Akşener: Mintax’la canım Mintax'la

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin grup toplantısında açıklamalar yaptı.

Akşener: Mintax’la canım Mintax'la

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin grup toplantısında konuştu.

Akşener AKP'ye "Çamaşır suyu reklamı değil, Ak Parti iktidarı…  "Mintax’la canım Mintax'la" sözleriyle tepki gösterirken, "4’üncü yaşımızda, “Ömer’in Yolu” dedik. Ömer’in Yolu’nda yürümeye, hep beraber söz verdik." dedi.

Akşener'in konuşmasından başlıklar şöyle: 

"İktidardakilerin becerikli ellerinde, paramızın iyice pul olduğu, emeklerimizin zayi edildiği, bir haftayı daha, geride bıraktık. Geçtiğimiz hafta, bir kez daha gördük ki; Sayın Erdoğan’ın millî güvenlik tanımı; kendi koltuğunun güvenliğinden başka bir şey değil. Koltuğunu sallayan her şey ve herkes, kendisi için bir millî güvenlik tehdidi…

‘GEÇİNEMİYOR MUSUN, O ZAMAN TERÖRİSTSİN’

Geçinemiyor musun? O zaman teröristsin. İflasın eşiğinde misin? O zaman hainsin. Sosyal medyada, eleştiri mi yazdın? O zaman milli güvenliğimiz için bir tehditsin. Bu ucube sistemin memleketimizi getirdiği, şu ucube duruma bakar mısınız? Yazıktır, günahtır. Oysa, ülkemizdeki esas millî güvenlik tehditleri, aslında nedir biliyor musunuz? Mesela; evine ekmek götüremeyen babalar, tenceresini kaynatamayan anneler, bir millî güvenlik tehdididir. Mesela; mülakatlarda gelecekleri çalınan, huzuru, mutluluğu, yurt dışında aramak zorunda kalan gençler, bir millî güvenlik tehdididir.

‘PARTİLİ CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ, ÜLKEMİZ İÇİN, BAŞLI BAŞINA BİR MİLLÎ GÜVENLİK TEHDİDİ’

Mesela; toprağını ekemeyen çiftçiler, hayvanını besleyemeyen besiciler, üretemeyen sanayiciler, bir millî güvenlik tehdididir. Mesela; “Ak Parti’nin kaderi ile, devletin kaderi birdir” diyen, milletine yabancılaşmış siyasetçiler, bir millî güvenlik tehdididir.

Mesela; 5-10 maaşlı danışmanlar, sarayda sefa sürerken,asgari ücretin altında maaş alan emekliler, bir millî güvenlik tehdididir.

Mesela; saray korkusundan, yolsuzluk soruşturması açamayan savcılar, bir millî güvenlik tehdididir.

Ez cümle, Tüm bunların gerçek sebebi olan, Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi, ülkemiz için, başlı başına bir millî güvenlik tehdididir.

‘GİRE GİRE, GRİ LİSTEYE GİRDİK’

Bu ucube sistemin pençesinde, Türkiye, her hafta, yeni bir krizle karşı karşıya kalıyor. Ve ülkemiz, bu kriz sarmalında hırpalanırken, olan her zamanki gibi, milletimize oluyor. Nitekim; “2023’te dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisi arasına gireceğiz.” diyenler; Bugün ülkemizi, ilk 20 ekonominin bile dışına çıkarttılar. Bu vizyoner yönetim anlayışının sonucunda, gire gire, gri listeye girdik. Bu gri listede; dünyanın, en büyük ilk 10 ekonomisi arasından, hiçbir ülke yok. İlk 20 ekonomisi arasından da, yine hiçbir ülke yok. İlk 30 ekonomisi arasından ise, sadece Türkiye var. Peki bu listede başka kimler var?

Mesela bu listede; Burkina Faso var Zimbabwe var,Uganda var. Mesela; Filipinler var, Kamboçya var, Suriye var. Gördüğünüz gibi, listedeki her ülke, başlı başına bir başarı hikâyesi… Peki bu listeye, neye göre giriliyor, biliyor musunuz? Eğer ülkenizde, yoğun miktarda para aklanıyorsa, terörist gruplar, ülkenizden finansman sağlıyorsa, ve siz bu sorunlara karşı, hiçbir mücadele sergilemiyorsanız; işte o zaman, gri listeye giriyorsunuz. Şu rezilliğe bakar mısınız? Türkiye’nin düşürüldüğü duruma bakar mısınız? Yazıklar olsun.

