Afganistan'daki Pakistan

Dr. Ali Rıza Kuğu yazdı...

Afganistan'daki Pakistan

En son söylenmesi gerekeni başta söyleyelim; Afganistan’da savaş her zaman olabilir, ancak Afganistan’da barış Pakistan’sız olmaz. İyi niyetli olsalar bile, bu gerçeği görmezden gelen girişimlerin Afganistan’ın yarasına merhem olması beklenemez. Afganistan’daki sorunu anlamak için Pakistan’ın Afganistan’daki alaka ve menfaatlerini ve iki ülke arasındaki tarihsel ilişkileri mercek altına almak gerekir.

Pakistan denilince biz Türklerin gözünde ebedi dostumuz olan bir ülke canlanır. Ülkelerimiz arasındaki bu yakınlığın gerçek hayatta da karşılığı vardır. Pakistan bizi birçok ulusal davamızda destekleyerek dostluğunu kanıtlamıştır. Belki de bu sebeple, Pakistan hakkında olumsuz şeyler yazmak veya konuşmaktan özenle kaçınırız. Ancak Pakistan’ın Afganistan politikasına böyle korumacı bir anlayışla yaklaşırsak, doğru bir yere varamayız.

Hindistan coğrafyasının İslam’la tanışması daha eski olmakla birlikte, Müslümanlığın alt kıtada yayılması Gazneliler ve Timur ordularının Hint seferleri ile hızlanmıştır. Babür İmparatorluğu’nun Hindistan’ı fethi ve sonrasında kurulan sultanlıklar bölgede kalıcı bir İslam kültür ve uygarlığı yaratmıştır. Günümüzde Pakistan’ın resmi dili olan Urduca –ki Türkçe’de  Orduca demektir- bölgeye hakim Türk-Moğol ordularının Hint lehçeleri, Türkçe, Arapça, Farsça gibi ana dilleri karıştırarak oluşturdukları ortak iletişim dilidir. Hint Müslümanları Osmanlı Halifesi ile daima duygusal bir yakınlık içinde olmuşlar ve Türk İstiklal Savaşı’nı da genelde desteklemişlerdir. Dolayısıyla aramızda derin tarihi ve kültürel bağlar bulunan Pakistan ile dost olmamız şaşılacak bir şey değildir.

Hindistan’ın İngiltere’den bağımsızlığını kazanması sürecinde ülke ikiye bölünmüştür. Müslümanların bir bölgeye toplanarak Pakistan adı altında bağımsız bir devlet olmaları çok acı ve sancılı bir mücadelenin sonucudur. Burada Pakistan adının Pencap, Afganistan, Keşmir, İndus, Sind bölgelerinin baş harfleri ile Belucistan’ın son hecesinin birleşmesinden oluştuğunu vurgulayalım. Yani Pakistan’ın “temiz insanların ülkesi”nden daha derin bir anlamı vardır.

Pakistan adının içinde Afgan bölgesinin geçmesi hemen yayılmacı bir söylem olarak anlaşılmasın. Gerçekten de Pakistan'ın kuzey bölgesinde 30 milyondan fazla Afgan yani Peştun yaşamaktadır. Bu rakam Afganistan’da yaşayan Peştun nüfusun en az iki katıdır. Hal böyle olunca, Pakistan’dan Afganistan’da olup bitenlere kayıtsız kalmasını beklemek haksızlık olur. Tarihsel olarak bu günkü Afganistan-Pakistan sınırının iki tarafında kalan bölge Peştun bölgesidir ve Peştun milliyetçileri tarafından büyük Peştunistan olarak anılır.

