Yazgımız: Maske ve gölgenin mücadelesi

Hümay Göbel yazdı...

Yazgımız: Maske ve gölgenin mücadelesi

“Maskeyi hep istediği zaman çıkarabileceği bir şey olarak düşünmüştü. Maskenin yüzünü ele geçirebileceği olasılığını aklına getirmemişti bile. Maske, zamanla yüzüne işlemiş olabilirdi. Kendini kendi elinden kaçırmıştı belki de…” (Üç Aynalı Kırk Oda – Murathan Mungan) 

Maskeler… Sosyal hayatta kabul görebilmek adına kuşandığımız zırhlar… Mahremiyet tesisinden çok, kendi gerçeklerimizin kabul görmemesi endişesiyle ardına sığındığımız yeni yüzler… 

Ne kadar şeffaf yaşadığımızı düşünürsek düşünelim, bizim dışımızdakilere göstermekten imtina ettiğimiz saklı yanlarımız vardır mutlaka. Maskelerin ardına sığınırız, çünkü çok kıymetli Leyla Erbil’in Cüce kitabında dediği gibi “yaralı doğar tüm insanlar… anlaşılmak, sevilmek, sevecenlik dilenirler ömürlerince…” Anlaşılma endişesi bizleri, kendi gerçeklerimizi damıtmadan diğerlerine göstermeme konusunda tetikte tutar hep. Bu yüzden maskeler koşar yardımımıza. Lakin maske mi bizi yönetir, biz miyizdir maskenin idarecisi…  

İki farklı akımın, iki farklı yönetmeninin maske konusunu ele aldığı iki film… Biri varoluşçu akımın efendisi Ingmar Bergman’ın 1966 yılında yaptığı ve psikoloji başta olmak üzere birçok derse konu olmuş Persona, diğeri Dogma (ya da Dogme) 95 akımının kurucusu, Danimarkalı yönetmen Lars von Trier’nin 2003 yılında yaptığı Dogville 

Persona ve Persona’dan nerdeyse 40 sene sonra yapılmış Dogville; özünde, insanın samimiyet ve kendini gerçekleştirme, kendi karanlık yanlarıyla yüzleşebilme ve karanlık yanını toplum içinde kontrol altında tutabilme becerisine odaklanır. Persona, bunları ikili bir ilişkide irdelerken Dogville, bunların toplum içindeki yansımaları analiz eder.

Personafilm şeridinden birtakım fetiş görüntülerin aktığı bir girişle başlar. Böyle bir girişle Bergman, seyircisini ilerleyen sahnelerde yaşanacak rüyayla gerçeğin iç içe geçtiği buhrana hazırlamak istemektedir sanki. Giriş sahnesinin ardından bir çocuğun, filmimizin kahramanları olan Elisabeth ve Alma’nın yüzlerinin birbirine karıştığı bir görüntüyü okşadığı sahneye geçilir. Bu sahne filmin sonundaki yüzleşme ile ilgili de bir ipucudur aslında… 

“Sağlığı yerinde. Sessizliği ve hareketsizliği bir kararın meyvesi… Bu karar büyük bir ruhsal gücü gösteriyor. Belki de bende olmayan bir güç…” 

Elisabeth, bir oyuncudur. Elektra’yı canlandırdığı bir oyun esnasında birden susar ve o günden sonra konuşmaz olur. Öncelikle bir akıl hastanesine yatırılır. Burada yapılan çeşitli testlerin ardından fizyolojik ya da nörolojik olarak herhangi bir rahatsızlığının olmadığına ancak histerik bir durumun söz konusu olduğuna karar verilir. Elisabeth ile ilgilenmesi için Alma isimli, Elisabeth’e de fiziksel olarak çok benzeyen bir hemşire görevlendirilir. Alma, sanata düşkün, genç bir hemşiredir. Elisabeth’e de bu nedenle hayranlık duymaktadır aslında. Elisabeth ile olan ilk görüşmesinin ardından doktor, Alma’ya Elisabeth hakkındaki fikirlerini sorduğunda Alma’nın Elisabeth’e olan hayranlığı da hissedilir: “Sağlığı yerinde. Sessizliği ve hareketsizliği bir kararın meyvesi… Bu karar büyük bir ruhsal gücü gösteriyor. Belki de bende olmayan bir güç…”