‘TÜRKİYE’DE PARA DEVLET ELİYLE AKLANIYOR’

Peki, bu rezillik karşısında, iktidar ne yaptı dersiniz? Bu tip durumlar karşısında, her zaman yaptıkları gibi; hep bir ağızdan yine, “dış güçler” demeye başladılar. Biz elbette, ülkemizin itibarının, yerle bir olmasını istemeyiz. Biz elbette, Türkiye’ye yapılan her haksızlığın, her zaman karşısında oluruz. Biz elbette, burada da bir haksızlık olduğunu biliyoruz. Amma; ülkemizi bu haksızlığa uğratanın da, bizzat iktidarın kendisi olduğunu, açıkça görüyoruz. Gri listeye neden girdiğimizi, daha iyi anlamak için; öncelikle şu sorunun cevabını vermeliyiz. Nedir o soru? “Türkiye’de gerçekten para aklanıyor mu?” Evet, maalesef aklanıyor.

Hem de bizzat, devlet eliyle aklanıyor. Mesela; eğer yurt dışında paranız varsa, veya yurt içinde, kanunsuz yollardan kazandığınız parayı, yurt dışına çıkardıysanız; Bu parayı aklamak için, uğraşmanıza hiç gerek yok. Nasıl mı? Hemen, varlık barışı için müracaat edip; yüzde 1 komisyonla, bu parayı kolayca aklayabiliyorsunuz. Yani; yüzde 1 komisyon ödeyince; Kimse size, “O parayı nereden buldun?” diye, hesap soramıyor.

'MİNTAX'LA CANIM MİNTAX'LA'

Yani, bu ucube sistemde, iktidar diyor ki; uyuşturucu mu satıyorsun? Getir paranı. Kaçakçılık mı yapıyorsun? Getir paranı. Türkiye’den para mı kaçırdın? Getir paranı. Yüzde 1 komisyonla, paranı da aklıyorum, seni de aklıyorum. Bu kadar basit. Çamaşır suyu reklamı değil, Ak Parti iktidarı…  "Mintax’la canım Mintax'la" İşte size; kabile reisi yetkileriyle, devlet yönetmeye kalkan Sayın Erdoğan’ın, kabile devletleriyle bizi aynı listeye sokan, güçlü Türkiye vizyonu… İşte size; Türkiye’yi uçuracağını söylenen, Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi!

Ülkemizin itibarını, yerle bir eden bu tablo karşısında, bizim üzerimize düşen görev; bir an önce milletimizden yetkiyi alıp, bu utancı temizlemek, ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, hak ettiği itibarı kazandırmaktır. Nitekim, Artagan projemizin temelinde de, işte tam olarak, bu mücadele yer alıyor. Para aklamanın dayanağı, nakit paradır. Üstelik, sadece para aklamanın değil; naylon faturanın da, kaçakçılığın da, uyuşturucunun da, yolsuzluğun da, rüşvetin de, ortak noktası, nakit para ile yapılmalarıdır.

Artagan’ın vadettiği nakitsiz ekosistem; bütün bu suçları, temelinden yok edecek çözümler sunuyor. Varsın onlar, beceriksiz yönetimlerine kılıf arasınlar. Varsın onlar, ucube sistemleriyle, kendi sonlarını getirsinler. Varsın onlar, iktidarlarının son günlerinde çırpınmaya devam etsinler. Bizim, onlarla kaybedecek vaktimiz yok. Çünkü biz, İyi Partiyiz!

‘DÜNYANIN EN GELİŞMİŞ FİNANSAL SİSTEMİNİ KURACAĞIZ’

Yetkiyi aldığımızda; Artagan ile, blok zinciri temelinde, dünyanın en gelişmiş finansal sistemini kuracağız. Dünyanın en şeffaf devletini, ve dünyanın en ileri demokrasisini inşa edeceğiz. Ülkemizi gri listeden çıkartıp, önüne bembeyaz bir sayfa açacağız. Milletimizi, hak ettiği yarınlara, ülkemizi de, hak ettiği itibara kavuşturacağız. Kimse merak etmesin.

