmektedir.
Bu noktada Anayasa ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi önemli bir dayanak oluşturur; fakat her mahkûm bu kanundan yararlanamaz. 5275’e konulan geçici 2. maddeyle bu konuda esaslı sınırlamalar getirildi.
”Ağır hapis cezası, ağırlaştırılmış müebbet, müebbet veya muvakkattir.
Ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası ve müebbet ağır hapis cezası hükümlünün hayatı boyunca devam eder.”
PLANI ÇOKTAN YAPILMIŞ BİR OYUN VE BİR SÖZCÜ
Bu kanunla ölüm cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrilen terör suçluları ile ölüm cezaları ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına dönüştürülenler veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan terör suçluları, koşullu salıverme hükümlerinden yararlanamaz. Bunlar hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hayatları boyunca devam eder. Ölüm cezasının kaldırıldığı dönem ölüm cezası ile yargılanmakta olan sanıklar, ilgili geçici madde nedeniyle ”umut hakkı”ndan, koşullu salıverilme şartlarından yararlanmazlar. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin Uygulanması Hakkında Kanun, koşullu salıverilme şartlarını değerlendirir, umut hakkı olarak düzenlemeyi içermez. Bahçeli’nin bahsettiği ”umut hakkı” ülkemizde koşullu salıverilme ile bağdaşmamaktadır. İlgili şahısla ilgili koşullu salıvermenin hukukî imkânı bulunmuyor. Ancak bir kanun değişikliğiyle bahsedilen haktan yararlanabilir. DEM’liler bir önceki ay böyle bir yasa değişikliği teklifi vermiş. Oyunun tamamı önceden planlanmış, Bahçeli hazır planın sözcülüğünü yaptı.
SURİYE’YE DOĞRU GENİŞLEME HAYALİ VE GERÇEKÇİ BÖLGE POLİTİKASI
Böyle bir teklifle kurulan oyun, hükümetin ömrünü uzatacak Anayasa değişikliğini gerçekleştirecek koşulları oluşturma çabasından ibaret. Sonuçları ise Türkiye’yi üniter devlet yapısından, laik Cumhuriyet’ten çıkartacak kadar tehlikeli.
Anayasa değişikliği için hükümetin DEM Parti’nin oylarına ihtiyacı var. Bahçeli’nin DEM’lilerle tokalaşarak açtığı yol, ”Öcalan’ın tecriti kalksın, umut hakkı verilsin, TBMM’de konuşsun” sözüyle planı berrak biçimde ortaya koydu. Planın yöneticisi Bahçeli değil, planın içinde ikinci ya da üçüncü olarak tarif edebileceğimiz bir role sahip, Erdoğan ve ekibi planın gerçek sahibi… Böylece hükümeti sürdürmek için sınırsız bir çözüme kavuşmuş olacaklar.
Belli ki olmayan bir İsrail tehdidinden bahsederek, bu türden bir yıkım planına yönelik olası tepkileri asgariye indirmeyi amaçladılar. İsrail’in vatan topraklarını tehdit ettiği yönündeki iddia bir manipülasyondan ibaret. Bununla birlikte ”yeni açılım süreci”, ABD’nin 1965’ten bu yana planladığı ”Türkiye himayesinde bir Kürdistan” kurma planıyla çakışmıyor; çünkü bu türden stratejik bir intihar planı Türk devletinin vatansever barajını aşamaz. Hükümet böyle bir genişlemeyi arzu edebilir, hatta son dönemdeki ABD ve Batı yanlısı stratejik eğilimler bu yönde yorumlanabilir; ancak pratikte bunu yapmaları imkânsız; daha kolay gözüken, Anayasa değişikliği ile hükümetin devamını sağlamak ve etnikçi siyaseti de tatmin edici, üniter devlet ve laiklik dışı değişiklikler yapmak. İktidarın dış politika “stratejistleri” Ortadoğu haritasının yeniden çizileceği ve hükümetin Fırat’ın batısından Suriye içlerine kadar inen bir genişleme hamlesi yapabileceğini düşünüyor olabilir, ancak böyle bir eğilim mutlak bir biçimde karşısında Rusya, İran ve Çin’i bulur.
BATICI DIŞ POLİTİKA
Küresel düzenin altında, Kürt etnik siyasetini savunanlarla girişilebilecek bir alt düzen arayışı, kaçınılmaz biçimde Türk ulusal devletini tehlikeye atar.