Alma, Elisabeth’i konuşturabilmek için sık sık onunla sohbet eder. Elisabeth’in insani bir tepki verdiği ilk an, radyodaki merhametle ilgili piyesi duyduğu andır. Piyesi duyan Elisabeth güler… Gülüşünden merhamete olan inançsızlığı okunmaktadır. Bu reaksiyon, Elisabeth’in içinde bulunduğu psikolojiye dair ipuçları sunar seyirciye. Daha sonra odasında yalnız kalan Elisabeth’in televizyondaki görüntüler karşısında önce irkildiğini ve sonrasında ufak çaplı bir histeri krizine girdiğini görürüz. Televizyonda, yakılan bir Budist rahiple ve Nazilerce silah doğrultulan küçük bir çocukla ilgili görüntüler akmaktadır. Elisabeth bu görüntüler karşısında dehşete kapılmıştır. Elisabeth’in gerçeklere tahammülü yoktur… 

Elisabeth’in fiziksel ve nörolojik herhangi bir rahatsızlığı bulunmadığından hastaneden taburcu edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle doktoru, Elisabeth’e Alma’yı da yanında alarak kendisinin yazlık evine gitmelerini tavsiye eder. Doktorun yazlık evinde, kalabalıktan uzakta ve Alma’nın eşliği ile birlikte Elisabeth’in içinde bulunduğu buhranı aşabileceğine inanmaktadır. Bu esnada doktorun Elisabeth’e söyledikleri seyirci açısından Elisabeth’in psikolojik durumuna dair daha somut bir tablonun oluşmasını sağlar: 

“Başkalarına karşı sen ile yalnızkenki sen arasındaki uçurum! İntihar etmek mi? Hayır! Sen yapmazsın. Ama konuşmayı reddedebilirsin. O zaman en azından yalan söylemezsin. Ya da öyle sanırsın. Ama gerçek inatçıdır. Saklandığın yer su geçirmez değildir. Yaşam, dışardan sızar içeri ve tepki vermek zorunda kalırsın. Seni anlıyorum ve takdir ediyorum. Hevesin geçene kadar bu rolü oynaman gerektiğini düşünüyorum. O gün geldiğinde diğer rollerini bıraktığın gibi, bunu da bırakırsın!” 

Evet.. Elisabeth rol yapmamak, maske takmamak ve yalan söylememek için eylemsizliği seçmiştir. Rol yapmamak için, sessiz kalma rolünü oynamaya karar vermiştir.  

Bu noktada filmle ilgili daha fazla ilerlemeden konuyu biraz daha açmakta fayda olacak. Persona sözcüğü Latince kökenli bir sözcüktür ve Antik Yunan tiyatrolarında kullanılan maskelere atıf yapmaktadır. Kavramı psikoloji terminolojisine kazandıransa arketip kuramıyla bilinen Carl Gustav Jung’turJung’un kolektif bilinçaltı arketiplerinden olan Persona, en basit tabiriyle, toplumsal maske demektir. Yani başkalarının görmesine izin verdiğimiz karakteristik özelliklerimiz… Jung, Persona’nın karşısınGölge arketipini koyar. Gölge ise bir alter egodur. Başkalarına göstermek istemediğimiz, karanlıkta tutmayı tercih ettiğimiz alt benliğimizdir.  

Persona arketipi maskeleri işaret eder. Maskenin koruyan, gizleyen misyonunun yanı aldatan, gerçeği damıtan hatta dönüştüren bir özelliği de vardır. Bu toplumsal maskeler, onu giyen insanları ele geçirebilecek kadar güçlenirse kimi Elisabeth gibi sessizliğe gömülür, kimileri artık maskenin kendisi olur kimileriyse bu ikiliğe tahammül edemeyerek intiharı seçer. 

Elisabeth ve Alma doktorun yazlık evine gelirler. Alma’nın anlatısına göre buradaki sakinlik ve insanlardan uzak sessizlik Elisabeth’e çok iyi gelmiştir. Filmin bundan sonraki kısmı Alma’nın monologlarıyla devam eder. Alma, durmaksızın konuşur. Konuştukça Elisabeth’le daha da yakınlaştığına inanır. Elisabeth ise içten bir tavırla Alma’yı dinlemektedir.  

“Aynı anda tek ve aynı kişi olunabilir mi?” 