Ak Parti iktidarı, milletimizin dertlerini umursamayı bırakalı çok oldu. Attıkları adımlarda, aldıkları kararlarda, milletimizin gerçeklerine dair, bir empati kırıntısı bile göremiyoruz. Biliyorsunuz, 2022 bütçesi, Milletin Meclisi’ne geldi. Normal şartlarda, bir sonraki yılın bütçeleri, toplumu heyecanlandırır. Çünkü millet, yeni bütçenin, sorunlarına çözüm getirmesini ümit eder. Hayatını kolaylaştırmasını, gelirinin artmasını, menfaatinin korunmasını bekler. Bu yüzden, heyecanlanır. Ancak maalesef, Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne geçildiğinden beri, milletimiz, bu heyecandan yoksun.

‘BU BÜTÇEDE, MİLLET YOK, MİLLET!’

Çünkü herkes biliyor ki; Türkiye Cumhuriyeti’nin, tüm imkanları, bereketli topraklarımızın tüm zenginliği, yine o 5 müteahhidin, ve bir grup saray şımarığının, hizmetine sunulacak. Nitekim; aynı 2021’de olduğu gibi, Sayın Erdoğan’ın 2022 bütçesinde; Yine heyecan yok, yine umut yok. Çünkü bu bütçede; yoksulluğa çare yok. Enflasyona çare yok. İşsizliğe çare yok. Gelir dağılımındaki adaletsizliğe çözüm yok. Bu bütçede; çiftçilerimize yeterli destek yok. Milletin borçlarına çare yok.

İşçinin, işverenin, emeklinin, hayatını kolaylaştıracak adımlar yok. EYT’liler yok, 4/B’liler yok. Hatta söz verilmesine rağmen, 3600 ek gösterge bile yok. Ez cümle; bu bütçede, millet yok, millet! Peki ne var?

Millet yok ama, mesela; 5’li müşteri garantisi çetesi var. Bütçeye, onlar için, 2022 yılında, 42 buçuk milyar lira daha, ödenek konulmuş. Bu ne demek biliyor musunuz? Milyonlarca çiftçiye verilen desteğin, iki katı para demek. Vicdansızlığa bakar mısınız? Dahası var. 2021 yılında, 31 milyar lira olan bu ödenek, önümüzdeki yıl için, yüzde 37 artırılmış, 42 buçuk milyar liraya yükseltilmiş. Saray müteahhidine gelince, artış, gerçek enflasyon kadar. Millete gelinceyse, TÜİK’in makyajlı enflasyonu kadar bile değil. Utanmazlığa bakar mısınız?

Son dört yılda, garantili işlere ayrılan ödenek, 69 milyar lira. Önümüzdeki 3 yılda yapılacak ödemeler ise, tahminen 143 milyar lira olacak. Biliyorsunuz, Sayın Erdoğan ve arkadaşları, doları çok sever. O yüzden, bir de onların diliyle ifade edeyim; 2017-2024 dönemi için, hazinemizden, saray garantili çeteye ödenecek para, toplam 25 milyar dolar.

‘BU BÜTÇE, BİR SAVURGANLIK, BİR İSRAF BÜTÇESİDİR’

Buradan, “Yol yapıyoruz, tünel yapıyoruz, köprü yapıyoruz, hastane yapıyoruz, ama milletimizin cebinden bir kuruş çıkmıyor.” diyenlere sesleniyorum; Bu parayı nereden ödüyorsunuz? Bu para milletin parası değil mi? Ve siz, bu kadar açık-seçik yalan söylemekten, hiç mi utanmıyor musunuz? Ayıptır, günahtır. Bu bütçe, herhangi bir bütçe değildir. Bu bütçe, bir savurganlık, bir israf bütçesidir. Bu bütçe, milletin emeğini faizcilerin kursağına akıtan bir bütçedir. Bu bütçe, Sayın Erdoğan’ın, giderayak milletimize attığı, son kazığın bütçesidir!