Aslında Pakistan kurulmadan önce kuzeydeki Peştun bölgesinin bir bölümü Afganistan toprağıydı. Öyle ki Pakistan’ın Peşaver kenti Afganistan’ın kışlık başkenti idi. Ancak İngilizler bölgeyi önce Sihlere vermiş ve sonra Durand Hattının kabulü ile bu günkü sınır oluşmuştu. Afgan milliyetçileri bu sınırı asla tanımamışlardır. Hatta Kral Amanullah Han komutasındaki Afgan Ordusu 1918-1919’da Hayber Geçidini aşarak Peşaver ve civarını ele geçirmişse de İngilizlerin hava bombardımanına dayanamayarak geri çekilmiştir. Dolayısıyla iki ülke arasında çözülmemiş bir sınır sorunu vardır. Afganlar Pakistan’ın kuzeyini geri isterlerken, Pakistanlı bazı milliyetçiler ise ironik bir şekilde Pakistan’ın kuzey sınırını Amuderya (Ceyhun) Nehri’ne kadar dayarlar. Yani tüm Afganistan’ı kendi sınırları içinde görürler.

Bağımsızlığını 1947’de kazanan Hindistan bölünürken ülkedeki Peştunlar Afganistan’la birleşmek istemişler; bu gerçekleşmeyince bağımsızlık talep etmişlerdir. İngilizlerin etkisi altındaki BM ise bu talepleri bir kenara koyarak, Peştunlara ya Hindistan ya da Pakistan’a katılma seçeneklerini sunmuştur. Peştunlar tekliflerin ikisinden de memnun olmamakla birlikte, Müslüman olduğu için Pakistan’ı tercih etmek zorunda kaldılar.

Ancak Peştunların bağımsızlık ateşi asla sönmedi. Hatta 1949’da Peştunistan adı altında bağımsızlıklarını ilan ettiler. Afganistan bu bağımsızlığı derhal tanıdı. Fakat Pakistan hükümeti ve İngiltere, Peştun bölgelerini bombardımana başlayarak aldıkları sert askeri tedbirlerle bağımsızlık hareketini bastırdılar. Afganistan bu yüzden Pakistan sınırını kapatıp, bir süre iki ülke arasındaki ilişkileri durdurdu. Pakistan’ın kurulduğu günden itibaren tüm Afganistan hükümetleri Pakistan’daki Peştun ve Beluci ayrılıkçılığına destek verdiler.

Bütün bunları Pakistan ve Afganistan arasındaki türbülanslı ilişkiyi vurgulamak için anlatıyoruz.

Günümüzde Pakistan sınırları içindeki Afgan yani Peştun bölgeleri özerk bir yönetim altındadır. Afganistan sınırı boyunca uzanan bu bölgeye Federal Yönetilen Aşiret Bölgeleri (FATA) deniliyor. İslamabad’daki merkezi hükümetin bu bölge üzerindeki yetkisi ve etkisi kısıtlı. Bölge Pakistan’ın en yoksul ve eğitimsiz nüfusunu barındırıyor. Halk geleneksel aşiret yapısı içinde yönetiliyor ve etnik farkındalık oldukça yüksek. Yönetimde şeriat kuralları uygulanıyor. Taliban ve diğer köktenci Peştun örgütlerinin asıl tabanı ve eğitim üsleri bu bölgede konuşlanmış durumda. Hakkani örgütünün de bu bölgede çok güçlü olduğu biliniyor. Bölgede konuşlu binlerce medrese köktenci terör örgütlerine silahlı militan ve intihar bombacısı yetiştiriyor.

Kuruluşundan beri bir Peştun sorunu olan Pakistan, bu sorunu bloklar arası Soğuk Savaş rekabetinden yararlanarak çözmeye çalıştı. Aslında buna çözüm denemez, sorunu dondurma ya da öteleme girişiminde bulundu desek daha doğru olur. Batı blokunun lideri sayılan A.B.D., Sovyetlerin sıcak denizlere inmesini ve ona ideolojik bakımdan yakın rejimlerin çoğalmasını engellemek için “Yeşil Kuşak” Projesini yürürlüğe koydu. Bu plan Irak ve Suriye’de iktidara gelen Baas Partisi ve Mısır’daki Nasır yönetimi gibi Sovyetlere müzahir rejimlerin diğer bölge ülkelerine yayılmasını önleyecekti. A.B.D.’nin temel amacı İslami hareketlerin reaksiyoner yapısını komünizmin önüne bir set olarak çekmekti Bunun için Müslüman ülkelerde anti-komünist ve muhafazakâr iktidarlar desteklenecekti. Yaşadığımız dönemde Arap Baharı adı altında birçok ülkede yaşanan dramatik olaylar ve insani krizleri A.B.D.’nin bu yanlış politikasına bağlamak gerekiyor.

