Atatürk'ün cenaze namazı kılınmadı mı? Hurafelerin kaynağı kimler?

Her 10 Kasım'da ulu önder Mustafa Kemal Atatürk için, 'Cenaze namazı bile kılınmadı' diyen gericilere belgelerle cevap veren tarihçi yazar Ümit Doğan, Atatürk hakkında merak edilenleri Veryansın TV'ye anlattı...

Atatürk'ün cenaze namazı kılınmadı mı? Hurafelerin kaynağı kimler?

Murat Şimşek / VERYANSIN TV

-Bazı kesimler her 10 Kasım'da “Atatürk’ün cenaze namazı kılınmadı” iddiasını piyasaya sürüyor. Böyle bir günde Atatürk düşmanlarının iddialarını gündeme getirmek uygun olmasa da yalanlara son vermek açısından sizin bu konudaki araştırmanız nedir?

Devam edip giden “Atatürk dinsiz miydi” tartışmalarının önemli noktalarından birisi, vefat eden bir Müslümana mutad olan son görevlerin Atatürk’e eksiksiz yapılıp yapılmadığı konusudur. Atatürk’ün güya dinsiz olduğunu savunanlar özellikle 10 Kasım’larda ortaya çıkıp Ata’nın cenaze namazının kılınmadığını veya İslam’a uygun şekilde kıldırılmadığını iddia ederler, bunu da Atatürk’ün dinsizliğine kaynak olarak gösterirler. Bu yalanın kaynağı tahmin edeceğiniz gibi Kadir Mısıroğlu.

Mısıroğlu, Atatürk’ün cenaze namazının kardeşi Makbule Hanım’ın zorlamasıyla, onu susturmak için kılındığını, oldu bittiye getirilen, abdestsiz, alelade bir namaz olduğunu iddia ediyor. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Elbette hayır. Atatürk’e yapılacak son görevin yerine getirilmesi çok ciddi bir iştir ve devlet ricali bu konunun üzerinde önemle durmuştur. Yalnız namazın kılınması değil cenazenin nakledilmesi işlemi de titizlikle yapılmıştır. Bunun için bir program hazırlanmıştır. Atatürk’ün cenaze namazının kılınması tıpkı diğer cenaze işlemleri gibi titizlikle düşünülmüş, uzmanların görüşü alınmış ve Atatürk’ün Cenaze Namazı 19 Kasım 1938 günü saat 08.10’da Dolmabahçe Sarayı’nda Kılınmıştır. Atatürk’ün vefat haberi 10 Kasım 1938 günü öğleden sonra hükümetin resmî tebliğiyle kamuoyuna açıklandı. Haberi duyan İstanbul halkı üzüntü içinde sokaklara dökülmüş, Dolmabahçe Sarayı’na hücum etmişti. Dolmabahçe civarındaki yollar hıncahınç dolmuş, yaşanan izdihamda 11 kişi ölürken yüzlerce kişi yaralanmıştı. Mahşeri bir kalabalıktan, Atatürk’ün aziz naaşı Ankara’ya nakledilirken geçeceği yolları dolduran on binlerce insandan bahsediyoruz.

Atatürk’ün cenaze namazının nerede kılınacağı konusunda tartışmalara neden oldu. Atatürk’ün cenaze namazının bir camide kılınması hükümeti güvenlik endişesine sevk etmişti. Camide kılınacak cenaze namazının denetlenemeyen yoğun bir kalabalığa neden olacağı düşünülüyordu.

Cenaze töreninin güvenliğinden sorumlu olan Fahrettin Altay, cenaze namazının nerede ve ne şartlarda kılınacağı hususunda Başbakan Celal Bayar ile görüştü. Bayar, babadan kalma hocalık bilgisine dayanarak, bu namazın farz değil farz-ı kifaye olduğunu söyledi, cenazenin camiye götürülmesinin dinen şart olmadığını anlattı. Celal Bayar, Makbule Hanım’la da yaptığı görüşmede Atatürk’ün cenaze namazının elbette kılınacağını söyledi, “Ananelerimiz, adetlerimiz neyse sonuna kadar yerine getirilecektir. Müsterih olun.” diyerek onu teskin etti.

Bununla beraber konu İslam Tetkikleri Enstitüsü direktörü Ordinaryus Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya’ya soruldu. Yaltkaya böyle şer’i bir zorunluluk olmadığını, fakat bir kere de Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Rıfat Börekçi’ye sorulmasının uygun olacağını söyledi. Rıfat Börekçi cenaze namazı ilgili soruya şu sözlerle cevap verdi: “Onun cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği bütün vatanda, bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir!”