Ak Parti iktidarının, insanı yok sayan siyaset anlayışı, maalesef ülkemizin her köşesinde, tüm gerçekliğiyle hissediliyor. Mesela; milletimiz, evim yandı diye feryat ediyor, Sayın Erdoğan duymazdan geliyor. Mesela; babalar, eve ekmek götüremiyorum diyor, Sayın Erdoğan kafasına çay fırlatıyor.Mesela; emekliler, geçinemediğini söylüyor, sayın Erdoğan markete gidip, fiyatları makul buluyor. Mesela; 740 bin sağlık çalışanı atama bekliyor, Sayın Erdoğan, oralı bile olmuyor. Mesela; vatandaş, pahalılık ve zamlar yüzünden, arabasını satıp, ata biniyor, Sayın Erdoğan, apartman görevlilerine sarıyor.

Merkez Bankası politika faizini 200 baz puan indirerek yüzde 16’ya çekti. Havuz gazetecilerinin bile savunamadığı bu akıl dolu hamle sonucunda ( belki bu yeni hamle de Nobel’e aday olabilir, ekonomi bağlamında) dolar 10 TL’ye dayandı. Milletimiz kaybetti. Kararın bizzat sayın Erdoğan’ın talimatıyla alınmış olduğunu herkes bildiği için de Merkez Bankası bağımsızlığının tabutuna da son çivi çakılmış oldu."

Sayın Erdoğan ve arkadaşları, yine fantastik bir ekonomi teorisiyle karşımızdalar. Ülkemiz ekonomisi için ne kadar yararlı olduğunu, milletçe, özellikle son 3 buçuk yıldır, tüm çıplaklığıyla deneyimlediğimiz, “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur.” doktrininden sonra; Bu fevkalade yetkin arkadaşlar, şimdi de;Faizi indirip, döviz kuru yükseldikçe, ihracatın artacağını iddia ediyorlar. Bir de isim bulmuşlar, “rekabetçi kur” diyorlar… Bu müthiş yeni teori doğrultusunda, geçtiğimiz hafta Merkez Bankası, politika faizini, 200 baz puan indirerek, yüzde 16’ya çekti.

Havuz gazetecilerinin bile savunamadığı, bu akıl dolu hamle sonucunda; dolar 10 liraya dayandı. Kur lobisi kazandı, milletimiz kaybetti.

‘MERKEZ BANKASI BAĞIMSIZLIĞININ TABUTUNA, SON ÇİVİ DE BU ŞEKİLDE ÇAKILMIŞ OLDU’

Kararın bizzat sayın Erdoğan’ın talimatıyla alınmış olduğunu, cümle alem bildiği için de; Merkez Bankası bağımsızlığının tabutuna, son çivi de bu şekilde çakılmış oldu. Peki bakalım, ihracat gerçekten artıyor muymuş? Onar yıllık dilimler hâlinde, son 50 yılımızı inceledik.1970-1980 arası, 10 yılda ihracatımız, 5 kat artmış. 1980-1990 arası, 10 yılda ihracatımız, 4 buçuk kat artmış. 1990-2000 arası, 10 yılda ihracatımız, 2 kat artmış. 2000-2010 yılları arasındaki 10 yıllık süreçte, ihracatımız 4 kat artmış. 2002-2010 yılları arasındaki, Ak Parti dönemini baz alırsak ise, ihracatımız, 8 senede 3 kat artmış. Gelelim son 10 yıla… 2010-2020 yılları arasındaki 10 yıllık süreçte, ihracatımız sadece yüzde 50 artmış.

Yani son 50 yılın en düşük ihracat artışı, geçtiğimiz 10 yılda gerçekleşmiş. Peki bu artış, döviz kuruna bağlı mı olmuş? Hayır. Mesela, 2002-2010 yılları arasında, döviz kuru sabit kalmasına rağmen, ihracatımız, 3 kat artmış. 2010’dan bugüne kadar ise, sıkı durun: dolar kuru, tam 6 kat artmış; ama, son 50 yılın en düşük ihracatı da, yine bu yıllar arasında olmuş.Üstelik, Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne  geçtiğimiz son 3 yılda, döviz kurları yüzde 110 artarken; ihracatımız ise yerinde saymış…

Sayın Erdoğan ve bol maaşlı danışman ekibi; sizlere söylüyorum, iyi dinleyin. Demek ki neymiş? Ülkemizde adalet sağlanmadıkça, hukuk işlemedikçe, liyakatli kadrolar, iş başına gelmedikçe, ekonomiye güven tesis edilmedikçe, dışlayıcı kurumlar, kapsayıcı kurumlara dönüşmedikçe, Sayın Erdoğan da, Merkez Bankası’nın yakasından düşmedikçe, kur, ne kadar artarsa artsın, ihracatımız artmazmış.

