Annelik üzerine

Uzm. Psk. Neşe Yaran yazdı

Annelik üzerine

Mayıs ayının çoğumuza hatırlattığı ilk şey 2. Pazar günü kutlanan ‘Anneler Günü’ elbette. Bu özel günü kimimiz şükürle, kimimiz hüzünle, kimimiz ise sevgi gibi eşsiz bir duygunun ticari bir meta gibi önümüze konmasından duyduğumuz rahatsızlıkla karşılarız.

Ben de bu Anneler Gününde terapi odasında annelerle ilgili neler konuşuyoruz, biraz onlardan bahsetmek istiyorum sizlere.

Danışmanlık, psikoterapi ve psikanalizde hangi teori anneden söz etmez ki ya da terapi seansı odalarında hangi danışan çocukluğuna geri dönmez? Annesiyle ilişkisini değerlendirmeyen, annesiyle ilişkisinden sevgiyle, öfkeyle, özlemle ya da nefretle söz etmeyen var mıdır?

Ne de olsa erken dönem anne çocuk ilişkileri, bebeğin anneyi algısı ve annenin bebekle ilgili algı ve faztezileri bu ikili arasındaki ilişkinin ne kadar karmaşık, heyecan verici, sevgi, şefkatle dolu ama bir o kadar öfke ve nefreti barındıran suçluluğun cirit attığı, pişmanlıkların yaşandığı, mutluluğun zirve yaptığı ve birçok kavramın iç içe geçtiği bir ara alandır. İşte bu karmaşık oluş, danışanların bu çözümlenmemiş kaosu tekrar dile getirmelerine, ihtiyaçlarının zorlayıcılığı ile ebeveynlerini suçlamalarına, doyurulmamış açlıkları nedeni ile sızlanmalarına ve şikâyet etmelerine neden olur. Yani seanslarda danışanların ‘geriye dönüp tekrar o dönemleri hatırlamalarına, yaşamalarına ve yeniden inşa etmelerine neden olur. Hatta bazen o dönemden çıkamadıklarını söylerler. İşte o yüzdendir ki çocukluk anavatanımızdır.

Biz de seanlarımızda ;

Aşırı iyi, mükemmel ya da aşırı fedakâr annelerden,
Bağımlı kılan annelerden,
Çocuğa nüfuz eden ve çocuğun benliklerini kendi benlikleri le işgal eden annelerden,
Çocuksu annelerden,

Var ama yok annelerden,

Reddeden annelerden,
Fiziksel olarak yok olmayı tercih eden ve terk eden annelerden,
Kontrolcü annelerden,

Mağdur kimliğine tutunmuş veya gerçekten kendini koruyamamış annelerden,

Kutsallığı sorgulanamaz annelerden,
Ve erken vefat eden annelerden sıkça söz ederiz.

Anne veya bakım verenlerin, kısaca ebeveynlerin gösterdiği, “doğrudan ya da dolaylı buyurganlık, umursamazlık, tutarsız davranış, çocuğun bireysel ihtiyaçlarına yönelik bir saygı yokluğu, gerçek bir yol göstericilikten yoksunluk, küçümseyici davranışlar, beğeni yokluğu, güvenilir yakınlık yokluğu, anne-baba arasındaki tartışmalarda taraf tutma zorunluluğu, çok fazla ya da çok az sorumluluk, aşırı koruyuculuk, diğer çocuklardan yalıtım,  haksızlık,  ayrım gözetme,  yerine getirilmeyen vaadler, düşmanca hava” vs gibi koşullardan konuşuruz.

Bir de tam aksine, ‘aşırı ilgili,  mükemmel, hatta kusursuz’ olmaya çalışan, çok fazla beğeni ve övgüde bulunan, aşırı fedakâr, yani aslında olumlu gibi görünen ama çocuğun nefes almasına ve gelişimine fırsat vermeyen annelerden bahsederiz.

