Aras Nehri: Türklüğün kendi tarihi ile imtihanı

Süleyman Şahin yazdı...

Aras Nehri: Türklüğün kendi tarihi ile imtihanı

“Arazı ayırdılar,
Qum ilə doyurdular.
Mən səndən ayrılmazdım,
Zülm ilə ayırdılar.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Ermenistan’ın işgal ettiği toprakların çoğunu özgürlüğe kavuşturduğu zafer kutlamaları için 10 Aralık 2020 tarihinde Bakü’de düzenlenen törende bu dörtlüğü okumasından sonra İran İslam Cumhuriyeti yetkilileri tepki göstermiş ve daha sonra gerek İran gerekse Türkiye’den bir çok insan konu hakkında yazıp düşüncelerini söylemeye başladılar.

Ancak gelin görün ki gerek Türkiye gerekse İran tarafında kendi düşüncelerini aktaran insanların önemli bir kısmının ortak özelliğinin ise Türk Tarihi konusunda cehaletlerinin ortaya çıkmasıydı. Ancak iki tarafında buluştuğu nokta ise aslında İran tarafının da amaçladığı gibi İran coğrafyasındaki Türk Tarihi’nin Fars Tarihi gibi gösterilmesi oldu.

Yaklaşık 200 sene önce yazılması muhtemel olan “Aras” dörtlüğü, Aras Nehri’nin nasıl bölgede yaşayan Türkler arasında bir duvara dönüştüğünün bir ozan eliyle kelimelere dökülmesidir aslında.

Peki “Aras Nehri’nin ayırdığı Türkler” gerçeğinin aslında muhatapları bugünün Türkiye’si ve İran’ı mıdır? Yoksa aslında nedense herkesin gözden kaçırdığı, bir türlü dile getirmediği başka bir başrol oyuncusu mudur?

Ancak ortada bir gerçek varsa o da kendilerine Türk Milliyetçisi diyenlerin bile Türk Milleti’ne ve Türk Tarihi’ne yabancı oldukları, bu hatalarını ısrarla sürdürerek aslında Türk Milleti’ne ihanet ettikleridir. Çünkü bazen küçük gibi görünen hatalarınız bir milletin kaderiyle oynamaya dönüşür, gelecek nesillerin kendilerini yalan yanlış öğrenmelerine yol açar.

Aras Nehri’nin 1800’lerin ilk çeyreğindeki tarihi aynı zamanda bir Türk tarihi iken bazıları bunu sanki İran Fars Rejimi’nin de tarihi gibi göstermeye çalışmakta, açıkçası Türk Milleti’nin tarihini de Fars Tarihi’ne peşkeş çekmektedir.

Gelin öncelikle Aras Nehri’nin kuzeyine, oradaki Türk Tarihi’ne bakalım.

1700’lü yıllara gelindiğinde Ortadoğu, Kafkaslar, İran, Kuzey Afrika bölgeleri tamamen Türklerin elindedir. Bu toprakların çoğunluğu Osmanlı Devleti tarafından kontrol edilirken Güney Kafkasya ve bugün adına İran dediğimiz bölgeler ise yine burada bulunan Türklerin elindedir. 1736 yılına kadar ayakta olan Safeviler’in yerine başka Türk bir devleti olarak Afşar’lar gelir ve bu coğrafyayı yönetmeye başlarlar. Ancak 1747’de Afşar Devleti’nin kurucusu Nadir Şah’ın ölümü sonrasında İran coğrafyasında merkezi Türk otoritesi zayıflar. Bunun sonucu olarak Güney Kafkasya’nın büyük kısmı yani bugün Ermenistan ve Azerbaycan’ın olduğu topraklarda ise çeşitli hanlıklar kurulur. Bu devletçikler artık İran coğrafyası’nı yöneten Afşar Devleti’nden yarı bağımsız hareket etmektedirler. İran denilen bölgenin yönetimi Afşar’lardan sonra ele geçiren Türk olmayan Zend’lerden sonra 1796’da Kaçar Türklerinin denetimine geçer.

Ruslar, 1700’lerde Türk toprakları üzerinde ilerleyişlerini sürdürerek hakim oldukları toprakları genişletirken 1800’lerin başına gelindiğinde ise Osmanlı Devleti yönetiminde bulunan veya biat etmiş Kırım ve Kuzey Kafkasya’yı aşmış artık Güney Kafkasya’ya inmiştir. Ruslar, bölgeye indiğinde ise karşılarında güçlü Osmanlı ve Kaçar Türk Devletleri’ni değil onlardan bağımsız eden Türk Beylikleri ile karşılaşır.

Bu dönemde yani 1800 yılında Aras Nehri’nin yukarısında İran coğrafyasını yöneten Kaçar Devleti’nden bağımsız şekilde hareket eden hanlıklar ise şunlardır.