‘İHRACAT; ÜRETİME, TEKNOLOJİYE YATIRIMLA ARTAR’

Bir ülkede ihracatın artması için, ya üretimi artırırsınız, ya da ürettiğiniz ürünlerin değerinde, artış sağlarsınız. Üretim nasıl artar? Yeni girişimlerle, yeni fabrikalarla artar. Ürünün değeri nasıl artar? Teknoloji geliştirerek, Ar-Ge yaparak, katma değerli ürün üreterek artar. Yani ihracat; üretime, teknolojiye yatırımla artar. Kilit sözcük, yatırımdır. Ve yatırımın temel şartı da, ekonomiye olan güvendir. Şayet ekonomide, önünüzdeki 5 seneyi, 10 seneyi görebiliyorsanız, o zaman yatırım olur. Bizde ise maalesef, Sayın Erdoğan ve yıldızlar karması ekonomi ekibi sayesinde, bırakın 5-10 seneyi, bugünden yarına bile, ne olacağı belli değil. Döviz kurları, ne kadar artarsa artsın, ihracatımızın yerinde saymasının nedeni de, işte tam olarak budur.

‘5’Lİ ÇETE…’

İhracatın artması için; devletin, ihracata yönelik üretim yapanlara, teşvikler sunması gerekir. Oysa ülkemizdeki kaynaklar, Türkiye’ye döviz getirenleri desteklemek yerine, ülkeden döviz kaçıran, 5’li çeteye ayrılıyor. Ak Parti’nin devri iktidarında, 5’li çeteye verilen ihale tutarı, 200 milyar doların üzerinde. 200 milyar dolar deyip geçmeyin… Ülkemizin yıllık toplam ihracatı, 170 milyar dolar. Ülkemizin yıllık toplam bütçesi, 120 milyar dolar. Yani, yıllar içinde 5’li çeteye verilen, 200 milyar dolar, Türkiye’nin toplam ihracatından da, toplam bütçesinden de, daha büyük bir kaynaktır.

‘BİZ, DEVLET GARANTİLİ ALACAKLARINI CEBE ATIP, YURT DIŞINA KAÇIRANLARA KARŞIYIZ’

Elbette Türkiye’nin yeni yollara, köprülere, tünellere ihtiyacı var. Defalarca söyledik. Biz, yollara değil, bir liralık yolun, 5 liraya yapılmasına karşıyız. Biz, devlet garantili alacaklarını cebe atıp, yurt dışına kaçıranlara karşıyız. Biz, projeye değil, ranta karşıyız! Eğer bu yollar ve köprüler, gerçek maliyetlerine yapılsaydı; ve bu kaynakların bir kısmı, Üretime, Sanayi 4.0 dönüşümüne, Ar-Ge yatırımlarına ayrılsaydı; Türkiye’nin ihracatı, son 10 yılda yerinde saymaz, katlanarak artardı. Bu sayede Türkiye, cari fazla veren bir ülke olabilirdi. Türk Milleti, yokluk yerine bolluk yaşayabilirdi. Milyonlarca gencimiz, iş sahibi olabilirdi.

İşte o nedenle biz; Türkiye onca imkana, kaynaklara, ve devasa bir potansiyele sahipken; onları har vurup, harman savuran, bu çürük zihniyete karşıyız! Hükûmetin yaptığı tüm hatalara rağmen, şirketlerimiz, ihracat yapmayı sürdürüyor. Ama buna rağmen ülkemiz, genel olarak, potansiyelinin altında ihracat yapıyor. Peki bunu neye dayanarak söylüyorum?

Birleşmiş Milletler, Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın, geliştirdiği endekse göre, üretim kapasitesi açısından, 2000 yılında, 66. sıradayken; 2018 yılında, 68. sıraya gerilemişiz. Kurumların işleyişi, beşeri sermaye, bilgi ve iletişim teknolojileri, alanlarında yaşadığımız sorunlar nedeniyle, üretim kapasitemizi, maalesef yukarı taşıyamamışız.

Yani; Türkiye’nin rekabetçiliğinin, ucuz işgücü ve değersiz Türk Lirası üzerinden kurgulanması, bize hiçbir şey kazandırmamış.