Almanın konuşmaları sürdükçe ikili arasındaki ilişkideki roller de birbirine karışır adeta ve bu ilişki, Alma’nın hasta Elisabeth’inse hemşire misyonuyla onun sabırlı dinleyicisi olduğu bir eksene doğru kaymaya başlar. Öyle ki Alma, geçmişine dair yaşadıklarını hiçbir acziyetini saklamaksızın söze dökmeye başlamıştır artık. Geçmişine dair en mahrem anılarını dahi sakınmasızın paylaşır Elisabeth ile, en acı hatası olarak gördüğü kürtaj olayına kadar… Alma kürtaj konusunda büyük bir suçluluk duymaktadır, bunu en yalın ve açık haliyle de ilk kez Elisabeth ile paylaşmıştır. Gözyaşları içinde olayı Elisabeth’e anlatırken “İnandığımız her şeye ne olmuştu? Aynı anda tek ve aynı kişi olunabilir mi? O ben değil miydim?” diye kendi kendine yakarışta bulunur.

“Sevgili dostum hep böyle yaşamak istedim. Sessizlik, yalnızlık, hasta ruhun sağlıklı yanımı öne çıkarması duygusu…” 

Alma, Elisabeth’in mektuplarını yollamak üzere yola çıkar. Mektupların arasında doktora hitaben yazılmış ve ağzı kapatılmamış bir zarf bulunmaktadır. Alma yolda giderken mektubu açar ve okumaya başlar. Mektupta okudukları ile birlikte şaşkına döner, aslında yaşadığı durumu büyük bir hayalkırıklığı olarak tanımlamak sanırım daha doğru olacaktır. Elisabeth mektubunda Alma ile ilgili olarak onu izlemenin eğlenceli ve komik olduğundan, kendisine mahrem sırlarını anlatmaktan çekinmediğinden bahsetmektedir. Onu dinlemenin, onun acziyetlerine ortak olmanın kendi hastalığını iyileştirmeye başladığını vurgulamaya çalışmaktadır aslında ama Alma bu satırlar karşısında büyük bir yıkım yaşar.  

Mektubu okuduktan sonra göl kenarında kendi aksini seyrederek düşüncelere dalan Alma, giderek Elisabeth gibi olduğunu idrak eder ve bu dönüşüme dur demeye karar verir. Burada, Alma’nın adeta bir ayna gibi sudaki aksiyle yüzleşmesi ve kendi gerçekliğine dönmesi oldukça çarpıcıdır. Herhangi bir ayna yerine en kadim ve doğal ayna olan suyun seçilmiş olması ise sanırım Bergman’ın hayran olunası dehasının bir ürünüdür. 

Alma ve Elisabeth arasında giderek birbirlerine dönüşme noktasına varan ilişkinin temelinde aslında çok insani bir neden vardır. İnsanın kendi gerçekliği ile yüzleşmekten kaçması sonucu bu gerçekliği yitirerek başkasının gerçekliğiyle bütünleşmeyi kolay yol olarak görmesi… Alma, Elisabeth’e duyduğu hayranlığın da bir sonucu olarak, birlikte geçirdikleri uzun zamanın sonunda ona benzemeye başlar keza Elisabeth de içindeki buhranla yüzleşmekten kaçarak Alma’nın buhranlarını kendini iyileştirmek için bir çıkış noktası gibi görür. Birbirlerine fiziksel olarak da benzedikleri gözönünde bulundurulursa muazzam bir dönüşümdür seyirciye sunulan.

“Anlattığımız hikâye ile dinlediğimiz hikâye aynı değildir…” 

Alma, bir hastaymışçasına ve doktoruyla sohbet edermişçesine kendini Elisabeth’e açmıştır evet ancak bu çift taraflı bir açılmadır. Elisabeth gibi düşünmeyi, onu çözmeyi de öğretmiştir bu süreç ona. Bu durumu Bergman’ın klasik açı ve karşı açı çekimi kullanarak yarattığı, filmin üzerine belki de en çok konuşulan o muazzam sahnesi ile idrak eder seyirci. Hikayeyi, hem dinleyenin hem de anlayanın algısından gösterir seyirciye… 

