Emekli Tuğgeneral Mustafa Köse yazdı…
Bir deprem olduğunda yalnızca binalar yıkılmaz.
Yollar kapanır. Haberleşme kesilir. Elektrik gider. Su sistemi çöker. Hastaneler dolup taşar. İnsanlar yakınlarını arar. Kimi enkazın başında umutla bekler, kimi çaresizlik içinde bağırır, kimi de elindeki son imkânla hayata tutunmaya çalışır.
Böyle anlarda devletin ilk görünen yüzü çok önemlidir. Vatandaş afet bölgesinde askerini, jandarmasını, polisini gördüğünde sadece üniforma değildir gördüğü. Devleti görür. Düzeni görür. Güveni görür. “Yalnız” olmadığını hisseder.
Bu nedenle büyük afetler AFAD, belediye, sağlık, itfaiye ve gönüllü kuruluşların ötesinde emniyet, asayiş, lojistik, ulaştırma, ilk yardım, haberleşme, sevk ve idare, moral güven ve millî güvenlik meselesidir.
Böyle bir tabloda Türk Silahlı Kuvvetleri tali unsur değil; devletin en güçlü kriz reflekslerinden biri olmalıdır.
İLK REFLEKS
Önceleri Türk Silahlı Kuvvetleri, dünyadaki birçok ordu gibi, afet hâllerinde jandarma ve polisle birlikte süratle sahaya inen bir yapıdaydı. Bu refleks yalnızca yukarıdan emir bekleyen bürokratik bir mekanizmaya dayanmazdı. Birliklerin kendi iç teşkilatlanması vardı. Yangın ve alarm düzenleri vardı. Emniyet postası, arama postası, yangın söndürme postası, ilk yardım unsurları gibi görev teşkilleri önceden planlanır ve tatbikatlarla prova edilirdi.
Bir bölgede deprem, sel, yangın, heyelan veya büyük çaplı kaza meydana geldiğinde, o bölgedeki askerî birlikler mülki idarenin talep ve koordinasyonuyla hızla organize olurdu. Önce çevre emniyeti sağlanırdı. Çünkü afet bölgesinde enkazın yanı sıra panik vardır, öfke vardır, çaresizlik vardır, kontrolsüz kalabalıklar vardır.
Yakını enkaz altında kalan vatandaşın feryadı anlaşılırdır. Ancak bu duygusal ortam, arama kurtarma ekiplerinin çalışma düzenini ve güvenliğini de riske atabilir. İşte asker, jandarma ve polisin bu noktada tek görevi güvenlik sağlamak değildir, aynı zamanda hayat kurtarma faaliyetinin düzenini de korumaktır.
Afet bölgesinde emniyet sağlanmadan arama kurtarma sağlıklı yürütülemez. Arama kurtarma düzenli yürütülmeden sağlık müdahalesi aksar. Sağlık, iaşe, barınma ve tahliye sistemi kurulmadan da afet yönetimi ayakta kalamaz.
1999’DAN ÇIKAN DERS
1999 Marmara Depremi bu ülkenin hafızasında derin bir kırılma noktasıdır. O depremde Türk Silahlı Kuvvetleri, bütün eksikliklere rağmen sahadaydı. Ancak bu büyük felaket, afetlere özel yetiştirilmiş, sürekli hazır tutulacak, nitelikli personel ve teçhizatla donatılmış askerî arama kurtarma birliklerine ihtiyaç olduğunu da gösterdi.
Bu anlayışla, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun emriyle Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde Doğal Afet Arama Kurtarma Taburu, bilinen adıyla DAK Taburu kuruldu.
Bu tabur sıradan bir birlik değildi. Genelkurmay Başkanlığı’nın ani müdahale kuvveti olarak hazır tutuldu. Personeli özel seçildi, özel eğitildi, özel teçhizatla donatıldı. Sadece deprem için değil; kanyonlarda mahsur kalan vatandaşlardan baraj ve sel felaketlerine, göçüklerden dağlık arazideki kurtarma faaliyetlerine kadar birçok zorlu görev için hazırlandı. Ve zaman zaman bu tür görevlerde başarıyla görev yaptı.
DAK Taburu, 1999 sonrasında yaşanan birçok afette sahaya süratle giren, sivil arama kurtarma unsurlarıyla birlikte çalışan, tecrübesiyle fark yaratan askerî bir yapıydı. Devlet 1999’dan ders çıkarmıştı. Peki sonra ne oldu?