Türkiye, ihracatta, kilo başı birim fiyat üzerinden, 225 ülke arasında, 2002 yılında da 119. sıradaydı.Bugün de 119. sırada. En rekabetçi olduğumuz, hazır giyim ihracatının kilosu, 15,3 dolar iken, İtalya’da bu değer, 39 dolar.

İşte o nedenle, İyi Parti iktidarında biz, ihracatta rekabetçiliği, kalite üzerinden kurgulayacağız.

Bunun için de; toplumsal ve beşeri sermayemizi geliştirip, dijital dönüşümü yakalayacak politikaları, hayata geçirerek, üretim kapasitemizi ve ihracat birim fiyatımızı arttıracağız.

Toplumsal sermaye için; ekonomide güveni ve hukukun üstünlüğünü sağlama alacak olan, İyileştirilmiş ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem, bizim için başlangıç noktası olacak.

Beşeri sermayemizi arttırmak için de; kapsayıcı, eşitlikçi, eğitim ve istihdam politikalarını hayata geçireceğiz.

Ucuz işgücü üzerinden değil; nitelikli, çağımızın gerektirdiği becerilere hakim, verimliliği yüksek, bir işgücü yapısı üzerinden rekabet edeceğiz. Üretim maliyetlerini; Bangladeş, Mısır, Pakistan seviyesine çekip, bu ülkelerle pazar savaşına girmek yerine; Ürün kalitemizi, teknoloji seviyemizi, Almanya, İtalya, Fransa düzeyine çıkartıp, bu ülkelerle rekabet edeceğiz.

‘TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASININ, TÜRKİYE’Yİ FAKİRLEŞTİRMESİNE DAHA FAZLA İZİN VERMEYECEĞİZ’

Günümüzde, Türkiye’nin önündeki en büyük engel; dünyanın tam merkezinde, küresel fırsatları kullanabilecek bir konumda olmasına rağmen; ülkemizi dış dünyaya kapatıp, yalnızlaştırmayı tercih eden bu iktidarın, yanlış politikalarıdır.

Bu politikalarla; küresel tedarik zincirlerinin, yeniden şekillendiği bu dönemde, gözümüzü dünyaya kapatarak, büyük bir fırsatı kaçırıyoruz. İşte o nedenle yetkiyi aldığımızda, ilk olarak buna son vereceğiz. Türkiye’nin dış politikasının, Türkiye’yi fakirleştirmesine daha fazla izin vermeyeceğiz.

Batı ülkelerini; gözü topraklarımızda olan ülkeler olarak değil, bizi zenginleştirecek, güçlendirecek fırsat kapıları olarak göreceğiz. Bu anlayışla hareket edip, ekonomik coğrafyamızın potansiyelini hayata geçirdiğimizde, dış politikamız, ihracatımızı arttıracak, artan ihracatımız da, dış politikada elimizi güçlendirecek. Oluşturacağımız, bu pozitif döngü sayesinde; ülkemizin, sadece yandaş gazetelerin şişirme manşetlerinde değil; millî gelir istatistiklerinde, ve bütün refah göstergelerinde, bir dünya devi olmasını sağlayacağız.

Peki başka ne yapacağız? TÜİK verilerine göre, 2020 itibariyle, ülkemizde ihracat yapan şirketlerin yüzde 44,3’ü, sadece 1 ülkeye, yüzde 17’si de, sadece 2 ülkeye ihracat yapıyor. Böyle olunca da, hükûmetin, özellikle dış politika alanındaki başarısızlığının maliyetini, ihracatçımız ödüyor. Bunun yanında, Türkiye’deki sanayi şirketlerinin, sadece yüzde 8.7’si ihracat yapıyor. Üstelik, bu ihracatın yüzde 15’ini de, 5 şirket yapıyor. İşte o nedenle; bir taraftan, küçük ve orta ölçekli şirketlerimizin, teknolojik dönüşümüne yardımcı olacak mekanizmaları, hayata geçirirken; aynı zamanda bu şirketlerimizin, küresel değer zincirlerine, entegre olmalarını sağlayacak destekler de vereceğiz. İhracatçılarımızın bölge ve ülke risklerini en aza indirecek sigorta mekanizmaları geliştireceğiz.