Elisabeth henüz daha hastanedeyken Alma ona kocasından gelen mektubu getirir. Bir de fotoğraf vardır, Elisabeth’in çocuğunun fotoğrafı… Elisabeth fotoğrafı o anda yırtar. Yazlık evdeyse bir gün Elisabeth masada oturmuş derin düşüncelere dalmışken Alma Elisabeth’in elindeki fotoğrafı fark eder. Yırtılmış fotoğrafı… Elisabeth’in karşısında geçer ve konuşmaya başlar. Bu konuşma sahnesini önce Elisabeth’in yüzünden sunar Bergman seyirciye. Arkada Alma’nın sesi duyulurken ekranda Elisabeth yalnızca gözleriyle konuşmaktadır. Elisabeth’in sırf toplum baskısı nedeniyle anne olmaya karar verdiğini ancak hamilelik ve doğum sonrasında Elisabeth’in bir türlü anneliği kabullenemediğini anlatır Alma. Daha sonra aynı sahneyi Alma’nın yüzünden seyrettirir Bergman. Alma burada konuşmasını tamamladıktan sonra, “Asla senin gibi olmayacağım, sürekli değişiyorum.” diyerek isyan eder. Elisabeth’e dönüşümünü kırdığı nokta da tam olarak burasıdır. Alma kürtaj için bile büyük suçluluk duyarken, Elisabeth kendi çocuğuna yabancılaşmış sevgisiz bir annedir…  

Elisabeth’in Elektra’yı canlandırdığı esnada sustuğundan bahsetmiştim. Sanırım burada da alegorik bir durum yaratmak istemiş BergmanElektra aile bağlarını doğru kuramamış, annesiyle hesaplaşmasına hayatını adamış ve sonunda da annesini kendi elleriyle öldürmüş bir karakter. Dolaysıyla Elisabeth’in tam da bu kadın figürü canlandırırken susmaya karar vermiş olması tesadüf olmasa gerek.  

Maskeler kurtarıcıdır dedik. Elisabeth de bir oyuncu olarak, toplum içinde en çok kullandığı maskeye tutunmak istedi belki de. Rol yapmamak için en çok yaptığı role sığınmayı seçti. Alma ise gölgeye teslim olmayı reddedip yine toplumun ona biçtiği mütevazi ve ahlaklı hemşire maskesine tutunmayı seçti. İki kadın da içindeki karanlık yanı kontrol altında tutabilmek için kendilerine dair birtakım tavizler verdi özetle… Ancak bazen gölgeye teslim oluruz. Kontrol altında tutamadığımız karanlık yanlarımız hem bizim hem içinde yaşadığımız toplumun çürümesine neden olur. Taktığımız maskeler yetmez içimizdeki canavarı susturmaya ve yozlaşırız. Bu yozlaşmayı ekrana taşıyan en iyi örneklerden biri de Dogville’dir. 

Danimarkalı Yönetmen Lars Von Trier 3 arkadaşıyla birlikte (Thomas VinterbergSøren Krogh-JacobsenKristian Levring) 1995 yılında ana akım sinema dinamiklerinin karşısına Dogma 95 Manifestosu’yla çıkar. Bu manifestoya göre; filtre ve efekt kullanımı terk edilerek doğal ışık ve ses kullanımı tercih edilmeli, çekimler el kamerasıyla yapılmalıydı. 4 yönetmen böylelikle hikâye, oyuncu ve yönetmeni ön plana çıkarmayı ve gerçekliği olabildiğince gerçeğe yakın olarak perdeye yansıtmayı hedeflemişlerdir. 

2006 yapımı Dogville filmi, minimum ölçüde de olsa Dogma akımına bağlı kalarak yapılmıştır, bu yanıyla da farklı bir seyir deneyimi sunmaktadır. 1 giriş ve 9 bölümden oluşan film, tabir-i caizse bir tiyatro sahnesinde çekilmiştir. Tebeşirle çizilmiş alanlar içinde oyunculara odaklanan filmde dekor yok denecek kadar azken yapı adına hiçbir şey bulunmaz. Yönetmen, mükemmel bir mekân manipülasyonu ile seyirciyi tamamıyla hikâyeye ve oyunculuğa odaklamaktadır. Ne duvar ne kapı ne de kilitlerin olduğu dekorla mahremiyet algısı silinir ve her şeyin açık seçik görüleceği sahne düzeniyle samimiyet üzerine özsorgu alanı açılır. Bütün bu yönleriyle Dogville hem Beckett’en hem de Brecht’ten izler taşır adeta…  

Dogville’in sakinleri kasabalarını seven, iyi ve dürüst insanlardır.” 

