Serkan Arslan yazdı…
Avam kamarasında lamba ne gezer, pencereden odaya yıldız dolmuştur…
Pembe köşk tımarhanesinin kapısında siyah bir araba belirdi. Uzaktan gördüğüm kadarıyla lastikleri parlak, camlarından içi görünmeyen büyük bir araba hastanenin kapısına kadar ilerledi. Şoför koltuğunda oturan orta yaşı ve kır saçlı adam büyük bir telaşla arabadan inip arka kapıya doğru yöneldi. Sanırım bu gelen Süveyda olmalıydı. Ağır adımlarla ilerliyorum. Arabadan bütün ihtişamıyla inen kadın Tanrıyı şaşırtmış olmalı. Sabah yağmurla ıslanan avlu akşam olmak üzereyken güneşin kızıl ışıklarıyla parlıyordu. Süveyda sahnedeki bir yıldız edasıyla arabadan indi. Elinde tülden siyah eldivenleri, gözünde kemik ve bütün bakışlarını gizleyecek büyüklükte güneş gözlükleriyle hastaneye doğru ilerledi. Üzerinde siyah dışında hiçbir ayrıntı yoktu. Rüzgâr dindi ve güneş pembe duvarları kızıla boyadı. Tüm bunları izlerken sanki biri televizyonun kumandasını eline geçirmiş sesi kısmıştı ve ben sadece izliyordum. Başhekim Şinasi onu karşılamaya indiğinde, arkasındaki heyet Tanrıçasını selamlar gibi eğildi. Koridorda mor çiçeklerden bir bahçe inşa edilmişti. Bu kadar mor çiçeği bu Kasım ayında nereden buldular diye düşünmeden edemedim. Begonviller menekşeler orkideler… dünyanın bütün renklerini Tanrı seferber etmiş gibiydi. Hastaneden içeri girer girmez biraz duraksadık. Süveyda gözündeki gözlükleri çıkartıp çantasına nazikçe yerleştirdi. Sanki arkasından gelenlerin yüzüne bir daha bakmasını istiyordu. Güvercin boynunu hafifçe sola doğru çevirip birkaç saniye bekledikten sonra yürümeye devam etti. Gözleri beni kalabalıkta arayıp bulmuş gibi saniye kadar kısa bir göz göze geliş yaşadık. Bir an tutunmak istedim. Aklım karanlıkta ne yapacağına karar verememiş gibiydi. Sonrası sisli bir gökyüzü gibi ağır aksak devam etti. Aklıma başhekim Şinasi’nin o sözleri geldi. ‘‘Süveyda şiirdir ama okunmaz’’
Süveyda ilerliyordu. Arkasında ki kalabalık giderek çoğalıyordu. Deliler ve divaneler ordusu gibi onu takip ediyorduk. Hastanede bugün bir seçim olsa Süveyda şüphesiz pembe düşler kraliçesi seçilirdi. Çünkü anlam mantıktan daha kutsaldır. Süveyda ezelden gelmiş bir arayışın anlam karşılığını tamamlıyordu. Bunu insanların gözlerinden anlıyordum. Onu bu kadar ulaşılmaz kılan gerçekliğin ulaşamadığımız anlam bütünlüğü olduğunu düşünmekten kendimi alamıyordum. Süveyda ilerliyordu. Merdivenleri çıkarken dağılan sisin ay ışığını içine almış karanlık aralıklarından parça parça yüzünü görebiliyordum. Sanki şu an iyiyim ama düşünürsem ağlarım, o yüzden yürümeye devam etmeliyim diyordu. Yürüyüşü sessizce bunu söylüyordu. Başhekim Şinasi Süveyda ile gelen adama hararetli bir şekilde bilgi veriyordu. Kalabalık onu takip etmeye devam ediyordu. Odasına ulaşmamıza az kalmıştı.
Süveyda arkasını dönüp; Deliler ve divaneler, birazdan deliliğin saltanatını ilan edeceğim. Önünüzü ilikleyin ve beyaz gömleklerinizi çıkarın. Şapkalarınızı önünüze alın” dese kimse bu emri ikiletmez gibi geliyordu. Dudağındaki kırmızı ruj bir tılsımın havayla buluşmasını sağlayacak gibi duruyor.
Panik ve acil durum hoparlörlerinden klasik müzik çalmaya başladı. Neler oluyor anlamakta zorlanıyorum. Her şey garip bir hal alıyor. İzin verin kendimi bu rüyadan azledeyim. Demek istiyorum. Gerçekliğin bu kadar mükemmelliğe bürünmüş olması normal değil gibi geliyor. 309 numaralı odanın kapısına geldiğimizde papatya kokusunun bütün koridora yayıldığını fark ettim. Tebaasını arkasına katmış kraliçenin yürüyüşü burada son bulmuş gibi görünüyordu. Başhekim Şinasi arkasına dönüp de kalabalığı görünce kızgın bakışlarla seslendi. Herkes görev yerlerine koridoru boşaltın. Saniyeler içerisinde koridor sessizliğe büründü. Süveyda ve başhekim Şinasi yanındaki birkaç kişiyle odaya girip kapıyı kapattılar. Bense koridordaki görev yerime geçip beklemeye başladım. Şimdi ne olacaktı?









Kalemine sağlık
Süveyda’yı tanımak istiyoruz merakla.. ruhuna sağlık