Dünya Bankası verilerine göre; imalat sanayi ihracatımızın, maalesef sadece yüzde 3’ü, yüksek teknolojiye sahip. Bu oran, dünya geneli için yüzde 21, bizim gelir grubumuzdaki ülkelerde ise, yüzde 23,8. Üstelik, Ak Parti’nin, “vasata razı gelme” politikası nedeniyle, 2020’de ülkemizde kurulan girişimlerin, yüzde 61,2’si, maalesef, düşük teknoloji seviyesindeki alanlarda, faaliyet gösteriyor. Yüksek teknoloji seviyesindeki alanlarda faaliyet gösterenlerin oranı ise, sadece yüzde 0,9.

İşte o nedenle biz; ihracatımızın, teknoloji kompozisyonunu arttırmak için, küresel dinamikleri dikkate alan, bir beceri dönüşüm süreci başlatacağız. Özellikle dil becerilerinin ve dijital okuryazarlığın geliştirilmesi, ihracata yönelik önceliklerimiz arasında yer alacak. Bu dönüşüm, hem firmalarımızın daha nitelikli istihdama erişimini kolaylaştıracak; hem de, işgücümüzün istihdam oranını artıracak.

Beceri dönüşümü, sadece işgücü için geçerli değil. Uluslararası şirketlerin, özellikle birinci aşama tedarikçilerinden, belirli sertifikasyon beklentileri oluyor. Bu kriterleri sağlayamayanlardan, tedarik yapmıyorlar. Hatta Avrupa Komisyonu, bu beklentileri ileri götürüp; “Şirketlerimizin çevreye, insana ve demokrasiye zarar veren ülkelerden, ithalat yapmasını engelleyeceğim” diyor.

İYİ Parti olarak biz de, bu konuda; söz konusu sertifika ihtiyaçlarını, sektör detayında belirleyip, tedarikçi firmalarımızın, bu sertifikalara sahip olabilmeleri için, gelişim programları başlatacağız. İnsan haklarına duyarlı, eşitlikçi kalkınma anlayışımız çerçevesinde; İyileştirilmiş ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem önerimizi hayata geçireceğiz. Bunun yanında; firmalarımızın, ekolojik rekabetçilik için yüklenmeleri gereken, ek maliyetlerin bir kısmını; sürdürülebilirlik odaklı, altyapı ve üstyapı yatırımlarıyla, hükûmet olarak biz üstleneceğiz. Üstlenmediğimiz kısmı için de, firmalarımıza teşvik ve kredi programları geliştireceğiz.

Dünya Bankası Girişim Anketi sonuçlarına göre; firmaların, gümrük ve ticaret düzenlemelerini engel olarak görme eğilimi gittikçe artıyor. 160 ülke arasında, gümrüklerin etkinliği açısından, 58’inci sırada yer alıyoruz. Bu konunun önemini şöyle anlatayım: Şirketlerimiz, transit taşımada geçen, her ilave 1 gün için, yüzde 0,6 ila, yüzde 2,3 arasında bir vergiye eşdeğer, ek bir maliyetle karşılaşıyor. Gümrüklerdeki 1 günlük fazladan bekleme ise, ülkemizin ihracat artış hızını 1,4 puan azaltıyor. İşte bu nedenle; küresel eğilimlerle uyumlu, gümrük ve taşımacılık süreçlerini hızlandıracak, blok zincir temelli bir platformu, ihracatçımızın hizmetine sunacağız. İhracatımızın yüzde 60’ı, denizyoluyla taşınıyor.

Dolayısıyla, limanlara erişim, ve limanların daha etkin çalışması, önceliklerimiz arasında yer alıyor. Biliyorsunuz, Ak Parti’nin en övündüğü alan, taşımacılık alanında yaptıkları yatırımlardır. Ancak bu yatırımların, mal taşımaktan ziyade, insan taşımayı hedeflediği ortada.

Örneğin; bugüne kadar yapılan demiryolu yatırımları, yük taşımacılığına çok da uygun değil. Oysa; ihracata dönük demiryolu yatırımları, hem ülkenin yatırım çekiciliğini, hem de ihracatımızı artıracaktır. Bu nedenle de, İYİ Parti iktidarında; limanlara erişimi kolaylaştıran, çok modlu ve modlararası taşımacılığa izin veren, lojistik yatırımlarına, öncelik vereceğiz. Diğer ülkeler 4G konuşurken, biz 4,5G konuşmaya başladık, ama sadece konuştuk. Kâğıt üzerinde G’lerimiz çok, ama iş internet hızına geldiğinde, bazı üniversitelerimizin, 3G’nin ötesine geçemediğini görüyoruz.