Dogville, 1930’lu yıllarda küçük bir Amerikan kasabasında geçer. Arka planda buram buram Büyük Buhran’ın izlerinin okunduğu filmin girişinde kasaba insanları, iyi ve dürüst insanlar olarak tanıtılır. 3 saatlik film boyunca iyilik ve dürüstlüğün göreceliğini ortaya koyar bir anlamda yönetmen.  

Giriş bölümünde filmimizin karakterlerine ilişkin kısa bilgiler verilir. Kasabada herkesin belli başlı görevleri vardır. Bu görev bölüşümü çerçevesinde günlük akış sürer gider. İlk olarak ön plana çıkarılan karakter kasabadaki en iyi evde yaşayan Tom Edison’durTom, kendini yazar olarak tanımlayan ama yazma konusunda bir türlü gerekli mesafeyi kat edemeyen ve arayışta bir karakter olarak tasvir edilir. Kasaba halkını ahlaken güçlendirmek gibi bir misyon üstlenmiş ve kilise evinde düzenlediği Ahlaki Güçlendirme Toplantılarında verdiği vaazlarla ahlaken eksik bulduğu kasaba halkını aydınlattığına inanmaktadır.  

Bir gece vakti Tom kasaba sokaklarında, her zaman yaptığı gibi aylak aylak dolaşır ve vaazları için yeni malzemeler ararken, silah sesleri duyar. Silah seslerinin ardından, kasabanın köpeği Musa’nın havlamasını işitir. Yabancı bir kadının Musa’nın kemiğini aldığını görür. Kadın kaçmaya çalışmaktadır. Tom ona yardım edeceğini söyler ve madene saklar kadını. Ardından gangsterler gelir ve kadını sorarlar Tom’aTom da kimseyi görmediğini ve kasabaya kimsenin gelmediğini söyler. Gangsterler Tom’a bir kart bırakırlar ve giderler. 

Tom kadını madenden çıkarır ve evine götürür. Ona yardım edeceğini söyler. Kadının adı Grace’tir. Grace, daha ilk tanışma anından merhametin ve vicdanın ilahlaşmış bir imgesi şeklinde sunulur. Öyle ki TomGrace’e aç olabileceği düşüncesiyle bir parça ekmek uzatır ve Grace, köpeğin kemiğini çalmış biri olarak bu ekmeği yemeyi hak etmediğini söyler… GraceTom’un kasaba halkı için kurguladığı Ahlaki Güçlendirme planı için ideal bir yardımcı olacaktır. Bu nedenle Grace’i, kasaba halkının çok iyi insanlar olduğunu söyleyerek, kasabada kalması için ikna eder. Ancak Grace’in kasabada kalabilmesi yalnızca bunu onun istemesine değil, kasaba halkının da onu kabul etmesine bağlıdır… 

Tom, kasaba halkını kilise evinde toplar ve Grace’in başına gelenleri anlatır. İyi ve dürüst insanlar olarak kasabalarının Grace’e sahip çıkması gerektiğini vurgular. Kasaba halkı, gangsterler tarafından aranan bir kadını saklamanın, onu aralarına almalarının doğuracağı sonuçlar konusunda endişelidir. Bir orta yol bulunur ve Grace’e iki hafta süre verilir. Bu süre içinde Grace, kasaba halkının güvenini kazanabilirse onlarla kalmaya devam edecektir.  

“Bu kasabayı seviyorsan Tom, bunu çok tuhaf bir biçimde ifade ediyorsun.” 

Toplantının ardından TomGrace’e kasabayı gezdirmeye başlar. Bu gezinti esnasından kasabada yaşayan insanları hem Grace hem de seyirci daha yakından tanıma fırsatı bulur. Tom’un insanlara dair yaptığı betimlemelerde tuhaf bir iğneleme vardır aslında. Grace’e en başta çok iyi insanlar diye bahsettiği halkın her birinin ahlaken yoz yanlarını vurgular Tom. Bu üslup Grace’i şaşırtır. 

Grace’in kasabada yaşamını sürdürebilmesi ve bu iki haftalık süre içinde insanlara kendini kabullendirebilmesi için onun halkın günlük işlerine yardım etmesine karar verilir. Grace tek tek herkesin kapısını çalarak yardıma ihtiyaçları olup olmadığını sorar ancak herkes hayatından çok memnundur. Kimsenin yardıma ihtiyacı yoktur… Tom’un da müdahalesiyle kasabanın “yapılmasa da olur işleri” için Grace’ten yardım alınmaya başlanır.  

