Afganistan’da yeni ‘büyük oyun’

Dr. Ali Rıza Kuğu yazdı...

Afganistan’da yeni ‘büyük oyun’

Ağustos ayı içinde Afganistan’da olaylar baş döndürücü bir hızla gelişti. Taliban bir anda adeta elini kolunu sallayarak ülkenin tamamına egemen oldu. Ülkenin bu kadar çabuk düşeceğini kimse hesap etmiyordu; bu oyunu kurgulayanlar haricinde. Milyarlarca dolar harcanarak kurulan Afgan ordusunun en azından bir süre direnebileceği, Kabil önlerinde çetin çatışmaların olacağı tahmin ediliyordu. Mevcut hükümetin A.B.D.’nin çekilmesinden sonra Taliban ve diğer muhalif grupların yer alacağı geniş tabanlı yeni yönetimde iktidarın paydaşlarından biri olacağı varsayılıyordu.

Bu öngörülerin hiç birisi henüz gerçekleşmedi. Bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, Taliban iktidarını kimse ile paylaşmaz. Çoğulculuk ve demokrasi kültürü olmayan bir örgütten bunu beklemek gerçekten abesle iştigaldir. Kaldı ki Taliban Doha sürecinin başından itibaren ülkeyi şeriatla yöneteceğini ilan etmiştir.

Afganistan’daki güncel gelişmeler hakkında yanıt bekleyen birçok soru var. Zaten bunlar basın ve kamuoyunda tartışılıp duruyor. Öncelikle Taliban ülkeyi nasıl bu kadar çabuk ele geçirdi sorusundan başlayalım.

Bu sorunun yanıtının iki ayrı boyutu vardır. Birincisi politik boyuttur. Afgan hükümeti ve Taliban karşıtlarının iplerini elinde tutan küresel güçlerin, Taliban’a direnilmemesi yönünde talimat verdiği açıkça anlaşılıyor. Aksi halde hükümet güçleri direnmese dahi, Kuzey İttifakı şemsiyesi altında yer alan silahlı grupların meydanı Taliban’a bırakmaması gerekirdi. Hatta bunu yapacak güçleri de vardı. Ancak güçlerini Sovyet işgaline karşı verdikleri mücadeleden alan yerel liderlerin A.B.D. ile oldukça çetrefilli ilişkileri vardır. Sonradan her biri hak ve hukuk tanımayan birer savaş ağası haline gelen bu şahısların, A.B.D. hilafına hareket etmeleri olanaksızdır. Onlardan A.B.D.’ye rağmen Taliban’a direnmelerini beklemek nafiledir.

Politik boyut altında değinilmesi gereken bir husus da Batı güdümünde kurulan yönetimin halkla bütünleşmekte ve ulus inşasındaki başarısızlığıdır. Yönetimdeki yolsuzluk ve usulsüzlükler ayyuka çıkmış, halkın hükümete güveni kalmamıştır. Batı ülkeleri ve uluslararası kuruluşların Afganistan’a aktardıkları devasa kaynaklar Afgan halkına ulaşmamış; onun günlük yaşamına refah artışı olarak yansımamıştır. Uyuşturucu ticaretine ülkenin önde gelenleri ve yakınlarının adları karışmıştır. Yönetim ve ordudaki Kuzey İttifakı ağırlığı Peştunlar arasında ciddi rahatsızlık yaratmıştır. Bütün bunlar temelde etnik milliyetçi bir Peştun örgütü olan Taliban’a psikolojik üstünlük sağlamıştır.

Taliban’ın hızlı başarısının ikinci boyutu askeri boyuttur. A.B.D. ve müttefiklerinin en güçlü dönemlerinde dahi ülke kırsalının önemli bir bölümü zaten Taliban’ın kontrolündeydi. A.B.D. yeterli askeri kuvvet toplayamadığı için Sovyetlerin yaptığı aynı hatayı yapmış, sadece şehir merkezleri ve ana ulaşım hatlarını kontrol etmeye çalışmıştır. Oysa Mücahidin’den bu yana silahlı İslamcı muhalefet liderlerinin Mao, Che Guevera ve Ho Chi Minh gibi gerilla harbi ustalarının eserlerini incelediklerini biliyoruz. Bunlar uzun süreli bir kır gerillası harekâtının er geç başarıya ulaşacağına inanırlar. Dolayısıyla kırsal alanı asla boşaltmamışlardır.

