Vurulduk ey halkım unutma bizi

Zekiye Yaldız yazdı...

Vurulduk ey halkım unutma bizi
Vurulduk ey halkım unutma bizi

“Yoksulluğun bükemediği bileklerimize, çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık, kışlık katlarımız, arabamız olurdu. Yüreğimiz işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.

***

"Korkmadan öldük ey halkım unutma bizi!..

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım unutma bizi.

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi..."

Uğur Mumcu, Sesleniş, 1975

 On dokuz yaşında, yatılı okuldan yeni mezun olmuş, ekmek parası derdine yolu Başkent’e düşmüş genç bir kızdım. Milyonlarca insanın sel gibi yollarda aktığı o cenaze töreni dün gibi hafızamda. Kar serpiştiriyordu. Başkent’in sokaklarında Giresunlu yoksul köylülerden, Ege’nin tütün işçilerine, Doğu’daki topraksız köylülerden İstanbul, Ankara’daki işçilere, ak pamuk toplamaktan parçalanmış elleriyle Adanalı işçilere, memurdan mühendise, doktora, gazeteciye, öğrenciye yurdun dört bir yanından gelen insanların gözyaşları pütürlü yüzlerinde donmuştu. Sıkılı yumruklarını kaldırıp öfkeyle slogan atıyorlardı. Sele kapılıp yürürken, hiçbir şeyden korkmadığımı hissediyordum. Eşinin ve çocuklarının gözleri önünde adalet, özgürlük, tam bağımsızlık,  için mücadele ettiği, gizli kapılar ardında dönen karanlık pazarlıkları deşifre ettiği için, yoksullar için, işçiler için öldürülmüş bir gazetecinin son yolculuğunda olsun orda olmalıydım.

 Yirmi yıl sonra Um:ag’ın kapısından ilk adımımı attığımda o günü düşünüyordum. Titrek bir mum ışığı gibi solgun, sarı, üflesen sönecektim. Mum gibi iyice erimiş, bitmek üzereydim. Yaralı, kırgın ve ümitsizdim. Dünya ayaklarımın altından çekiliyordu sanki;  düştü düşecek derken merdivenleri çıkıp ağırbaşlı bir nezaketle gülümseyen Ümit Hanım’dan dersliğimi öğrenip ilk derse girebildim.

Mehmet Eroğlu derse girdi ve: “Yazarlıkta en büyük sermayeniz çektiğiniz acılar.” diye başladı ilk ders. İlk öğrendiğim şey, sanatın kaynağının Golgatha olduğuydu. Vay canına, bugüne kadar itilmiş, örselenmiş, aşağılanmış, acıtmış ve beni hayattan soğutmuş neyim varsa ilk defa kârım oluyordu. Başka bir gezegene düşmüştüm sanki. Hocayı dinledikçe içimde bir şeyler coşmaya başladı; kendimi, başıma gelenleri, olanları, olmasını isteyip de bir türlü olmayanları başka bir gözle görmeye, hattâ sevmeye başladım zamanla. Sonra, gömülü kaldığım kendi acılarımdan sıyrılıp etrafıma bakmaya başladım.  Hoca, yazdığımız metinleri titizlikle okuyup görüşünü not ediyordu ödev kâğıtlarımızın üzerine. Çok zor beğendiği için ödev kâğıdımın üstünde “Devam et” notunu gördüğümde sevinçten delirmiştim.

Cumhuriyet gibi bir şeydi Uğur Mumcu Araştırmacı Gazeticilik Vakfı benim için. Nasıl Cumhuriyet, yoksul, zengin dinlememiş bütün çocuklarını eşit şartlarda bağrına basıp eğitmişse um:ag da kimliğime, şeklime, giydiğime, inancıma bakmadan bağrına bastı beni. Okumayı Cumhuriyet’in parasız yatılı okullarında, “kitap okumayı” um:ag’da öğrendim diyebilirim. Çünkü Hocamın deyimiyle “Kitaplar sınırsız, ömür sınırlı.” Dolayısıyla ne okuyacağını bilmek en az okumanın kendisi kadar önemli. Sonra insan okuma zevki geliştikçe hangi damardan besleneceğini keşfedebiliyor. Dayatılana, piyasanın sunduklarına hamallık etmeden yolunu bulabiliyor.