Bu düşünceyle İran’da Musaddık yönetimi 1953’de devrildi. Pakistan’da 1977 yılında yapılan bir askeri darbe ile General Ziya ül Hak yönetime geldi. Türkiye’de 12 Eylül askeri müdahalesi oldu. Bu gelişmeler birbirinden bağımsız düşünülemez.

General Ziya ül Hak, askerliği bir tarafa, kurnaz bir politikacı ve hesap adamı olarak Yeşil Kuşak projesinin merkezindeki şahsiyettir. Pakistan’da devlet ve toplum yaşamındaki radikalleşmenin mimarı Ziya ül Hak’tır. Ziya ül Hak, Pakistan’ı A.B.D.’nin “Yeşil Kuşak” projesinin lider ülkesi ve Doğu Bloku’na karşı verilen mücadelenin başat aktörü yapmak istemiş ve bunu büyük ölçüde başarmıştır. A.B.D.’den önemli miktarda ekonomik ve askeri yardımı böyle kotarmıştır. Hatta Çin’i de bu ittifaka dâhil etmiştir. Nitekim Çin’in Pakistan devleti ve köktenci Afgan örgütleriyle ittifakı günümüzde de devam etmektedir.

Ziya ül Hak S.S.C.B.’nin Afganistan’daki varlığına şiddetle karşı çıkmıştır. Pakistan istihbarat örgütü ISI’nın başına Peştun asıllı arkadaşı General Akhtar Abdur Rahman’ı getirmiş ve var gücüyle Afganistan’a yönelmiştir.

Ona göre Sovyetler Afganistan’da kaldıkça Pakistan’a da el atacak ve ülke parçalanabilecektir. Bunun mutlaka önlenmesi gerektiğine kendisini inandırmıştır. Yaptığı hesapta, Afganistan’dan Sovyetleri çıkarabilirse bunun Hindistan’a karşı da bir zafer olacağını düşünmüştür. Pakistan’ın istihbarat başta olmak üzere tüm olanaklarını işgale direnen Afgan mücahitlerinin emrine vermiştir. Öyle ki, mücahitler Pakistanlı danışmanları eşiğinde Afganistan’ın kuzeyinde sınır ötesinde yani S.S.C.B. topraklarında dahi eylemler gerçekleştirmişlerdir.

Afganistan’da Sovyetlere karşı verilen savaşın kaderini değiştiren Stinger güdümlü hava savunma füzelerini mücahitlere vermesi için A.B.D.’yi ikna eden de Ziya ül Hak’tır. Bu silahlar Sovyetlerin Afganistan’da 400 kadar hava aracı kaybetmesine yol açmıştır.

Ziya ül Hak Doğu-Batı Blokları arasındaki rekabet ve çatışmayı ve Pakistan’ın Afgan direnişindeki yaşamsal rolünü ustaca kullanarak, ülkesini nükleer bir güç haline getirmeyi ve Hindistan’a karşı askeri denge sağlamayı başarmıştır. Bu sayede Pakistan’ın nükleer kulübe katılmasına uluslararası toplum ciddi bir tepki göstermemiştir. Ayrıca kendi anti-demokratik yönetimine karşı tepkileri de yumuşatmıştır.