Firmalarımızdan, karanlık fabrikalar, ve nesnelerin interneti gibi trendlere, uymalarını bekliyoruz; ama makine-insan, ve makine-makine etkileşimini sağlayacak internet altyapımız, maalesef yok. İşte bu altyapıyı da, yetkiyi aldığımızda İYİ Parti olarak biz tesis edeceğiz.

Ülkemizin içerisinde bulunduğu bu tablonun değişimi, inanın çok hızlı olacak. Çünkü bütün bu değişimler, sadece iradeyle ilgili. Ak Parti iktidarı, elindeki tüm fırsatları kaçırdı. Milletimizin güvenini heba etti. O fırsatları değerlendirme sorumluluğu artık bizde. Onlar artık sırasını savdı. Şimdi sıra bizde. Şimdi sıra İYİ Parti’de! Önümüzdeki 10 yılda, Türkiye’nin gerçek potansiyelini ortaya çıkarmak için,  İktidara talibiz!Siyasi tarihimizin, en liyakatli kadrolarını iş başına getirmek için, iktidara talibiz!

‘İKTİDARA TALİBİZ!’

83 milyon vatandaşımızı, yokluktan kurtarıp, hak ettiği bolluğa kavuşturmak için, ülkemizin içerisinde bulunduğu bu tablonun değişimi, inanın çok hızlı olacak. Hamaset dışında hiçbir şey üretmeyen, bu öfke siyaseti yerine; Ahlaklı, vicdanlı ve makul bir siyaset için, iktidara talibiz!

Ama hepsinden de önce; adalet için, huzur için, bereket için, güçlü, zengin ve mutlu bir ülke için; Biz, Türkiye’yi yönetmeye talibiz!

‘ÖMER’İN YOLU DEDİK’

Ülkesini seven, devletinin hazinesine el atmaz. Milletini seven, haram yemez, haram yiyenlere sessiz kalmaz. Devletini seven, işini aklıyla, ahlakıyla ve içinde yanan vatan aşkıyla yapar. İYİ Parti’yi farklı kılan fıtrat, işte bu fıtrattır. Allah’ın izniyle, bu ucube sistemin sebep olduğu tüm zorlukları, milletçe el ele verip, birlikte aşacağız. Türkiye, kaynakları olan, potansiyeli olan, büyük bir ülke. Türkiye, bu potansiyeli hayata geçirmek için, ihtiyacı olan her şeye sahip bir ülke. Bizim için, Türkiye’nin çözülemeyecek hiçbir sorunu yok. Yeter ki, cesur olalım, adil olalım, hakkın ve hakikatin yanında olalım. Ne diyor Hazreti Mevlana?

“Tut ki Ali'den miras kaldı sana Zülfikâr. Sende Ali'nin yüreği yoksa, Zülfikâr neye yarar?” Türkiye’nin iyi evlatları! Sizde o cesaret var. Tek yapmamız gereken, adil olmak. İşte bu nedenle, 4’üncü yaşımızda, “Ömer’in Yolu” dedik. Ömer’in Yolu’nda yürümeye, hep beraber söz verdik. Bu yol; Gök bayrağı, Horasan’da İslam Sancağı’yla buluşturan, kutlu bir yoldur. Bu yol; Horasan harcıyla, bir daha ayrılmamak üzere, sözleşilmiş bir yoldur. Bu yol; Anadolu’nun kapılarını, tekbir sesleriyle açan Alparslan’ın, bir çağı, tekbir sesleriyle kapatan Sultan Mehmet Han’ın, “Ya İstiklal ya ölüm” diyerek yola çıkıp, “Allah Allah” nidalarıyla düşmanı denize döken, Mustafa Kemal’in yoludur! Bu yol; “Bin defa mazlum olsan da, bir defa zalim olma.” diyen Ali’nin yoludur. Bu yol; “Adalet, mülkün temelidir.” diyen, Ömer’in yoludur. Bu yol; hak yoludur, hakikat yoludur. Bu yol; Türk’ün yoludur! Cenabıhak bizi, bu kutlu yoldan ayırmasın!"