Grace yardımları ile kasaba halkının takdirini kazanmaya başlamıştır. Yavaş yavaş onlardan biri olma yolunda ilerlerken yardımlarıyla kasabalıların da hayatını kolaylaştırır. Grace’e verilen iki haftalık süre dolar ve bu sürenin sonunda tüm kasaba halkı, bazı küçük endişeler olsa da Grace’in kalmasına karar verir. Ardından Grace’e kalacak bir yer verilmesi ve günlük yaptığı yardımlar karşısında da cüzi bir ücret ödenmesi kararlaştırılır. Kasabanın en pahalı dükkanının vitrininde Grace’in çok beğendiği 7 adet biblo vardır. Grace kazandığı paralarla bu bibloları birer birer almaya başlar.  

4 Temmuz kutlamaları esnasında herkes Grace’e şükranlarını sunar. Dogville’i yaşanabilir bir yer haline getirdiği için herkes Grace’e minnettardır. Grace de bu iyi insanların onu sahiplenmesinden dolayı çok mutludur. Bu kutlama esnasında bir polis aracı kasabaya yaklaşır, Grace’i saklarlar. Polis Kilise evine bir KAYIP ilanı asar. İlan tabii ki Grace ile ilgilidir. Kasabalılar polise kadını hiç görmediklerini söylerler. Polis kasabadan ayrılır. 

Her şey yoluna girmiş gibidir… Grace ve kasabalılar arasındaki soğukluk yok olmaya, olumlu rüzgarlar esmeye başlamıştır. Ancak kasabaya tekrar polisin gelmesiyle işler değişmeye başlar. Polis bu kez eski astığı ilanı kaldırır ve ARANIYOR ilanı asar. Grace, bazı banka soygunlarına karışmış olmakla suçlanarak aranmaktadır ve yerini bildirine belli bir miktar ödül verilecektir. Üstelik bu kadını gördüğü halde yerini bildirmeyenler de yasaları çiğnemiş sayılacak ve cezalandırılacaklardır. 

Dogville’de kimsenin bir şeye ihtiyacı olmadığı düşünülürse yapılacak öyle çok iş var ki…” 

Tom, yeni ilan üzerine kasaba halkını tekrar toplar ve bu kez Grace’in kalabilmesi için yeni kararlar alınır. Grace’in çalışma koşulları ağırlaştırılır. Bunu, kendini kasaba halkına yeniden ispat edebilmesi adına bir şans olarak sunarlar Grace’e 

Kasabaya ilk geldiği günlerde Grace’in yardım arzına ihtiyaç duymadığını belirten kasabalılar için artık koşullar öyle değişmiştir ki Grace’in yaptığı işler onları asla tatmin etmeyecek noktaya ulaşmıştır. Grace evden eve mekik dokumaktadır ancak kasabalılar onun yaptığı işlerden memnun değillerdir. Giderek daha fazlasını istedikleri ve karşılığında hiçbir şey vermedikleri bir sömürü durumu oluşur. Burada yönetmen emek sömürüsü üzerinden dolaylı bir kapitalizm eleştirisi sunar. 

“En büyük zalimler, kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar. Acı, güç iştahını azaltmak şöyle dursun, onu azdırır.” (Çürümenin Kitabı – E.M. Cioran) 

Grace’i, polise ihbar etmek korkusuyla sindiren kasabalıların karanlık doğası artık en sarih haliyle zuhur etmektedirGrace’in korkularını suistimal eden ve bu çürümüş, yoz yanlarını Grace’i koruma kisvesi altına gizleyen kasabalıların maskesi teker teker düşmeye ve seyirci için son derece rahatsızlık verici görüntüler kadraja girmeye başlar.  

“Köylülerin ineklerine tecavüz edilince yaşanan türden bir utançtı bu. Hepsi o…” 

Grace’in elma toplama işinde yardım ettiği Chuck’ın Grace’eiftira tehdidiyle, tecavüz ettiği sahne ile birlikte filmin akışı değişir. Duvarların, kapıların, kilitlerin olmadığı mekânda kasabalıların kendi işleriyle ilgilendikleri o anda, Grace’in Chuck’ın tecavüzüyle katlanmak zorunda kaldığı trajedi açık seçik görülür.  