Bakü (1718), Kuba (1726), Gence (1747), Derbent (1747), Karabağ (1747), Revan (1747), Şeki (1747), Şirvan (1747) ve Talış (1747) Hanlıklarıdır.

Güney Kafkasya’ya inen Ruslar’ın artık önlerinde parçalar halinde duran Türk Beylikleri vardır. İlk düşen cephe Gence Hanlığı’dır. 1804 yılındaki bu kaybı 1805’de Karabağ, Şeki, Şirvan, Şuragal Hanlıkları izler. 1806’da Derbent, Kuba ve Bakü Hanlıkları işgal edilir. 1813’de Talış Hanlığı’da Rus Çarlığı idaresi altına girmiştir. Bu ilerleyiş karşısında bölgenin resmi olarak sahibi görünen ve Rus ilerleyişini engellemeye çalışan Kaçar Devleti’nin çabaları sonuçsuz kalır. 1813 yılında Rus Çarlığı ile İran coğrafyasını yöneten Kaçar Devleti arasında yapılan Gülistan Antlaşması ile bu bölgelerin Ruslara ait olduğunun tanınır. Ruslar artık Güney Kafkasya’dadır ve sıcak denizlere inmek için fırsat kollamaktadır.

Ancak Kaçar Türk Devleti, Ruslara kaybettiği toprakları geri almak için 1826 yılında tekrar bir denemeye girişir ancak başarısız olur. Bu savaş sonrasında da 1827’de Revan ve Nahçıvan kaybedilir. Yani “Aras Nehri’nin kuzeyi” artık her parçasıyla Rusların elindedir ve 1828 yılında imzalanan Türkmençay Antlaşması ile bu kabul edilir ve bu topraklar artık Rus Çarlığı’nın bir parçası haline gelir.

Kafkasya’nın Türklerin elinde olmasına rağmen aralarındaki bölünmüşlük, siyasi rekabet, küçük devletçiklerin ortaya çıkışı Rusların ilerlemesini kolaylaştırırken aynı zamanda direniş hatlarının tek tek yıkılmasına sebep olmuş ve en sonunda bölge Rusların eline geçmiştir.

1771’de Kırım’ı işgal ile başlayan Rus ilerleyişi, 1878’de Kars, Batum, Ardahan, Iğdır, Sarıkamış’ın işgaline kadar giden sürecinde ilk adımlarından biri idi.

Yukarıda bu yazılanlar aslında hepimizin bilmesi gereken Türk Tarihi’nin bir parçası iken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 10 Aralık 2020 tarihinde Bakü’de okuduğu

“Arazı ayırdılar,
Qum ilə doyurdular.
Mən səndən ayrılmazdım,
Zülm ilə ayırdılar.”

dörtlüğü kendilerini Türk Milliyetçisi olarak tanıtan insanların dahi Türk Tarihi’nin en önemli süreçlerinden birine yabancı olduklarına, Türk Tarihi’ni Fars Tarihi gibi gösterdiklerine şahit olmamıza sebep oldu maalesef. Türkler olarak “Türklük bilincine” tam sahip olmadığımızın da göstergesi oldu.

1920’lerde İran coğrafyasındaki Kaçar Türk Devleti’nin İngiliz destekli Rıza Şah tarafından darbe yok edilmesiyle tarihte ilk defa İRAN adını kullanan Fars Rejimleri ortaya çıkarken maalesef bizlerin eksik Türk Tarihi anlayışımızdan dolayı Fars Rejimleri de bu coğrafyanın Türk Tarihi’ni de kendi tarihi gibi göstermeye başlamıştır. Bu durum gerek Pehlevi Hanedanlığı gerekse 1979 sonrasında devleti ele geçiren din adamları dönemlerinde de değişmeyen bir gerçek olarak karşımızdadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın okuduğu bu dörtlük sonrasında İran Dışişleri Bakanı Javid Zarif’in Twitter mesajında “Erdoğan ne okuduğunun farkında değil” demesine tepki gösteren Türk Milliyetçiliği’nin saygın isimleri ise en az Fars kökenli Javad Zarif kadar Türk Tarihi’ni çarpıttıklarının ya farkında değiller ya da bu hatalarını bilerek yapıyorlar.


Javad Zarif’in attığı twitter mesajına cevap veren Bozok Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kürşad Zorlu ise maalesef milliyetçi kesimlerin bile Türk Tarihi’ni ne kadar eksik bildiklerinin de en görünür isimlerinden biri oldu.