Bir diğer merak konusu ise Afgan ordusunun hiçbir direniş göstermeden nasıl dağıldığıdır. Afgan ordu ve polis teşkilatlarını yakından tanıyanlar için bu sonuç sürpriz değildir. Bir kere Afgan ordusu ulusal bir ordu değildir; çünkü ortada bir ulus ve ulus devlet yoktur. Bir ulusal üst kimlik mevcut değildir. Afgan demek Peştun demektir. Aidiyet bir ulusal üst kimliğe değil, grup kimliğine duyulmaktadır. Grup kimliğini belirleyenler ise, aile, klan, aşiret, inanç grubu ve en sonunda etnisitedir. Dolayısıyla grup aidiyetlerini dengeleme endişesiyle kurulan bir kompozisyonda, askerleri ortak bir amaca yöneltmek hiç de kolay değildir. Orduya katılanların çoğunluğu vatanı korumak amacından ziyade, bir tas sıcak yemeğe ve az da olsa sürekli bir maaşa sahip olmak amacını taşıyan fakir köylü çocuklarıdır. Çoğunluğunun okuma yazması yoktur. Onları güdüleyecek bir resmi ideoloji de yoktur. Komuta kademesindekilerin önemli bir kesimi profesyonel askeri eğitim almamıştır. Daha çok Sovyet işgaline karşı direnişe katılmış ya da işgal sonrası iç savaşta rol oynamış sivil kişilerdir.

Orduya sağlanan yepyeni silah, araç ve teçhizatın, kullanacak teknik yeteneğe sahip personel olmadığı için kışlalarda aylarca toz toprak içinde yan yana dizili halde beklediğini görmüş biriyim. Modern ordularda “yıpranma payı” denilen bir kavram vardır ki, bir yılda ordudan ayrılan personel yüzdesini gösterir. Bu oran Afgan ordusunda yüzde 35 civarlarındaydı. Yani her yıl askeri personelin üçte biri istifa, firar, maluliyet, ölüm vb. nedenlerle ordudan ayrılmaktaydı. Böyle bir ordudan muharebe etkinliği beklemek hayalciliktir. Bütün bunlar bir tarafa, ordu ve polise de Taliban’a direnmeme emri verildiği açıktır. Bu emrin bir pazarlığa da konu olduğu, Taliban’ın silah bırakıp evine dönenlere bir şey yapmayacağını açıklamasından anlaşılmaktadır.

Bir sözümüz de Taliban’ın sözde zaferini alkışlayan ve ona selam duranlara olsun. Taliban zafer falan kazanmış değildir. Dün Taliban’ı kovmak için Afganistan’a gelenler, bugün Taliban’ı geri çağırmışlardır. A.B.D. ve müttefikleri isteseler yerlerinde kalırlar ve Taliban sittin sene Kabil’e ve büyük şehirlere giremezdi. Durum bundan ibaret iken, Taliban’ı emperyalist güçleri yenilgiye uğratan bir muzaffer ordu, mücadelesini de bir istiklal mücadelesi olarak nitelemek en hafif ifadeyle ayıptır. Bu tutum sol romantizm ile açıklanamaz; çünkü sol düşüncenin bilimsel determinist bir yanı vardır. Her olayı kendi diyalektiği içinde, sebep-sonuç ilişkisine dayanarak irdeler. Toplumsal olayların ekonomi politiğini araştırır. Taliban’ın olayı İslam’ın işgalciye karşı zaferi de değildir. Böyle olsaydı Müslüman Afganlar akın akın Taliban’dan kaçmazdı. Taliban’ın yönetimini devirdiği ülkenin adının “Afganistan İslam Cumhuriyeti” olduğu unutulmasın. Taliban’ın din anlayışı bizimkinden çok ama çok farklıdır. Hal böyle iken, Taliban’a güzellemeler düzmek gerçekten yakışık almıyor.

Peki her haliyle, yani düşünce ve uygulamalarıyla çağ dışı ve acımasız bir örgüt olduğunu kanıtlamış olan Taliban’ı geri çağıranların gerekçeleri nedir; Taliban iktidarından ne bekliyorlar? Asıl üzerinde durulması gereken nokta burasıdır. Aşağıdaki çözümlemeleri okuduğunuzda, Afganistan’da yüz yıl ve daha öncesinde oynanan “Büyük Oyun”un yeni senaryo, yeni aktörler ve yeni bir dekorla tekrar sahneye konulduğuna kanaat getirmenizi umuyorum.