EMASYA, DAFYAR VE ZAYIFLAYAN REFLEKS
Bir dönem bu ülkede EMASYA vardı. Açık adıyla Emniyet Asayiş Yardımlaşma düzeni. Polis ve jandarmanın yetersiz kaldığı durumlarda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, mülki idarenin talebiyle güvenlik ve asayişin sağlanmasına destek vermesini öngören bir mekanizmaydı.
Bunun yanında DAFYAR, yani doğal afet yardımlaşma planları vardı. Bu planların özü şuydu: Afet olduğunda kim, nerede, ne zaman, hangi araçla, hangi personelle, hangi görevi icra edecek?
Hangi birlik hangi bölgeye gidecek? Hangi unsur emniyet alacak? Hangisi arama kurtarma yapacak? Hangisi yemek çıkaracak? Hangisi sağlık desteği verecek? Hangisi çadır kuracak? Hangisi yol açacak?
Bu sorular afet olduktan sonra düşünülmezdi. Önceden planlanırdı. Bu planlama mantığının önemli ayaklarından biri de afet bölge komutanlıkları anlayışıydı. Afet sahası, yalnızca mülki idarenin iyi niyetli çabalarına veya sonradan kurulacak kriz masalarına bırakılmaz; askerî bölge sorumlulukları, birliklerin intikal süreleri, kullanılacak araçlar, arama kurtarma, emniyet, iaşe, sağlık, istihkâm ve ulaştırma görevleri önceden düşünülürdü. Böylece afet anında devlet, ilk saatlerini “kim nerede, ne yapacak?” sorusuyla tüketmezdi.
Elbette asker mülki idarenin emrindeydi. Vali ve kaymakam devletin o bölgedeki temsilcisiydi. Fakat plan devreye girdiğinde sahadaki askerî yetkili; emir-komuta düzeni, disiplin, personel sevki, araç kullanımı ve birlik koordinasyonu bakımından kritik bir uygulayıcı konumuna geçerdi.
Bugün de ihtiyacımız olan şey budur: Afet olduktan sonra tedbir almaya çalışmak değil, afet olmadan önce bütün askerî ve sivil imkân ve kabiliyetleri aynı planda buluşturmak.
Nerede kaç iş makinesi var? Hangi birlik kaç saatte intikal eder? Hangi helikopter nereden kalkar? Hangi gemi hangi limana yanaşır? Hangi askerî birlik hangi afet türünde hangi görevi alır? Hangi personel temel, hangi personel ileri seviye afet eğitimi almıştır?
Bunların tamamı bir afet seferberlik veri tabanı gibi önceden bilinmeli, güncellenmeli ve gerçekçi tatbikatlarla sınanmalıdır.
Savaş hazırlığı nasıl kâğıt üzerinde bırakılmazsa, afet hazırlığı da kâğıt üzerinde bırakılmamalıdır.
AFETTE ASKER NE YAPAR?
Asker yalnızca enkaz kazmaz.
Asker önce düzen kurar. Çevre emniyetini sağlar. Panik ve kontrolsüz kalabalık hareketlerinin önüne geçer. Arama kurtarma ekiplerinin güvenliğini temin eder. Yaralı tahliye güzergâhlarını açık tutar. Yardım konvoylarının güvenli ilerlemesine destek olur.
Asker yol açar. İstihkâm birlikleriyle hasarlı güzergâhlarda geçiş imkânı yaratır. Gerektiğinde portatif köprü kurma yeteneğiyle ulaşıma kapanan ana arterleri hızla baypas eder. Kapanan yolları açar. İş makinelerini sevk eder. Enkaz sahasına ulaşamayan ekiplerin önünü açar. Mobil jeneratörler ile elektrik ihtiyacını karşılar.
Asker taşır. Helikopterleriyle, arazi araçlarıyla, kamyonlarıyla, yüksek hareket kabiliyetli vasıtalarıyla ulaşılamayan köylere, dağlık bölgelere, kapanmış vadilere, kar ve çamur içindeki yerleşimlere ulaşabilir.
Asker doyurur. Sahra mutfakları, mobil fırınları, yemekhane düzeni, ikmal sistemi ve yıllara dayanan tedarik zinciri tecrübesiyle afet bölgesinde sıcak yemek çıkarabilir. Çadır kurabilir. İçme suyu ihtiyacının karşılanmasına destek olur.
