28 Şubat davası sadece sahte belgelerden ibaret değil

Emekli Albay Alican Türk yazdı...

28 Şubat davası sadece sahte belgelerden ibaret değil

Yargıtay, soruşturma aşamasıyla birlikte tam 10 yıl süren 28 Şubat kumpas davasına 09 Temmuz 2021'de noktayı koydu. Buna göre Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi (ACM)'nin "darbe yaptıkları" gerekçesiyle 20 komutanımız ve davanın tek sivil sanığı Kemal GÜRÜZ Hoca'ya (toplam 21 kişi) verdiği müebbet hapis cezasından 14'ünü onadı.

21 kişiden 3'ü zaten karar sürecinde vefat etmişti. Bu durumda kalan 18 kişiden 14'ü hakkında ceza verilmiş oldu.

Karar açıklandığından beri, bu kararın doğru olmadığını savunduk, savunuyoruz ve savunacağız. Zira bu dava, ihbarcısından mahkemeye belgeleri veren "bavulcusuna", iddianameyi yazan savcısından bir kısım hâkimine, TÜBİTAK'çılarından Genelkurmay ve Emniyet uzantılarına kadar tam anlamıyla bir FETÖ tezgâhıydı. 2006'larda Şemdinli ile başlayıp, arkasından Atabeyler, Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Askerî Casusluk, Erzincan - İ.Cihaner, OdaTv, Malatya - Zirve, Fenerbahçe - Şike Davası vb. bir dizi davanın son halkası olan bu davada pek çok sahte, tahrif edilmiş ya da üretilmiş belge üzerinden karar verilmişti. Davanın açılması için bile dönemin başbakanı Erbakan'ın vefatı beklenmişti.

Yargıtay, bir kısım sanığın cezalarını onamakla FETÖ'nün hukuksuzluklarını ve kumpasını da onamış oldu.

Bizler de bu güne kadar bu davadaki hukuksuzlukları topluma anlatmaya çalıştık. Sanıyorum konuyla biraz ilgilenenler ve anlatılanları dinleyenler 28 Şubat davasının nasıl bir kumpas olduğunu anlamışlardır. Anlamayanlara anlatmaya devam edeceğiz. Ta ki bütün Türkiye bu davanın ne olduğunu anlayıncaya, gerçekleri öğreninceye kadar...

Lakin hemen şunu vurgulayalım: 28 Şubat davasında sadece sahte, tahrif edilmiş ya da üretilmiş belgeler yok! Yani sanıkların itirazları sadece sahte belgelere dayanmıyor. Bu yazıda sizlere Yargıtay'ın söz konusu sahtekârlıklar dışında da görmezden geldiği diğer hukuksuzlukları, usulsüzlükleri de anlatmak veya hatırlatmak istiyorum. 28 Şubat iddianamesinde ve dava sürecinde neler oldu, ne kadar adil bir yargılama oldu, okuyunca siz karar verin:

  1. Adı 28 Şubat Davası olan bir iddianamede 28 Şubat 1997 tarihinde MGK'da alınan “406 sayılı MGK Kararları”na ve o kararların “Rejim Aleyhtarı İrticaî Faaliyetlere Karşı Alınması Gereken Tedbirler” başlıklı 18 maddelik ekine ilişkin tek bir cümle dahi edilmemiştir. Mahkemede de bu kararlar gündeme gelmemiş, üzerinde hiç konuşulmamıştır.
  2. MGK kararlarının görüşüldüğü ve tereddütsüz kabul edildiği 13 Mart 1997’deki Bakanlar Kurulu Toplantısı ile, o toplantı sonucuna göre ertesi gün (14 Mart) Başbakan Erbakan’ın imzasıyla bütün bakan(lık)lara / icracı kuruluşlara yayınlanan “Hükümet olarak 28 Şubat kararlarını aynen benimsediklerine, kararların arkasında olduklarına ve uygulanmasına” ilişkin BAŞBAKANLIK DİREKTİFİ iddianamede de mahkemede de tamamen görmezden gelinmiştir.
  3. Söz konusu Başbakanlık Direktifi’ni müteakip irtica ile mücadele esaslarını içeren ve dönemin İçişleri Bakanı Meral AKŞENER tarafından imzalanarak bütün il valilikleri ve emniyet teşkilâtına gönderilen 28 Mart 1997 tarihli “ANAYASA VE YASALARIN UYGULANMASINDA UYULACAK USUL VE ESASLAR” başlıklı GENELGE yine yok sayılmış, adı bile anılmamıştır. (DİKKAT! Bu genelge 28 Şubat'ta kılık kıyafet meselesi dahil hemen hemen bütün uygulamaların esasını oluşturan "Ana Emir"dir.)
  4. Aynı şekilde, Adalet Bakanı Şevket KAZAN tarafından imzalanarak Cumhuriyet ve DGM Başsavcılıklarına gönderilen 11 Nisan 1997 tarihli “KANUNLARIN TİTİZLİKLE UYGULANMASI HAKKINDA” konulu GENELGE'ye hiç değinilmemiştir.
  5. O dönemde MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nce Cumhurbaşkanı’na ve Hükûmete verilen ve irtica tehdidini açıkça ortaya koyan brifinglerden, raporlardan hiçbiri yer almamıştır.
  6. Başbakan Erbakan’ın 18 Haziran 1997 tarihinde Cumhurbaşkanı Demirel’e verdiği ve “Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi arasındaki Koalisyon Protokolü’ne uygun olarak, bu bir yıllık süreden sonra başbakanlığın Doğru Yol Partisi’ne geçebilmesi için, yapmış olduğumuz taahhüde ve iki parti arasındaki mutabakata uymak üzere başbakanlık görevinden istifa ediyorum.” şeklindeki istifa dilekçesine tek kelime ile değinilmemiştir.
  7. Aynı şekilde, söz konusu istifa mektubundan üç gün sonra merhum Erbakan’ın Başbakan Yardımcısı Tansu ÇİLLER ve hükûmeti destekleyen BBP Genel Başkanı merhum Muhsin YAZICIOĞLU ile birlikte bütün kameraların önüne çıkıp istifa gerekçesini detaylı biçimde açıkladığı basın toplantısı da görmezden gelinmiş, dahası, ilgili görüntülerin mahkemede izlemesine izin verilmemiştir.
  8. Dönemin Adalet Bakanı Şevket KAZAN’ın bizzat yazdığı “Öncesi ve Sonrası ile 28 Şubat” ve “Refah Gerçeği” adlı kitaplarda hükûmetin istifasının tamamen iki parti arasındaki protokole dayalı bir ahde vefa ilişkisi olduğuna ilişkin açıklamalarının hepsi es geçilmiştir.
  9. Cumhurbaşkanı Demirel’in Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda söylediği ve o dönemde tüm sorumluluğun kendisine ait olduğuna ve tüm faaliyetlerin Anayasa ve yasalar çerçevesinde yürütüldüğüne ilişkin hiçbir beyanı iddianameye alınmamış, mahkemece de değerlendirilmemiştir.
  10. Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik iç ve dış tehditlerin belirlendiği ve başta TSK olmak üzere devletin güvenlikten sorumlu bütün kurumlarına düşen görevlerin yer aldığı en önemli ve en temel kaynak olan Millî Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) hiç gündeme bile getirilmemiştir. (Hâlbuki Bakanlar Kurulu’nca imzalanan o belgeye bakılsaydı, İÇ TEHDİTLER başlığı altında “irticanın ve bazı İslâm Devletlerince desteklenen şeriat taleplerinin ciddi bir tehlike teşkil ettiği”nin belirtildiği görülecekti ve böylece başta TSK olmak üzere devletin güvenlikten sorumlu bütün birimlerinin o belge gereğince görevlerini icra etmiş oldukları anlaşılacaktı.) Savcılık makamı bunu bilerek göz ardı etmiş, mahkeme ısrarla belgeyi getirtmemiştir.
  11. Yerel mahkemede delillerin doğruluğu, gerçekliği tartışılmamış, sırf sanıkları suçlu göstermek için resmî belgelerdeki tahrif edilmiş cümleler bile doğru, gerçek kabul edilmiştir.
  12. 12. Savcılıkça sorguya çağrılan bazı sivil memurların sanıklar aleyhinde ifade vermeleri için korkutulduğu ve psikolojik baskı kurulduğu anlaşılmış, iddianame bu baskılar ile hazırlanmış, ilgili şahıslar durumu mahkemede ifşa etmelerine rağmen bunlar görmezden gelinmiştir.
  13. Maddî gerçeğin açığa çıkmasında çok önemli bilgilere sahip olduğu düşünülen ve tanık olarak dinlenmeleri ısrarla istenen bazı isimlerin dinlenmesi mahkemece aynı ısrarla reddedilmiştir. O isimler arasında örneğin Sn. Hüsamettin CİNDORUK (ki kendisi o dönemde DYP'den ayrılarak Demokratik Türkiye Partisi (DTP) adıyla yeni parti kurmuş, böylece REFAHYOL Hükûmetinin düşmesinde önemli pay sahibi olan eski TBMM Başkanlarındandır), Sn. Rifat SERDAROĞLU (o süreçte DYP'den ayrılıp ANAP'a geçen eski sağlık bakanlarındandır), Sn. Yaşar TOPÇU (o da DYP'den ayrılarak Mesut YILMAZ Hükûmetinde Bayındırlık ve İskân Bakanlığı yapmıştır) ile; o dönemde Refah Partisi'nin kapatılması için dava açan ve nihayet hem partiyi kapatan hem de başta merhum Erbakan olmak üzere birçok RP'li milletvekiline 5 yıl seçilme yasağı getirilmesini sağlayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural SAVAŞ gibi isimler vardır. Bu kişiler sıradan isimler değildir. Özellikle Sn. Cindoruk, Sn. Serdaroğlu ve Sn.Topçu, Tansu ÇİLLER'in mahkemedeki beyanlarının doğru olmadığına ilişkin kamuoyuna yönelik çok önemli açıklamalarda bulunmuş, ama mahkeme bunları dikkate almamıştır.
  14. Sincan'dan tankların 1960'lardan beri her yıl icra edilen rutin tatbikatlar için geçtiğini belirten Akıncı eski Üs Komutanlarından ve Emekli Subaylar Derneği (TESUD) Genel Başkanı (E) Korg. Erdoğan KARAKUŞ ile 04 Şubat 1997'de Sincan'dan geçen tank birliğinin Tabur Komutanı (E) Tuğg. Namık Kemal ÇALIŞKAN'ın tanıklık talepleri dikkate alınmamış, dilekçeleri görmezden gelinmiştir.  
  15. Benzer şekilde, mahkeme, gerek kılık kıyafetleri ve gerekse ilişkileri ile 28 Şubat döneminin sembol isimleri olan Müslüm GÜNDÜZ, Fadime ŞAHİN, Ali KALKANCI gibi şahısları da çağırıp dinlememiş, ama onların askerlerce kullanıldığına ilişkin iddiaları doğru kabul etmiştir.
  16. 28 Şubat'ın bir "askerî darbe" olup olmadığı hiç tartışılmamıştır. Bu konuda hiçbir uzman görüşü alınmadan, gerek savcılık gerekse mahkeme o süreci doğrudan darbe olarak tanımlamış ve ona göre hüküm kurmuştur.
  17. Nihayet, 28 Şubat iddianamesine sanıklar lehine olabilecek tek bir bilgi ya da belge konmamıştır. Bu da FETÖ'cü savcının sanıklara tamamen kin, nefret ve husumetle yaklaştığının çok açık kanıtıdır.