Öncelikle Afganistan’ın jeopolitik değerinin altını çizmekle başlayalım. Afganistan Türk, Fars, Çin ve Hint medeniyetlerinin kavşak noktasındadır ve bu nedenle tarih boyunca büyük güçlerin dövüş alanı olagelmiştir. Komşularıyla yaklaşık altı bin kilometre sınıra sahip bir kara ülkesidir. Kuzey bölgedeki Türkistan bölgesi hariç dağlarla kaplıdır. Dağların birleştiği yer olan Pamir bölgesi “dünyanın çatısı” diye adlandırılır. Bu yüzden ülke topraklarında hareket belli yol ve geçitlere tabidir. Coğrafyanın ulaşımı kısıtlayan bu özelliği, Afganistan’ı irili ufaklı birçok etnik ya da inanç grubunun sığındığı doğal bir kale haline getirmiştir. Afganistan hâkim olunması ve yönetilmesi zor bir coğrafyadır.

Hindistan alt kıtasının kuzeyden gelecek tehditlere karşı korunması ya da Hindistan’dan Orta Asya’ya yönelecek tehdidin etkisiz kılınması, Afganistan’ın elde bulundurulmasıyla mümkündür. Bu bakımdan Hayber Geçidi, Kandahar-Quetta istikameti ve Hindukuş Dağları üzerindeki Salang Geçidi askeri bakımdan stratejik öneme sahiptir.

Afganistan enerji nakil hatları ve İpek Yolu üzerindedir. Ülkenin su kaynakları hem Orta Asya’nın ihtiyacının karşılanması hem de Pakistan’a hayat veren İndus Nehri’ni beslemesi açısından yaşamsal önemdedir. Ülke altın, bakır ve lityum başta olmak üzere madenler ve değerli taşlar bakımından zengindir. Kuzey bölgede petrol üretim alanları bulunmaktadır.

Bu özellikleriyle Afganistan 19 ve 20’nci yüzyıllarda öncelikle İngiliz ve Rus İmparatorlukları arasında politik ve askeri rekabete konu olmuştur. Dönemin iki emperyal gücü arasındaki bu rekabet “Büyük Oyun” diye anılır. 20’nci yüzyılın ortalarında da “Büyük Oyun” devam etmiş, ancak İngiltere’nin yerini A.B.D., Rusya’nın yerini S.S.C.B. almıştır. Bu rekabetin hem S.S.C.B.’nin hem de A.B.D.’nin Afganistan’ı işgaline yol açtığını biliyoruz.

Şimdi A.B.D.’nin çekilmesiyle birlikte “Büyük Oyun”un yeni bir safhasının başladığına en ufak bir şüphe yoktur. Ancak bu sefer hem aktörler daha fazla hem de senaryo daha karmaşık ve heyecan vericidir. A.B.D. oyundaki yerini korumaktadır. S.S.C.B.’nin yerini ise Rusya almıştır. Bu iki esas aktöre Çin de katılmıştır. Yardımcı aktörler Pakistan ve Hindistan’dır. Ülkenin batı ve kuzey komşuları daha küçük rollere soyunmuşlardır.

Önce A.B.D. ile başlamak gerekirse, Taliban’ın yönetimi devralmasıyla birlikte CIA Başkanı’nın Kabil’de Taliban yetkilileri ile görüştüğü tüm basın ve yayın organlarında yer aldı. Bu bile Afganistan’daki yeni düzen ya da düzensizliğin arkasında kimin olduğunu açıkça göstermektedir.

A.B.D. Afganistan’a yirmi yılda istikrar getirememiş olmaktan şüphesiz rahatsızdır. Harekâtın mali kaynak ve insan kayıpları boyutuyla ilgili olarak ABD’li vergi mükellefleri ve seçmenleri ikna etmek zorlaşmıştır. Ulus ve istikrar inşasındaki bu başarısızlık, 1995’de olduğu gibi A.B.D.’nin yeniden Taliban’a bel bağlamasına neden olmuştur. Taliban Kabil hükümetini reddetmesine rağmen, A.B.D.’nin tek başına Doha’da Taliban’la masaya oturmasının sebeplerinden biri muhtemelen budur. Öte yandan Taliban iktidarını meşrulaştırmak için diğer küresel güçleri de ikna edecek bir gerekçe de bulunmuştur. IŞİD terör örgütü Afganistan topraklarında Horasan İslam Devleti (IS/K) adıyla bir yapılanmaya gitmiş ve kanlı eylemler gerçekleştirmiştir. Bu eylemlerin bazılarında Taliban’ı da hedef almıştır. IS/K ve Taliban çatışmasında hem A.B.D. hem de Rusya Taliban’ın yanında yer almışlardır. Dahası bazı yayın organlarında A.B.D.’nin IS/K ile çatışan Taliban’a hava desteği sağladığı dahi iddia edilmiştir. Rusya da küresel cihat yürüten IS/K’nın Orta Asya ve Rusya Müslümanları üzerinde etkili olmasından korktuğu için Taliban’la irtibat kurmuş ve onu desteklemeye başlamıştır.