Ziya ül Hak kendisi de radikal görüşlere sahip bir askerdir. Pakistan’daki Cemaat-i İslami Partisi ile bağlantılıdır. Ülkedeki medrese sayısı onun döneminde on kat artarak 1988’de 8 bini bulmuştur. Gayrı resmi medreseler ise 25 bin civarındadır.

Amanullah Han’dan Davud Han’a, Nurmuhammed Taraki’den Hafizullah Emin’e kadar birçok Afgan lider Peştun milliyetçisi ve Pakistan karşıtı bir politika izlediler. İşgalle birlikte Afganistan’da iktidara getirilen Sovyet yanlısı Babrak Karmal, kendisinden önceki Afgan liderler gibi Peştun milliyetçisi söylem ve eylemlerde bulundu. Pakistan’daki Peştun ve Beluci ayrılıkçı hareketlere destek oldu. Ziya ül Hak’ın idam ettiği Zülfikar Ali Butto’nun oğulları Mir Murtaza ve Şahnavaz’ı Afganistan’a davet ederek, General Ziya aleyhinde çalışmalarını sağladı.

Ziya ül Hak’a çok emek verdiği Afgan direnişinin zaferini görmek nasip olmamıştır. Ziya, Akhtar ve A.B.D.’nin İslamabad Büyükelçisi ile birçok Pakistanlı komutanı taşıyan C-130 askeri uçak, 17 Ağustos 1988’de esrarengiz şekilde düşmüş ve içindekiler yaşamlarını kaybetmişlerdir. Bu olayın Sovyetlerin başarısızlığı ve çekilmesini perdelemek için yapılan bir sabotaj olduğuna inanılmaktadır. Yani Ziya ül Hak bizzat kendisi de Afganistan işlerine karışmanın kurbanı olmuştur. Ancak, kendisinden sonra gelen Pakistan yönetimleri, General Ziya’nın Afganistan’daki radikal dinci Peştun örgütlerini destekleme geleneğini devam ettirmişlerdir. Bu kesintisiz desteğin bu günkü muhatabı Taliban’dır.

Taliban, Sovyetler çekildikten sonra Afganistan’da başlayan iç savaş ortamında, kelimenin tam anlamıyla A.B.D.’nin yönlendirmesi, Suudilerin finansal desteği ve Pakistan istihbaratının bizzat nezareti altında kurulmuştur. Taliban projesinin başında dönemin Pakistan İçişleri Bakanı Peştun asıllı General Nasrullah Babür vardır.

Kendisi de radikal dincilerin kurbanı olan Benazir Butto bile, ikinci başbakanlığı döneminde Taliban’ı Afganistan’ın istikrarı için yegâne şans olarak görüp desteklemiştir. Pakistan, 1996-2001 arasındaki Taliban yönetimini resmen tanıyan üç ülkeden biridir. Diğer iki ülke ise Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleridir. Taliban’ın gücünün zirvesinde olduğu 1999 yılı itibariyle örgüt kadrolarının en az üçte biri Pakistan uyruklu ya da Pakistan üzerinden Afganistan’a aktarılan militanlardan oluşmaktaydı.

Peki, Pakistan neden bu kadar Afganistan’ın iç işlerine müdahale ediyor? Pakistan ordusunun yaklaşık beşte biri Peştun asıllılardan oluşmaktadır. Ordunun ve istihbaratın yönetim kadrolarında çok sayıda Peştun yer almaktadır. Dolayısıyla Pakistan’ın Afganistan’da olan bitene kayıtsız kalma lüksü yoktur.

Pakistan’ın Orta Asya ülkeleri ile çok yoğun ticari ilişkileri vardır.  Bu yüzden kuzeye Afganistan üzerinden geçen ticaret yollarının açık ve güvenli olması için Kabil’de Pakistan kontrolünde bir yönetimin olması istenmektedir. Bir de Afganistan istikrara kavuşursa Pakistan’daki Afgan mülteciler ülkelerine dönebileceklerdir.