İşte çocukken yaşanan o yoğun duygulardan, kabullenemedikleri ve görmek istemedikleri gerçeklerden; eksik kalmış, doyurulmamış ya da zarar görmüş gizli duygulardan bahseder ve danışanların geçmişlerinden gelen temel ihtiyaçlarını birlikte ortaya çıkarmaya çalışırız.

‘Peki, ben nasıl daha iyi bir anne olabilirim?’ diye soran danışanlara ise her konuda olduğu gibi annelikte de ölçünün ve doğallığın esas olduğunu, Winnicott’un deyişiyle yeterince” iyi olmanın, son derece kâfi olduğunu, fazla fedakârlığın da zalimlik sayılabileceğini hatırlatırız.

Yukarıda verdiğim örneklerin büyük bir bölümü, danışanlarımın anlattıklarından özetleyebildiklerim. Sanırım bu kadarı dahi, annenin ya da bakım verenin gerçekten bir yetişkinin yetişkinliğini şekillendiren en önemli aktör olduğunu apaçık ortaya koyuyor.

İÇİNİZDEKİ ÇOCUĞUN BİR ANNESİ DE SİZ OLUN!

“Annesinin doyuramadığını dünya doyuramaz” ya da  “Anneliği anneler öğretir” deseler de aslında toplum şekillendirir, kültür üzerine katar. Bu yüzden bence kötü ebeveyn diye bir şey yoktur.

Dr. Özge Orbay’ın bir yazısını okuyup çok sevmiştim. Şöyle diyordu:

“İyi ebeveyn, kötü ebeveyn yoktur. Size onlardan kalanlar, aktarılanlar vardır. Onları kullanıp kullanmamak, kullanacaksanız onlarla ne yapacağınızın kararı size aittir. Buna karar verebileceğinizi bilmek bile inanın size iyi gelecek.”

Ebeveyninizin kendi küçüklükleri, acıları, baş etme becerileri, beceriksizlikleri, kördüğümleri, hayatla ilgili işe yarayan yaramayan bilgileri olan ayrı birer ruh olduğunu, aslında benzer yollardan geçip bugünlere geldiklerini anlamak, başınıza gelebilecek en hafifletici, en açıcı, en derin deneyimlerden biridir. Tüm yakınlaşmalar ve içe dönerek konulan tüm mesafeler,  ayrı ruhlar olduğunuzu apaçık görmenize yarayan bu bilgiden geçer.

Hadi, işe hem annenizin çocuk halini, hem de içinizdeki çocuğu görmeye çalışarak başlayın. Koyun birer çocukluk fotoğrafınızı önünüze, konuşun onlarla. Sorun bakalım, ne bekliyorlarmış hayattan o zamanlar? Hayalleri neymiş? Ne elde etmişler, neler eksik kalmış? En çok ne zamanlar üzülmüşler? En çok ne zamanlar mutlu olmuşlar?

Sonra da tespit ettiğiniz o mutluluk anlarını çoğaltmak olsun hedefiniz. İçinizdeki çocuğu mutlu edin önce. Gerekirse onu siz büyütün. Sevin onu, bağrınıza basın, kabul edin. Üzüntüleri için teselli edin. Barıştırın geçmişiyle, ailesiyle, kendisiyle. Gülmeyi yeniden öğretin, bol bol güldürün onu. Sevindirin. Hediyeler, hatta oyuncaklar alın gerekirse. Hani o anne babasından alamadığı ne varsa siz verin. Ve tüm bunları yapmaya çalışmanın, yani “anneliğin” hiç de kolay olmadığının farkına varın.

Kendi çocuğu olsun olmasın, bir canlıya emek vermiş, sevmiş, koruyup kollamış, şefkat ve bakım vermiş, iç barışına önem vererek annelik etmiş herkesin Anneler Gününü Kutlar,

Artık aramızda olmayan anneler ve evlatlar ile Şehitlerimize Tanrı’dan rahmet ve geride kalanlara sabır dilerim.