 Uğur Mumcu’nun yaktığı ışığın sönmemesi için  bir grup gönüllü, bence kahraman insan orda yıllardır emek veriyorlar. Ben, ”Yaratıcı Yazarlık, Kurgu” seminerlerinden sonra dokuz yıldır “Roman İnceleme” seminerlerine katılıyorum meselâ. Yirmi senedir aynı seminere gelen arkadaşlar var. Nedir bu deliliğin sırrı diye düşünmeden edemiyor insan bazen.  Yaz sezonunda derslerimizin başlamasını iple çekiyoruz. Hocamı övmeye kalksam görürse aşırı derecede kızar bana, biliyorum. Çünkü yalakalığın asla prim yapmadığı bir yer burası. Hocam, insanları değerlendirirken çalışkanlığa, disipline, okuduğu kitaplara ve çıkardığı esere bakar.  O yüzden kupkuru, sadece olan biteni anlatayım en iyisi: Mehmet Eroğlu ile Roman İnceleme seminerimiz haftada bir roman okuma ve romanı, yazarı değerlendirme üzerine kurulu bir seminer. Çalışkan arkadaşımız Pınar, dersten en az iki gün önce yazar hakkında araştırmalarını bitiriyor ve e-maillerimize ders notları ulaşıyor. Bu sırada biz de kitabı okumuş oluyoruz.   Hoca yazarla, kitabın yazıldığı dönemle, edebiyatla ilgili anlatacaklarını anlatıyor ve sonra katılımcılar roman hakkında düşündüklerini, beğendikleri bölümleri paylaşıyorlar. İki saat boyunca kendi gerçekliğimizden kopup hoş bir öğrenme hazzıyla ayrılıyoruz dersten. Konsept bu. Dünyada ne olursa olsun, hangi gündem olursa olsun bizim rotamız ve disiplinimiz hiç değişmiyor. Herkes o kadar piyasa endeksli yaşıyor ki, doların inip çıkması, gündelik siyaset, ekonomi dışında insanın öğrenme hazzı, sanatla incelme, anlamaya çalışma çabası için alan bulması, kitaplardan söz eden insanlarla arkadaşlık edebilmesi nerdeyse bir ütopya olmaya başladı. Oysa Cumhuriyet’i kurarken de yoksulduk ama “Bağımsızlık benim karakterimdir.” diyerek çıktığımız yolda destan yazdık. Cumhuriyet, toprağının yoksul, kimsesiz çocuklarına inandı en çok. O yüzden sabahtan akşama kadar ekranlar dolusu sürekli “para” dan söz edilip durulması bu ülkenin hayrına olmadığını düşünüyorum.

Um:ag, yazma, felsefe, sinema atölyeleri, seminerleri, siyasal düşünceler tarihi, seminerleri gibi her yıl yeni alanlarda açılan seminerleriyle insanların özgürce bir araya gelebildikleri, paylaşabildikleri ve üretebildikleri; yazar, gazeteci ve sanatçıların söyleşileriyle, her yıl açılan sergileriyle sıradanlığı reddedenlerin, kendilerini geliştirebileceği farklı bir kültür ve sanat merkezidir. İnsanın, herhangi bir otoriteye başvurmadan anlamayı sevmesi, anlamaktan mutlu olması, düşünmeyi öğrenmesi, kendi ruhunu etkin kılabilmesi, çölleşen yerlerini yeşertebilmesi ancak sanatla mümkün olabilir.

Faili meçhul karanlıklardan http://www.umag.org.tr/tr/ana-sayfa adresinden Uğur Mumcu hakkında ve um:ag hakkında her şeye ulaşabilrisiniz.