Asker tedavi ederdi. Askerî sağlık sistemi ayaktayken sahra hastaneleri, seyyar sağlık unsurları, revirler, ambulanslar ve askerî sağlık personeli afet bölgesinde ilk müdahale zincirinin önemli parçasıydı.
Asker koordine eder. Çünkü emir-komuta zinciri vardır. Disiplin vardır. Hiyerarşi vardır. Görev bölümü vardır. Afet anında bu düzenin kıymeti ölçülemez.
ASKER NEDEN KENARA ÇEKİLDİ?
2000’li yıllardan itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri yalnızca görev alanı bakımından değil, toplumdaki itibarı bakımından da ağır bir kuşatma altına alındı. Atabeyler, Ergenekon, Balyoz, askerî casusluk ve benzeri dava süreçleriyle orduya karşı sistemli bir itibarsızlaştırma dönemi yaşandı. Bu süreçlerin önemli bir kısmının FETÖ kumpası olduğu daha sonra bütün açıklığıyla ortaya çıktı.
Ancak mesele sadece yargılamalardan ibaret kalmadı. Devletin askerî refleksi de zayıflatıldı. Sivil-asker iş birliği mekanizmaları dönüştürüldü. EMASYA kaldırıldı. DAFYAR mantığı giderek geri plana düştü. 15 Temmuz 2016’daki menfur kalkışmanın ardından güvenlikçi kaygılar daha da arttı.
Askerî sağlık sistemi dağıtıldı. GATA ve askerî hastaneler kapatıldı. Harp cerrahisi, sahra hastaneleri, askerî ambulans sistemi, askerî sağlık lojistiği ve afetlerde kullanılabilecek uzman sağlık kapasitesi ciddi şekilde zayıfladı.
Böylece bir zamanlar afetin esas çözüm ortaklarından biri olan Türk Silahlı Kuvvetleri, zamanla “tali çözüm ortağı” konumuna itildi.
Peki büyük afetlerde devletin en disiplinli, en hızlı ve en organize gücünü kenara itmenin bedelini kim ödedi? Maalesef vatandaş ödedi.
6 ŞUBAT’IN SORDUĞU SORU
6 Şubat 2023 depremleri Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük felaketlerinden biriydi. Böylesi geniş alana yayılan, birçok ili etkileyen, on binlerce can kaybına yol açan bir afette hiçbir kurumun tek başına yeterli olması beklenemez. Bu adil de değildir, gerçekçi de değildir.
Ancak tam da bu nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bütün kapasitesiyle, gecikmeden, tereddütsüz ve planlı şekilde sahaya sürülmesi gerekirdi.
İlk 72 saat, afet yönetiminde altın saatlerdir.
Bu saatlerde karar gecikirse birlik gecikir. Birlik gecikirse enkaza müdahale gecikir. Enkaza müdahale gecikirse canlı kurtarma şansı azalır. Sahra mutfağı gecikirse açlık ve düzensizlik başlar. Sahra sağlık kapasitesi gecikirse yaralı kaybedilir. Emniyet gecikirse panik, güvenlik endişesi ve kontrolsüzlük artar. Haberleşme gecikirse sevk ve idare çöker.
6 Şubat depremlerinde halkın önemli bir kısmı şu soruyu sordu:
Asker nerede?
Bu soru sadece duygusal bir soru değildi. Bu, devletin kriz refleksine yöneltilmiş çok haklı bir eleştiriydi.
Çünkü vatandaş askerini görünce devleti görür. Mehmetçiğin sahadaki varlığı yalnızca fiziki güç değildir; moral güçtür. “Devlet geldi” duygusudur.
AFAD Merkezde Olabilir, TSK Kenarda Olamaz
Burada söylenen şey, AFAD gereksizdir demek değildir. Elbette afet yönetiminde sivil koordinasyon kurumu olmalıdır. Elbette valiler, kaymakamlar, belediyeler, sağlık teşkilatı, itfaiye, UMKE, AFAD, Kızılay, sivil toplum kuruluşları, gönüllüler ve yerel yönetimler bu sistemin parçasıdır.
Ancak büyük afetlerde sivil sistemin kapasitesi bir noktada zorlanır.