Bakın, 26 Ağustos günü Kabil Havaalanı yakınlarında gerçekleşen ve çok sayıda can kaybına neden olan patlamaları IŞİD yani IS/K üstlenmiştir. Böylece Afganistan’da yeni bir cephe açıldığını ve ülkenin Suriyeleşme sürecine girdiğini görmek gerekir. Bu süreçten Taliban’ın da zayıflayarak çıkması ve A.B.D.’nin daha güçlü bir şekilde, hatta Taliban’ın da çağrısıyla geri dönmesi neden sürpriz olsun? Böylece 1990’lı yılların başından beri gündemde olan Türkmen gazı ve Hazar havzası petrollerinin Afganistan yoluyla Pakistan’da denizle buluşması gerçekleşmiş olur.

A.B.D.’nin Afganistan’da en büyük endişesi bölgede Çin’in etkisinin artmasıdır. Çin ülkedeki Uygur muhalefetinden ve Uygurların İslami hareketlerden etkilenmesinden ciddi olarak çekinmektedir. Taliban İslami görünümlü ancak yerel ve etnik milliyetçi bir örgüttür. IŞİD’in aksine küresel cihat iddiası taşımamaktadır. Bu yüzden Çin hem A.B.D. dönemindeki Afgan hükümetine hem de Taliban’a yakın durmaya çalışmaktadır. Son dönemde Çin’in Afganistan’ın altyapısına önemli mali ve teknik katkılarda bulunduğu bilinmektedir. Kuşak-Yol projesi ile İpek Yolu’nu yeniden canlandırarak kendisine ekonomik bağımlılık yaratmayı ve böylece hem yeni pazarlar bulmayı hem de ülkesindeki muhalefeti kontrol altında tutmayı planlamaktadır. Çin, Pakistan’ın Gwadar limanına yaptığı yatırımlarla deniz ticaretini de Malaga Boğazı’ndaki korsan tehdidinden kurtarmayı düşünmektedir. Nitekim liman ve yol projeleri kapsamında Pakistan’la 2015 yılında 45 milyar dolarlık bir anlaşma yapması boşuna değildir. Çin’in bu projelerinin A.B.D. tarafından yakından ve endişeyle izlendiğini söylemeye gerek yok. A.B.D. yönetiminin kendi projelerini gerçekleştirmek için istikrarlı, Çin’in projelerini engellemek için istikrarsız bir Afganistan’a ihtiyaç duyduğu açıktır.

Çin’in Pakistan’la Soğuk Savaş döneminden gelen geleneksel bir dostluğu vardır. Bu dostluk Hindistan’ın Sovyetlerle yakınlığına denge sağlamaya yöneliktir. Böylece Pakistan ve Hindistan aralarındaki anlaşmazlıkta kendilerine birer destekçi bulurken, Çin ve Sovyetler de aralarındaki ideolojik rekabetin gereğini yapıyorlardı. Günümüzde Pakistan’ın Çin ile Hindistan’ın ise Rusya ile dostluğu sürmektedir. Ancak Rusya ve Çin eskiden olduğu kadar birbirine karşı değildir. Hatta A.B.D.ye karşı bazı alanlarda birlikte hareket etme potansiyelleri olduğu da görülmektedir.

Bilindiği üzere, A.B.D.’nin politik kültürü ve dış politika stratejisi oldukça pragmatiktir. Amerikalılar çıkarları değiştikçe sert dönüşler yapmaktan asla çekinmez, bunu gurur meselesi yapmazlar. 1970’li yıllarda Sovyet tehdidine karşı Çin ile işbirliği yapmaktan çekinmeyen A.B.D., bugün de yükselen Çin tehdidine karşı Rusya dahil herkesle işbirliği yapmaktan kesinlikle çekinmez. Afganistan’da Rusya’nın güneye inişini frenlemek için duran A.B.D.’liler, Çin’i bölgeye sokmamak için Afganistan’dan çekildiler ve Ruslarla işbirliğine hazırlar. Bu açıdan bakıldığında, IŞİD’i bölgeye A.B.D.’nin getirdiği ve bununla Çin ve Pakistan çıkarlarına saldırmayı hedeflediği iddiası, mantıksız bir iddia değildir.

Rusya yukarda belirttiğimiz gibi IŞİD tehdidine karşı Taliban’la birlikte hareket etmektedir. Rusya’ya göre Taliban kötünün iyisidir. Ayrıca Rusya’nın temel rahatsızlığı hemen yanı başındaki A.B.D. varlığıydı. Nitekim A.B.D. kuvvetlerinin çekilip Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesi üzerine Rus hükümet yetkilisi “Afganistan’ın istikrara kavuştuğu” yönünde açıklamalar yapmıştır.