İşte en son onanan kararla, Yargıtay, 28 Şubat yargılamalarını yapan 5. ACM'nin bu hukuksuzluklarına, usulsüzlüklerine aynen ortak olmuştur. Dahası, o Yargıtay ki daha önce Ergenekon davasında İlker BAŞBUĞ hakkında "Genelkurmay Başkanları ve Kuvvet Komutanlarının Yüce Divan'da yargılanması gerekirken yerel mahkemede yargılanmalarının usule aykırı olduğu" gerekçesiyle bozma kararı verirken, aynı konu Ahmet ÇÖREKÇİ, İlhan KILIÇ gibi komutanlar söz konusu olduğunda kendi kararını çiğnemekte bir beis görmemiştir.

‘BU BİR ‘İNTİKAM DAVASI’DIR’

Özetle toparlamak gerekirse;

Bu dava bir “intikam davası”dır; “28 Şubat sürecinde - başta Fetullah GÜLEN Nur Cemaati olmak üzere - siyasal İslâm’ı savunan köktendinci tarikat ve cemaatlerle neden mücadele ettiniz, neden onların tekerine taş koydunuz, neden tarikat ve cemaatlerin devlette kadrolaşmasına izin vermediniz, neden para musluklarını tıkadınız, neden Fetullahçı - Işıkçı - Menzilci - Süleymancı - Nurcu vb. personeli ordudan attınız, neden yüce dinimizi istismar ederek insanları sömürenlere izin vermediniz, neden küçük çocukların beyinlerinin yıkanmasını engellediniz” diye “geçmişin intikamını alma davası”dır. Savcısından hâkimine, adli müşavirinden bilirkişisine kadar hukukî prosedürde yer alan hemen herkes FETÖ’cülük suçlamasıyla cezaevlerinde iken, hatta hüküm giymişken, böyle bir ekibin hazırladığı iddianameyle davanın sürdürülmesi ve o iddianameye dayanarak bir kısım sanık hakkında müebbet hapis cezası verilebilmesi, sonra da o kararın Yargıtay'ca onanması Türk hukuku ve adaleti açısından hukuk tarihimize geçecek bir garabet olmuştur.

Emin olduğum tek konu, tarihin bu kararları da, o kararların altında imzası olanları da hayırla anmayacağıdır.