Pakistanın en önemli beka sorunlarından biri de “Büyük Peştunistan”ın kurulması halinde ülkenin kuzeyinde Peştunların ve hatta Belucilerin yaşadıkları toprakları kaybetme endişesidir. Kabil’de kontrollü ve dost bir Peştun iktidarı kurulmasını sağlamak, bu endişeyi gidermenin pratik yollarından biridir. Bu suretle, Hindistan’a karşı savunma bağlamında stratejik bir derinlik elde etmek de mümkün olacaktır. Pakistan Keşmir’deki mücadelede radikal örgütlerin insan gücü ve çatışma tecrübesinden yararlanmaktadır. Bu örgütlerin başında da Taliban gelmektedir.

Pakistan’ın bir hesabı da, Taliban’ın katı ve insanlık dışı uygulamalarının, Peştun milliyetçiliğini uluslararası alanda zayıflatacağı varsayımı olabilir.

Pakistan işte bu nedenlerle Taliban’ı kurmuş ve desteklemiştir. Oysa Taliban politik hedeflerine ulaşmak için en vahşi terör eylemlerini gerçekleştirmekten çekinmeyen bir örgüt olduğunu kanıtlamıştır. Hem de Peştun milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapmaktadır. Taliban’ın başarıları Pakistan İslamcılarının da radikalleşmesine, yolsuzluk, kaçakçılık ve uyuşturucu işinin Pakistan içinde yayılmasına, Pakistan ordusu ve istihbaratında Peştun ve radikal dinci etkisinin artmasına yol açmıştır. Pakistan’ın Taliban’a desteği Peştun milliyetçiliğinin her iki ülkede de yükselmesine neden olmuş ve iki ülkedeki Peştunları birleştirerek aradaki fiziki sınırı adeta ortadan kaldırmıştır. Afganistan Talibanı etkisiyle Pakistan’da katı İslami bir rejim kurmayı amaçlayan Tahrik-i Taliban örgütü 1998’de bu yana faaliyettedir. Pakistan eski başbakanı Benazir Butto’ya 2007 yılında yapılan suikastın arkasında da radikal dinci terör örgütlerinin olduğu iddia edilmektedir.

Afganistan ve Pakistan Talibanları Pencaplıların hâkim olduğu Pakistan ordusuna da düşmandır. Nitekim Pakistan ordusu sözde müttefiki Taliban ve türevlerine karşı verdiği mücadelede beş binden fazla kayıp vermiştir. ABD’lilerin Pakistan topraklarındaki Taliban üslerine yaptıkları SİHA saldırıları sonucunda sadece 2004-2013 yılları arasında 600 civarında Pakistanlı sivilin hayatını kaybettiği kaydedilmektedir. Bu duruma bakınca Pakistan’ın Taliban’la ilişkisi hem tuhaf hem de maliyetli bir ilişkidir.

Taliban’ın Afganistan’da yönetimi ele geçirmesi Pakistan’da adeta zafer havası yarattı. Pencşir’deki son Tacik direnişini ortadan kaldırmaya çalışan Taliban’a Pakistan’ın hava desteği sağlaması, Kabil’deki Pakistan aleyhtarı küçük gösterilerin bile Taliban tarafından şiddetle dağıtılması ve Pakistan Başbakanı İmran Han’ın daha birkaç gün önce BM Genel Kurulunda Taliban yönetimine destek istemesi, Taliban’la İslamabad yönetiminin aralarındaki ilişkiyi saklamadıklarını gösteriyor.

Şunu söyleyerek bitirelim; Taliban zihniyetinin güçlenmesi ve yayılması, çok önemli bir bölge ülkesi olan dostumuz Pakistan için ciddi bir beka sorunu yaratma potansiyeli taşıyor. Nükleer güce sahip Pakistan’ın olası istikrarsızlığı hiç ama hiç arzu edilmeyen bir durumdur. İlgililerin uzun vadeli ve büyük düşünmesi gerekiyor.