Pakistan’ın en büyük endişesi, kendi sınırları içindeki Peştun nüfusun bağımsızlık veya Afganistan Peştunları ile birleşme talebiyle ayaklanmasıdır. Kaldı ki Pakistan’ın kuruluşunun önce ve sonrasında buna benzer talepler olmuş ve bu talepler İngilizlerin askeri gücüyle bastırılmıştır. Bu yüzden Pakistan devleti içerde ve dışarıdaki Peştun hareketlerini kontrol altında tutmak istemektedir. Bu politikanın yansımalarından en önemlisi, Peştunların iktidar hevesini öncelikle Afganistan’a yöneltmek ve Kabil’de İslamabad’a müzahir bir yönetim kurmaktır. Taliban’ın kuruluş ve gelişmesinin arkasındaki itici gücün Pakistan ulusal istihbarat örgütü (ISI)’nün olması, bu nedenle şaşırtıcı değildir. Ayrıca Pakistan’ın Taliban’ı Afganistan’ın toprak bütünlüğünü koruyacak yegâne güç olarak gördüğünü unutmamak gerekir. Afganistan etnik fay hatlarından bölünürse Pakistan’ın başına hem Peştun hem de Beluci sorunlarının açılacağı kesindir.

Ancak Taliban’ın kolaylıkla kontrol dışına çıkabildiği 1996-2001 döneminde görülmüştür. Afganistan’da iktidarını konsolide eden Taliban’ın başka küresel ve bölgesel güçlerin desteğini alarak Pakistan Peştunlarını hareketlendirmeyeceğini kimse garanti edemez. Nitekim Taliban’ın Pakistan kolu Tehrik-i Taliban da halen yerinde durmaktadır.

Bu denklemde A.B.D. Afganistan’da iktidarı Taliban’a terk etmekle Pakistan’ın ağzına da bir parmak bal çalmış ve onun Çin’e daha da yakınlaşmasına “dur” demiştir. Gelinen noktada hem Pakistan hem de Taliban bir dereceye kadar A.B.D.’nin kontrolü altına girmiştir. A.B.D. Taliban’a yeşil ışık yakmasa ya da tamamen kayıtsız kalmış olsaydı, kendi gücüyle iktidarı devralan bir Taliban Çin projelerine daha açık olurdu.

Görüldüğü üzere yeni “Büyük Oyun”da çok değişken, dinamik ve bazen birbiriyle çelişen çıkar ve ilişkiler vardır. Tarafların gerçek oyun planlarını görmek için ortalıktaki toz ve dumanın bir miktar dağılması gerek. Genel anlamda Rusya, A.B.D., Çin ve cihatçı grupları kendi nüfuz alanından uzak tutmayı; A.B.D., Çin’in bölgede hakim bir güç olmasını engellemeyi; Çin, A.B.D.’nin bölgedeki etkisini kırmayı; Pakistan, Afganistan’da kendi güdümünde bir iktidarın varlığını, Hindistan, Pakistan’ın elini güçlendirecek gelişmelere müdahil olmayı; İran, hemen yanı başında köktenci Sünni bir iktidar yapılanması olmamasını; Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ise radikal dini akımların ve düzensiz göçmenlerin ülkelerine girmemesini istiyor.

Stratejide yapılan yanlışlıklar sonradan alınan operasyonel önlemlerle giderilemez. Hatta gerçek hayatta birçok şey planlandığı şekilde yürümeyebilir; evdeki hesap çarşıya uymaz. Afganistan’da Taliban iktidarı istikrar değil, kaos üretir. Korkarım ki, Afganistan’da istikrar değil, istikrarsızlık üzerine hesap yapan aktörlerin kazanacağı bir döneme doğru yıldırım hızıyla ilerliyoruz.

Afganistan’da “Büyük Oyun” için kâğıtlar yeniden dağıtılıyor. Masanın etrafındaki poker suratlı oyuncuların ne düşündüklerini anlamak çok kolay değil. Fakat büyük oyuncuların yeni bir vekâlet savaşına hazır oldukları kesin. Onların adına savaşan küçükler kaybetseler de kazansalar da fark etmez. Büyükler hep kazanmak isterler ve kozlarını ona göre oynarlar.

Afganistan’da olan bitene daha yakından bakmak için Pankuş Yayınları’ndan yeni çıkan “İç Çatışma ve Dış Müdahale Kıskacında AFGANİSTAN” isimli eseri okumanızı öneririm.