Suriye’yle normalleşmeye şartların koyuluyor olması, Ege’de Yunan saldırganlığına tavizli normalleşme yaklaşımı, Mavi Vatan doktrinine kayıtsız kalınıyor olması, Doğu Akdeniz’de geri adım atılmış olması, Rusya- Ukrayna savaşında Batı tezlerinden hareket ediliyor olması, Amerikan-İngiliz enerji firmalarıyla yapılan 10 yıllık anlaşmalar, pratikte Rusya’ya yönelik yaptırımlar ve tüm bunların yanında, dolaylı da olsa, İran karşıtlığının ifade ediliyor olması, hükümetin Ortadoğu’da Batı merkezli planın içinde yer alma çabasını somut olarak gösteriyor.
MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM VE BATICI OLMAYAN DIŞ POLİTİKA
Oysa Türkiye’nin yolu bölgesel savaşın önüne geçebilecek İran, Rusya ve Çin’le stratejik işbirliğidir. Amerika ve Batı’nın yolu, Ortadoğunun kantonlar biçimde örgütlenmiş devletçiklerden oluşturulduğu bir modele çıkar. Bu model, başta İran sonra Türk ulusal devletlerini parçalamakla tehdit ediyor. Türk devleti bu koşullarda, Cumhuriyeti yıkıma uğratacak değişikliklerle değil, Cumhuriyeti ve devrimleri ilerletecek bir siyasi iradeyle düzlüğe çıkabilir.
Türk Millî Demokratik Devrimi’nin en olgun aşaması Cumhuriyet ve onun ilerleme programı Altı Ok günün en yakıcı ihtiyacıdır.
Halkçı bir Türkiye, yeniden üretime geçebilir, devletçilikle kamu kurumlarını üretken ve verimli yapabiliriz, ulusal devlet ve ulusal pazarı koruruz, laiklik millet egemenliğinin ve ülke bütünlüğünün garantisidir. Milliyetçilik ya da ulusalcılık, Cumhuriyet’in anti emperyalist olan ilerici niteliğini toplumsal planda ortaya koyan en rafine özelliğidir. Atatürk ve arkadaşları asla Batıcı olmamışlar, çağdaşlığı amaç edinmişler. Cumhuriyet, Batı’nın emperyalist dünya siyasetine, anti-emperyalist modernite projesiyle karşı koydu. Bir modern dönem ideolojisi olan milliyetçilik bunun en önemli unsuru. Devrimcilik, Cumhuriyet ideolojisinin kesintisiz devrim ve ilerleme anlayışının tezahürüdür.
Altı Ok, hakkını hukukunu bilen yurttaş yaratma yeteneğiyle, Türkiye’yi içine düştüğü toplumsal şiddet, yolsuzluk, yozlaşma ve gericilik girdabından kurtarır, yakıcı bir milli güvenlik sorunu olan kaçak-sığınmacı meselesinden, derin ekonomik krize kadar her soruna radikal çözüm üretir.
MEVCUT CHP YÖNETİMLERİ VE ALTI OK
Cumhuriyetin kurucu partisi CHP, Altı Ok’la arasına kapanmaz mesafeler koydu. Açılım meselesinin bir demokrasi arayışı olmadığı gerçeğine karşın CHP Genel Başkanı’nın Diyarbakır’da, “bu ülkede Kürt sorunu var” diyor olması bu gerçeği doğrulayan son örnek oldu. Gelinen noktada bu ülkede bir Kürt sorunu yok, fakat bir bölücülük sorunu var.
Cumhuriyet ve Altı Ok’u başta geniş emekçi kitleler ve tüm vatanseverler koruyacak.
Krizin en koyu noktası Türkiye’nin 150 yıllık Millî Demokratik Devrimi’ni tamamlaması için yeni olanaklar sunacak.
TUSAŞ’A TERÖR SALDIRISI, ÖZEL GÜVENLİK VE İSTİHBARAT ZAAFI
Bu arada Tusaş’a yapılan terörist saldırıda çok açık bir biçimde istihbarat zaafiyetini kendini gösteriyor, ayrıca AKP döneminden bu yana böylesine stratejik bir kurumda özel güvenlikler görev yapıyor. Bu özel güvenlik şirketinin sahibinin, Erdoğan’ın özel kalem müdürünün kayınbiraderi Mustafa Çiftçi olduğu medyada haber oldu. Eleştiriye son derece açık bir durum. Devletin hükümet partilerinin üstünde, bağımsız bir milli güvenlik kurumu olmalı.
Terör örgütünün propaganda yapmasına neden olacak biçimde saldırı anına ait görüntüler servis ediliyor, kabul edilebilir bir durum değil.
Yenidoğan Çetesi’nin insanlık dışı faaliyetleri ve son terörist saldırı, Türkiye’nin program ve pratiğine Cumhuriyet ilke ve devrimlerini koymuş bir hükümete mecbur olduğunu bir kez daha gösterdi.