19 Kasım 1938 günü saat 08.10’da Dolmabahçe Sarayı’nın merasim salonunun ortasındaki büyük avizenin altına konmuş iki masa üzerine tabut yerleştirildi ve cenaze namazı kılındı. İmamlık görevini Şerafettin Yaltkaya, müezzinlikleri de Hafız Yaşar ve Hafız İsmail yaptılar.

Görmüş olduğunuz 20 Kasım 1938 tarihli Ulus gazetesinde Atatürk’ün cenaze namazının kılındığına dair haber yer almaktadır.

-Atatürk ömrünü emperyalistler ve onların işbirlikçileriyle mücadeleye adadı, Batı işgalini durdurdu. Ancak günümüzde Batılı tarihçiler ve aydınlar Atatürk’ün büyüklüğünü kabul ederken ülkemizde bazı “dini söylemleri” kullanan kesim Atatürk’e düşmanlığı sürdürüyor. Atatürk’e yönelik “camileri ahır yaptı”, “Kuran’ı yasakladı” iddiaları hâlâ alıcı buluyor? Son kitabınızda da ele aldığınız iddialara kısaca ne yanıt verirsiniz?

Kitabıma “Atatürk’e Yönelik Kara Propaganda/Hurafeler” adını verdim. Kitaba Atatürk’e Yönelik Kara Propaganda başlığını vermek bizim için üzücüydü. Ancak, tarihî misyon, millî görev ve Ata’ya olan minnet borcum gereği bu propagandayı organize edenleri deşifre etmek adına elzem bir başlık olduğuna inandım. “Hurafeler” ise propagandanın sonucu ortaya çıkan efsaneler ve yalanlar yumağıdır.

Araştırmaların sonucunda Atatürk’e yönelik kara propagandanın iki ana kaynaktan beslendiğini görüm. Birincisi Rıza Nur’un kim tarafından yazıldığı belli olmayan, ülkeye getirilmesi ve yayınlanması şaibelerle dolu hatıratı. Bu hatıratta yer alan ve Atatürk’ün ailesine yönelik çirkin iftiralar içeren kısım, hatırat metinin kenarına sonradan küçük notlar halinde eklenmiş. Kimin eklediği belli değil. Hatıratın mikrofilmleri nasıl oluyorsa İngiltere British Museum’dan çıkıp ve yayınlanmak üzere İstanbul’a kadar geliyor. İstanbul’da kime teslim ediliyor dersiniz? Kadir Mısıroğlu’na. Bu kitap daha sonra Atatürk’e atılan çirkin iftiraların kaynağı oluyor. 1988 yılında bu kitapta yazanları destekleyecek nitelikte Zübeyde Hanım’ın özür diliyerek söylüyorum kötü kadın olduğuna dair uyduruk belge düzenleniyor. Yanlış duymadınız, birileri işini gücünü bırakıyor, oturup uyduruk belge düzenliyor. Belgenin uyduruk olduğu ispat edildi. Ben de kitabımda yazdım.

 Kara propagandanın bir diğer ayağını Necip Fazıl Kısakürek’in Atatürk ve CHP karşıtı söylemleri ve yazdığı kitaplar oluşturmaktadır. Necip Fazıl Kısakürek, sizlerin de bildiği gibi Türkiye’nin güzide şairlerinden olup, CHP karşıtlarının ideolog kabul ettiği bir kişidir. Bunun yanında Necip Fazıl tarih eğitimi almamıştır, tarihçi değildir. Tarihî meselelerde söz söyleme yeterliliğine sahip bir tarih uzmanı hiç değildir. Hal böyle iken, cumhuriyet tarihinin önemli meseleleri üzerine yazıp çizmeye başlayınca, bu alanda ortaya koyduğu yanlış fikirler tarih bilimini tahrif etmiştir. Bugün bile “derin tarih” veya “alternatif tarih” adı altında Atatürk’e saldıran yazarların birçok tarih tezinin dayanağının Necip Fazıl’ın o dönemde yazdıkları olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ahmet Özgür Türen’in (kendisi bu konuda tez yazdı) Necip Fazıl’ın tarih yazıcılığıyla ilgili şu değerlendirmesi oldukça yerinde ve önemlidir:

“Mesela Cumhuriyet’in kurulması ile sorunu olan Necip Fazıl, Vahdettin kitabını yazdı. Bu kitapta Vahdettin’in hain olmadığını, tam aksine vatanın kurtarılması için mücadele eden bir vatanperver olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Necip Fazıl aynı zamanda şeriatçıydı ve laiklik düşmanı idi. Rejime karşı gelmesiyle bilinen din adamlarından İskilipli Atıf’ı, din elden gidiyor diye Güney Doğu’da ayaklanan Şeyh Sait’i, özünde Kürtçü bir isyan olan ama din kökenli bir ayaklanma gibi lanse ettiği Dersim İsyanının lideri Seyit Rıza’yı ve hatta kendini mehdi ilan eden ve Teğmen Kubilay’ın katleden Derviş Mehmet’i dahi masum göstermek için Son Devrin Din Mazlumları kitabını yazdı. Laik ve aydın bir eğitim sistemine karşı olan Necip Fazıl, çağdaş eğitim kurumlarından olan Köy Enstitüleri’ne de değinmiş ve çirkin ithamlarda bulunmuştur. Çünkü kız çocuklarının okumasından ve onları toplumun eşit bir ferdi olmasından rahatsızdır. Kitaplarında yazdıklarını çıkarmış olduğu dergilerde de yazmıştır. Dernek çatısı altında aynı tematik mücadelesine devam etmiş ve birçok takipçisi olmuştur. Şehir şehir gezdiği ve verdiği konferanslarında Cumhuriyet tarihi ile hesaplaştığı gözlenmektedir.”

Kitabımda Atatürk’ün camileri ahır yapmak şöyle dursun, işgal döneminde tahrip edilen camileri tamir ettirip nasıl ibadete açtığını belgeleriyle yazdım. Mesela bir Beyoğlu Ağa Camii var ki, hikayesi çok hazindir. Bu cami Vahdettin döneminde yerine apartman yapılmak üzere Rumlara satılacakken, milli mücadelenin kazanılmasıyla kurtuluyor. Atatürk bu camiyi tamir ettiriyor ve üzerine ibret için şöyle yazdırıyor:

            Yurttaş! Dünü unutma, bugünü iyi anlarsın.

            Belgesini de sizlerle paylaşayım:

Kitapta, Atatürk’ün Kuran okumayı yasakladığı yalanını da belgelerle çürüttüm.  Atatürk Türk çocuğunun Kuran-ı Kerim okumayı öğrenmesi için ciddi çaba sarf etmiştir. Bu durum belgelerle sahip ve bunu kitabımda onlarca belgeyle açıkladım.

-Atatürk’ün ömrü cephelerde, mücadele içinde geçmiştir… Ölümden korkar mıydı? Anadolu’ya giderken nasıl riskleri göze aldı?

Atatürk, devleti kurtarmaya karar verdiği gün ölümü göze almıştı. Başarısız olduğu takdirde mutlaka idam edileceğini biliyordu. Anadolu’ya geçerken çok sevdiği askerlik mesleğine veda etmesi gerekeceğini, isyancı ilan edileceğini ve hakkında idam kararı çıkarılacağını elbette öngörmüştü.  O, bütün bunları göze alarak yola çıktı ve vatanı kurtarmaya muvaffak oldu.

‘TÜRK MİLLETİ ATASINA SAHİP ÇIKTI’

-Milli bayramlar ve 10 Kasım gibi anma günlerinde eskiye oranla kamu kurumlarının değil sivil halkın katılımı dikkat çekiyor. Sizce son yıllarda ülkemizde ve dünyada yaşanan gelişmeler Atatürk’ü yeniden keşfetmemize vesile oldu mu?

-Dünyada yaşanan gelişmeler elbette Türk milletinin Atatürk’e olan hayranlığının artmasına neden oldu. Bunun en güzel örneğinin Afganistan’da yaşananlar olduğunu düşünüyorum. Afganistan’ın Taliban’ın eline geçmesiyle birlikte Atatürk’ün bize armağan ettiği Cumhuriyet rejiminin ve devrimlerin kıymetinin daha iyi anlaşıldığını düşünüyorum. Ancak bana göre milli bayramlara sivil halkın daha çok katılımının nedeni dünyada yaşanan bu gelişmelerden ziyade Türkiye’de yaşanan gelişmeler. Hepimizin bildiği gibi son yıllarda Atatürk’e yönelik saldırılar ve hakaretler epeyce arttı. Atatürk heykellerine yapılan saldırılar, Ayasofya’dan Atatürk’e lanet okunması,  milli bayramlarda hutbelerde Atatürk’ün adının anılmaması, milli bayramların devlet kurumlarında yeterli coşkuyla kutlanmaması, devletin en başındaki kişilerin milli bayramlarda sık sık hastalanıp resmi törenlere katılmamaları gibi durumlar halkın tepkisini çekti. Türk milleti, devletin kurucusu ve kurtarıcısına yapılan haksızlıklara isyan etti, Ata’sına sahip çıktı diyebiliriz.