Chuck’ın tecavüzü ile başlayan çürüme hızlıca tüm kasabalılara sirayet eder. Bu aslında bir başlangıç da değildir. Bastırılmış Gölgenin olağanca açlığıyla ahlaka meydan okumasıdır. Kasabalı erkekler –Tom hariç çünkü Grace’e aşıktır- kanıksamış bir şekilde Grace’e tecavüz ederler. Herbir erkek bu tecavüzü kendine doğal bir hak görerek yapar. Grace bunu onlara borçludur… 

Grace’e uygulanan şiddet yalnızca fiziksel boyutta değildir. Erkeklerin artık rutine bağlanan tecavüzlerinin yanı sıra Grace, kasabalı kadınlardan da sistematik şekilde psikolojik şiddet görmeye başlar. Kendisinden beklenen işleri yetiştiremediği, gerektiği gibi yapamadığı aşağılamalarının yanı sıra hiçbir şekilde muhatap alınmaksızın isnat edilen suçlamalarla bir karanlık kuyunun içine itilir adeta. Chuck’ın karısı Vera’nın bir gece vakti evine gelmesi ve kocasını baştan çıkartıp onunla birlikte olduğu suçlaması karşısında Grace bir İlahe sakinliğiyle sessiz kalır… Ancak bu sessizliğinin bedeli Vera’nın, onun gözlerinin önünde, tüm emeğinin kazancıyla biriktirerek aldığı 7 bibloyu sırayla kırması olur. Vera bu 7 bibloyu kırmadan önce bir de ahlak dersi verir“Şimdi sırayla bu bibloları kırmaya başlayacağım, eğer gözyaşlarını tutabilir ve biblolar kırılırken ağlamazsan duracağım…” Grace elbette ki gözyaşlarına hâkim olamaz ve biblolar teker teker tuzla buz olur gözünün önünde… O 7 biblo Grace’in kırılganlığının simgesidir… 

“Vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar. Her insan, kendinin bir şey önereceği ânı bekler. Ne önerdiği önemli değildir. Bir sesi vardır ya, o yeter. Ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz…” (Çürümenin Kitabı – E.M. Cioran) 

Grace’in durumu karşısında yalnızca üzüntü duyduğunu dile getiren ama bu kötülüğü durdurmak adına herhangi bir eylemde bulunmayan TomGrace’e bir öneriyle gider. Yeni bir toplantı yapmaları gerektiğini ve bu toplantıda Grace’in yaşanan tüm rezillikleri en açık şekliyle herkesin önünde anlatmasını böylelikle kasabalıların da yanlışlarının farkına varacağını ve durumun düzelebileceğini söyler. 

Burada Tom’dan biraz daha detaylı bahsetmekte sanırım fayda var. Tom, kendisi dışında herkesin ahlaken eksik ve sorunlu olduğunu düşünen bu nedenle kendini de bu insanları kurtarma konusunda sorumlu gören bir karakterdir. Herkesi kurtarma konusunda çok heveslidir ama kendi eksiklikleriyle yüzleşmekten ve onları düzeltmekten de o ölçüde acizdir. Kasaba halkını ahlaken güçlendirme projesi bu yüzden onun için kendi gerçeklerinden bir kaçıştır aslında. Her seferinde daha etkileyici vaazlar verebilmek için düşünür ve yorar zihnini. Tek derdi anlatmak, anlatmaktır… Kendi sesini bile duyamayan bir insanın karanlık yalnızlığında, diğerlerinin sesleri anlamsız birer yankıdan ibarettir sadece…

Hepimiz sahtekâr olduğumuz için birbirimize tahammül ederiz. (Çürümenin Kitabı – E.M. Cioran) 

Grace toplantı konusunda ikna olur ve kasabalılara her şeyi en açık şekliyle anlatır. Tom da Grace’i o esnada dinlemektedir ve Grace’in gerek üslubu gerekse insanlara yaklaşımı Tom’u ürkütür. İnsanları etkileme konusunda kendinden daha üstün olan bu kadına karşı bir anda fikirleri ve duyguları değişmeye başlar, onu kurtulması gereken bir tehdit olarak görür. 