Rus Çarlığı ile 1813 yılında yapılan Gülistan Antlaşması ile 1828 yılında yapılan Türkmençay Antlaşması’nın İran ile yapıldığını söylemek, o dönemde İran coğrafyasının Kaçar Türk Devleti tarafından yönetildiğini bilmemek, İran coğrafyasının 800’lerin ikinci yarısından itibaren buraları yöneten Türklerin varlığını inkâr edip 1000 yıllık tarihi Farslara hediye etmekten başka bir şey değildir. Doğal olarak da günüzmüde İran coğrafyasının yöneten Fars Rejimi de kalkar, 1920 öncesi İran coğrafyası Türk tarihini kendi tarihi gibi gösterir ve bu topraklar bizim der, Aras’ın kuzeyinde kalan ve bugün Azerbaycan Cumhuriyeti olarak bildiğimiz yerleri de “oralar aslında İran’ın bir parçasıydı, anavatantanlarından ayrı düştüler” derler. Ancak nedense geçmişte Revan Hanlığı olarak bilinen bugünkü Ermenistan’ın da onların ifadesiyle anavatandan ayrı düştüğünü dile getirmezler. Çünkü fazladan söylenecek her söz bölgenin Türk Tarihini ifşa etmekten başka bir şey değildir.

11 Aralık’ta İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Javid Zarif’e cevap vereceğim diye tarihi bir gerçeği bilmediğini gösteren Prof. Dr. Kürşad Zorlu aynı hatayı 12 Aralık 2020 yılında Habertürk’te yayınladığı köşe yazısında da sürdürdüğüne göre kendisinin ve dolayısıyla kendilerine Türk Milliyetçisi diyen isimlerin “Türk Tarihi Cahilliği”ni de artık herkesin sorgulaması vakti geldi de geçiyor bile. Kişilerin Türk Milleti sevdası olabilir ancak kendisine aydın, önder veya akademisyen diyen kişilerinse böyle bir hata yapma lüksü yoktur. Bir kere yapılan hata görmezden gelinebilir ancak aynı hatada ısrar ediliyorsa bu olsa olsa sadece cahillik göstergesi olur.

Peki benzer hataları sadece kendisine Türk Milliyetçisi diyen isimler yapıyor? Elbette hayır.

Bunun en son örneği de Devlet Arşivleri’nin yayınlamış olduğu “Kaynaklarıyla Osmanlı Coğrafyası Yer Adları Sözlüğü” kitabında görüyoruz. Bu kitabın 873. Sayfasında yayınlanan “17-18 asırlarda Osmanlı Devleti Vilayetleri/Eyaletleri” haritasında İran coğrafyasının sahibi İran Devleti gibi gösterilmiştir. Yine aynı kitabın 878-879. sayfalarında bulunan “1530 tarihinde Diyarbekir Vilayeti ve 1560 tarihli Kerkük Livası İdari Birimleri” haritasında ise İran coğrafyasını yöneten devlet Safevi Devleti olarak gösterilmiştir. Ancak aynı kitabın 899. sayfasında yer alan “1885 tarihli Bağdat Vilayeti İdari Birimleri” haritasında ise İran coğrafyası yine sanki orada İran Devleti varmış gibi İRAN olarak gösterilmiştir. Ancak o dönemde bölgeyi yöneten devlet ise Kaçar Devleti’dir.

Eğer Türk Tarihi üzerinde konuşan tarihçiler, yazarlar, siyasetçiler Türk Tarihi’ni ciddi olarak anlamak yerine Türk Tarihi’ni çarpıtacak şekilde ifadeler kullanır, günümüzde anladığımız ifadeler ile tarihi anlatmaya çalışırlarsa bilelim ki bugünkü İran coğrafyasını yöneten Farslar da bunu fırsat bilir ve kendi Fars ideolojilerini yaymak için bizzat Türklerin kendilerine peşkeş çektiği bu tarihi alırlar, kendilerinin gibi kullanırlar.

“Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder” sözünü belki de artık tarih konuşan herkes için uyarlama vakti geldi sanki!

Türk Tarihi’nin öncelikle kendilerine Türk Milliyetçisi diyen kişiler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi kurumları tarafından doğru anlaşılıp ifade edilmesi gerekir ki bu kişilerin yazdıklarını, söylediklerini okuyanlar da Türk Tarihi’ni doğru öğrensin.

Yoksa daha çok “Aras Nehri” dörtlükleri söylemeye devam ederiz!

“Arazı ayırdılar,
Qum ilə doyurdular.
Mən səndən ayrılmazdım,
Zülm ilə ayırdılar.”

Unutmamız gereken başka bir gerçek ise bu ayrılıklara biz Türklerin büyük parçalardan küçük parçalara ayrılmasına, ilerleyen düşman karşısında tek vücut olamamızın sebep olduğu.

1800 – 1828 yılları arasında “Aras’ın Kuzeyi” Rusların işgaline uğrarken bölgedeki büyük devletlerin ise Türklere ait olduğu gerçeğini düşününce daha başka “Aras Nehri” dörtlükleri söylememek temennisiyle.