O noktada TSK’nın görevi “çağrılırsa gelir” seviyesinde tanımlanamaz. Türk Silahlı Kuvvetleri büyük afetlerde bekleme odasında tutulacak bir kurum değildir.
Afet yönetimi, AFAD’ın destek talebini bekleyen bir askerî yardım anlayışına bırakılamaz. Hangi bölgede hangi birlik, hangi araç, hangi iş makinesi, hangi helikopter, hangi gemi ve hangi sahra unsuru görev alacaksa bu plan önceden yapılmalıdır.
Türk Silahlı Kuvvetleri; lojistiğiyle, ulaştırmasıyla, istihkâmıyla, sağlık kapasitesiyle, arama kurtarma unsurlarıyla, sahra mutfaklarıyla, helikopterleriyle, gemileriyle, haberleşme imkânlarıyla ve en önemlisi emir-komuta disipliniyle afet yönetiminin merkezinde yer almalıdır.
Mülki idarenin emrinde ama kendi emir-komuta bütünlüğü korunarak.
Sivil otoriteyle uyumlu ama bürokratik gecikmeye mahkûm edilmeden.
Koordinasyon içinde ama inisiyatifsiz bırakılmadan.
MARMARA DEPREMİ KAPIDAYKEN
Bugün asıl sorumuz şudur:
Olası Marmara depremine böyle mi hazırlanıyoruz?
İstanbul ve Marmara Bölgesi yalnızca nüfus yoğunluğu bakımından değil; ekonomi, sanayi, finans, limanlar, ulaşım ağları, enerji hatları ve lojistik altyapı bakımından da Türkiye’nin kalbidir.
Marmara’da yaşanacak büyük bir deprem sadece afet olmayacaktır. Ekonomik kriz olacaktır. Asayiş krizi olacaktır. Lojistik kriz olacaktır. Sağlık krizi olacaktır. Göç ve barınma krizi olacaktır. Millî güvenlik krizi olacaktır.
Böyle bir tabloda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin afet yönetiminde tali unsur gibi bekletilmesi kabul edilebilir mi?
Marmara depreminde mesele yalnız kara yolları değildir. İstanbul ve çevresinde ana arterler, köprüler ve viyadükler hasar gördüğünde deniz, en hayati ulaştırma hattına dönüşecektir.
Bu nedenle limanlar, marinalar, iskeleler, Deniz Kuvvetleri gemileri, kamu ve özel sektör deniz araçları bugünden planlanmalıdır. Hangi gemi nereden yük alacak, hangi iskeleye yanaşacak, hangi yaralı nereye tahliye edilecek, hangi sağlık ekibi hangi platformda görev yapacak; bunlar afet olduktan sonra değil, bugünden belirlenmelidir.
Hatta Marmara gibi bir senaryoda hastane gemisi lüks değil, ihtiyaçtır. Askerî sağlık sistemi dağıtılmışsa bile, en azından afet dönemlerinde kullanılacak deniz platformları, sivil sağlık ekipleriyle birlikte önceden planlanmalı; tıbbi malzeme, personel ve tahliye zinciri kâğıt üzerinde değil, fiilî tatbikatlarla hazır tutulmalıdır.
Yollar kapanırsa kim yol açacak? Ana arterler hasar görürse kim geçici geçiş noktaları kuracak? Hastaneler yetersiz kalırsa kim sahra sağlık hizmeti sağlayacak? Tedarik hatları çökerse kim sıcak yemek çıkaracak? Güvenlik boşluğu doğarsa kim kamu düzenine destek verecek?
Bu sorular bugünden cevaplanmalıdır.
Deprem olduktan sonra değil.
SON SÖZ
Afette asker tali unsur olmaz.
Türk Silahlı Kuvvetleri’ni afet yönetiminin kenarına itmek, devletin en disiplinli, en organize ve en güven veren kriz refleksini zayıflatmaktır.
Bu ülke, afet anında askerinden çekinen değil; askerini milletinin yardımına en hızlı şekilde koşturan bir stratejik akla ihtiyaç duymaktadır.
Çünkü afet geldiğinde ideolojik hesaplar susar. Bürokratik gerekçeler susar. Kurum tabelaları susar.
Enkazın altından gelen bir ses kalır:
“Sesimizi duyan var mı?”
O sese en hızlı koşacak kim varsa, devletin eli, kolu odur.
Ve bu millet bilir ki, o sese koşacakların en başında Mehmetçik gelir.