Grace’in konuşması bittiğinde kasabalıların gözlerinden kapıldıkları dehşet ve duydukları utanç okunsa dahi dile dökülenler çok farklıdır. Kasabalılar ağız birliği yapmışçasına Grace’in tüm bunları uydurduğunu, yalanlarla kendi eksikliklerini örtmeye çalıştığını iddia ederler. Bu ikiyüzlü insanlardan beklenen tavır da tam olarak budur aslında çünkü birinin bile yaptığı çirkinlikleri kabul etmesi demek tüm kasabalıların çürümüşlüğünü ortaya dökmek demektir. Bu nedenle hepsi inkârı seçer ve bu çürümüşlüğe itaat ederler…

Filmin sonuna ilişkin açık bir kapı bırakılması gerektiğine inandığımdan finale ilişkin herhangi bir değerlendirmede bulunmayacağım. Ancak Grace’in film boyunca bir Azize gibi davranması ve tüm bu aşağılanmalar karşısında seyirciyi çileden çıkaracak derecede sabırlı ve yapıcı davranması hususuna da değinmek de fayda olacaktır diye düşünüyorum. 

Grace sürekli bağışlar, sürekli anlamaya çalışır. Kasabalıların tüm o çürümüş kötü tavırlarına kendi zihninde meşru bir gerekçe yaratır. Seyiriciye “bu kadar olmaz dedirten” bir empati duygusuyla kurar tüm ilişkilerini. Her türlü ikiyüzlülüğü, ahlaksızlığı sakinlikle tolare eder ve acısını kendi içinde yaşar. İsa’nın çilesi türünden bir çile çekermişçesine onu incitenlere incinmeyen yanlarını gösterir korkusuzca…

Yönetmen, bu merhamet, vicdan ve bağışlayıcılığın analizini seyirciye bırakmadan Grace ve babasının sohbet sahnesiyle vurucu bir şekilde yapar. Bu sahnede babanın ağzından dökülenler ölçüsüz merhametin vardığı noktayla ilgili çok farklı ve katmanlı bir vizyon sunar.  

Grace: Demek ben kibirliyim, insanları affettiğim için kibirliyim ha?! 

-Babası: Tanrım… Bu sözleri söylerken sözde alçakgönüllük ediyorsun. Kimsenin, hiçkimsenin senin yüksek ahlaki değerlerine erişemeyeceğinden o kadar eminsin ki herkesi bağışlıyorsun. Bundan daha kibir dolu bir davranış olamaz. Sevgili kızım, başkalarını affetmek için bulduğun bahaneleri kendin için asla kullanamazsın. 

Dogville, anti Amerikancı bir film olması saikiyle yapılmış ancak vardığı nokta itibarıyla, kimi çevrelerce, anti hümanist olması nedeniyle büyük eleştirilere maruz kalmış bir filmdir. Ben, insanın, yaşadığı toplumla birlikte çürüme sürecini olağanca açıklığıyla ortaya sunan filme yapılan bu eleştirileri haksız buluyorum.  

Dogville; iyiliğin kötülüğe, yardım arzının köleliğe, merhametin kibir ve iktidar sarhoşluğuna nasıl dönüştüğünü sanatın süzgecinden geçirerek sunan çarpıcı bir film. Muhafazakarlık ve iyilik maskesi arkasına saklanmış bir toplumun aslında ne kadar yoz olduğunu gösteren, bu anlamda Gölgenin zaferini simgeleyen Dogville, insan ilişkilerinin süreç içerisinde ne farklı uçlarda konumlanabildiğini göstermesi açısından da takdiri hak ediyor bence. 

Maskeler gerekli midir gereksiz midir… Bu, belki başka yazının konusu olabilir belki de üzerine genel geçer analizler yapılamayacak kadar göreceli bir konumdadır… Öyle ya da böyle taktığımız maskelerin ardında, içimizde tuttuğumuz karanlığı kontrol edebildiğimiz ölçüde uyumluyuz yaşadığımız topluma. Katlanabilmek uğruna, kabullenilmek uğruna seçtiğimiz maskelerin, manevi varlığımızı güçlendirmesi mümkün oluyorsa o zaman gereklidir o maskeler kanımca. Ancak bizi kendi gerçeklerimize yabancılaştıran, bir başkasına dönüştüren ve yalanla donatan maskelerle varacağımız nokta çürümeden öteye gidemez.  

Sağlık ve sanat dolu günler…