Serkan Arslan yazdı…
Soluk bir akşam güneşi batıyor. Odamdaki demir parmaklıkların içeri bıraktığı gölgede öyle güzel dans ediyordu ki toz taneleri, gölgeye düşen kayboluyordu. İşte insan budur diye fısıldadım. Işığını kaybeden insanın nasılda o karanlıkta yok sayıldığını anlatıyordu. Yine bir sigara daha yaktım. Çok sigara içiyorum. Fazla ve hızlı sigara içiyorum. Süveyda’nın dediğine göre bu odada son gecem. Sabah buradan ayrılıp unuttuğum ve hatırlamakla sorumlu olduğum bir yere gidecekmişim. Ağır ağır çekilen ışığın içinde kaybolan toz tanelerini görmeme gerek yok. Burada olduklarını biliyorum. Tıpkı insanlar gibi, onları da görmeme gerek yok. Kafamın içinde bir yerlerde olduklarını biliyorum. Sayfaları açık bekleyen not defterim benden haber bekliyor gibi duruyor. Öyleyse çok fazla bekletmeden son satırlarımızı yazalım.
‘Şuurumuz bize laik olmaya çalışırken bu saydamlık içimizi gösteriyor. Meşrebimize olan itikadımız tam olsa da içimizdeki bu saydam şüphe görünür olmaya başladı. Biri görecek diye korkumuzdan tabağımıza mutluluk koyamaz olduk. Sanki bir tarikatın sırrına erişen ruhumuz fark edilecek diye sığıntı bir köşe arıyoruz. Fıtratımıza dokunmuş o elin tanıdık olması hüznümüzü asabiyete dönüştürmeye başladı. Acı iyidir. Düzenli ve ölçekli alınınca kanda Şerhoş etkisi yaratır. Ben şimdi gideyim. yarın gelmem ama sevgili hayatım. Yarın işim var. Süveyda ile ertesi günü kovalayacağız. Yeterince gün saydık. Sende yazıla yazıla bitiremedin kendini.’
Not defterini kapattım. Etrafını sağlam bir iple bağlayıp kapanış tarihini kapağına yazdım. Burada buluğum sürenin zayiatını hesaplamaktan vazgeçtim. Olması gerekliliği konusunda defterimi kapattım. Yatağa uzanıp tavanla olan son akşamıma ve erken gelmesini istediğim uykumun haberini beklerken kapım tıkladı. Pasaklı Süleyman beni bodrum katına getirmek için deliler tarafından görevlendirmiş. Bana hemen bodrum kata inmemiz gerektiğini söylediğinde neden diye yönelttiğim soruya sinirlenerek deli deliye hesap sormaz diyerek karşılık verdi.
Trene bin ve ses çıkarma Ahmed Arif.
Tren nerede?
Ceketime tutun. Ben kullanırım. Yolculuğumuz sırasında sigara içmek serbest ama ellerini kullanmak yasak.
Ellerimi kullanmadan nasıl sigara içeceğim Süleyman?
Demek ki içmeyeceksin. Sessiz ol. Karanlık bizi takip edecek olursa deliler çok kızar.
Karşılıklı gülümsemeyle katlar arası tren yolculuğumuz başladı. Parmak uçlarında geçtiğimiz koridorlar ve merdiven boşluklarında gözcü olarak yerleştirilmiş deliler biz ilerledikçe arkamıza takılıyordu. Vagonları deliler dolu bu tren bizi kazan dairesinin olduğu bodrum kata getirdi. Hiç pencere yoktu. Ve saat gece yarısına yakındı. Odadan içeri girdiğimde benim için bir veda gecesi hazırladıklarını anlamıştım. Pasaklı Süleyman son istasyon diyene kadar kimse birbirine tutunmayı bırakmadı. Geldik beyler atlayın dediğinde herkes sanki daha önceden belirlenmiş gibi kendi sandalyesine geçip oturdu. Masanın en ucundaki sandalye bana ayrılmıştı. Renkli içeceklerle ve özenle hazırlanmış bir masanın en ucuna geçip oturdum. Yemekhanedeki çalışanları yemeklere müshil karıştırmakla tehdit edip birkaç çeşit pasta ve aperatif şeyler yaptırmışlar. Pasaklı Süleyman tımarhanenin eczacısına rüşvet karşılığında alkol getirttirmiş. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Başhekimin odasından ödünç aldıkları gramofonu plaklarıyla sabah iade edeceklerine dair deli sözü diye yeminler ediyorlar. Düşünceli delilerdir bizim Tımarhanenin delileri, vesselam. Bütün gece şarkılar söyleyip eğlendik. Sonlara doğru alkolün ve sigara dumanının etkisiyle tren raydan çıkmaya başlamıştı. Ama delilerin keyfi yerindeydi. Süleyman masanın üstüne çıkıp çişini yapmasa daha da iyi olacaktı ama olur o kadar deyip odalarımıza yine bir trenin vagonlarına tutunup dağıldık.
Hoşça kalın koğuşun güzel yürekli delileri…










