Dilsiz ustalar

Zekiye Yaldız yazdı...

Dilsiz ustalar

Kar taneleri gökten birbirlerine hiç değmeden düşüp toprakta kenetleniyorlardı. Toprağa can vermek, renk vermek için birleşiyorlar,  çağıl çağıl derelerle yıkanıp rengârenk çiçeklerle donanacak bahara hazırlıyorlardı. Ve başaklara… İnsanlık, akıllı evlerinde, plazalarda, akıllı telefonlarıyla her gün barajlarda suyun azaldığını, kıtlık beklentilerini okurken dağlarda rüzgâr başka türküler söylüyordu sanki.

İnce bir tül gibi sisle örtülmüş zirveye bakıyorum. Dumanlı dağların arkasını merak ediyorum. Yeryüzünü ayakta tutmak için çakılmış direkler, beni görkemli bir ayine davet ediyorlar sanki. “Haydi, aş kendini, yürü, tırman, nefes al!” Nefes kontrolünü yapıp, tırmanışa uygun bir ritimle düzlükten yamaçlara doğru yola koyuluyoruz. Dumanlar ayaklarımıza dolanıyorlar. Altı yüz yıllık çamları, taşlarından rüzgârın efsaneler fısıldadığı tepeleri, yaylarını bekleyen türbeleriyle insanlığa binlerce yıldır sıcak bir kucak olmuş Anadolu topraklarında yürümek, nefes almak ne bahtiyarlık! Şehirdeki grinin elli tonundan kurtulup beyaz yorganın altında rengârenk çiçekler doğurmayı bekleyen sevgili Anadolu’m, ne bitimsiz bir güzelliksin!

“Nefes nefese bu çıkışlar neden zevk verir? Bu tatlı yorgunluk, bu özgürlük, bu aşkınlık, bu tutku neyin nesi?” diye içimde oluşan sevinci anlamaya çalışıyorum. Sadece önümdeki adımları takip ederek yükseliyorum, yükseliyorum yükseliyorum... Konuşmuyoruz. Herkes kendi nefesiyle meşgul…  Ayak uçlarımıza kadar nefesiz. İnsan nefes alıp da geri veremediğinde  canlılık bitiyor. “Sır, vermekte.” diye düşünüyorum hemen oracıkta. Anadolu’nun büyük sırrı da bu bence, gelene bağrını açabilmesinde, elinde olanı verebilmesinde… Uğradığımız yaylalardan, köylerden hiç elimiz boş dönmedik. Karşılaştığımız köylüler, ellerinde ne varsa; elma olur, mantar olur, kuşburnu olur, ayran olur mutlaka ikram etmeye çalışırlar. Hiçbir şey olmasa bir güler yüz mutlaka vardır.  

Şehirde almaya o kadar alışıyoruz ki, vermeyi başarı kabul etmiyoruz. Oysa ölürken bile nefes alamama değil yaşadığımız, nefes verememe. “Son nefesini verdi.” Yanlış bir kalıp bence. “Son nefesi aldı ve veremedi.” olmalı. Allah son nefesi veriyor ve geri almadığında bu diyardan göçmüş oluyoruz.

Bunları düşünürken  dağların nefesine karışıyor nefesim. Nefsim, nefesim... Tırmanış için en uygun tanım, nefesle nefis terbiyesi olabilir kanımca. Dağlar oracıkta durarak duymak isteyen kulaklarla konuşuyorlar sanki. “Ancak, sabır, azim, çalışma, yorulma ve terlemeyle zirveye ulaşabilirsin.” diyor dağlar. Zirve ne mi? Bir kavuşma… Neye kavuşuyoruz? Arkasındaki uçuruma.  Bir an bu düşünceyle ürperiyorum. Bunca çaba, yorgunluk bir uçurum kıyısına varabilmek için mi yani? Evet, öyle. Allah, Hz. Musa’yla Tur Dağı aracılığıyla konuştu. Peygamber Efendimiz’e ilk vahiy Hira Dağı’nda geldi. Çünkü insan bir uçurumun kenarında, ölüme en yakın olduğu yerdedir. Ölüme en yakın olduğun yer, Allah’a da en yakın olduğun yerdir. Çaresiz, aciz olduğun ve sahip olduklarının bittiği yerdir. Ancak sahipliğin bittiğinde özgürleşirsin. Ve zirve, yıldızlara en yakın olduğun yer… Yani ötelere, başka alemlere… Burdaki sahipliklerinin, aidiyetlerinin hiçbir geçerliliği olmayan yerlere yaklaşırsın. Dolayısıyla özgürlüğe…

Özgürlük nedir?

Bence özgürlük, bütün aidiyetlerin hilesiz bir şekilde bitmesidir. Şehirde bin tane kurnazlık düşünürsün ve o kurnazlıklar seni bağımlı hattâ ölümsüz yapar. Bir sürü şeye bağlanırsın; birine, evine, işine, arabana…  Çünkü güvendesin, konfordasın ve şeytanlıklarla meşgulsün. Bağlılık biraz şeytani bir şey gibi geliyor bana, Tanrısal olanda sahiplik yok.  Dağda hayatta kalmaya çalışırken hile yapamazsın. Rüzgârın esmemesi için yapabileceğin bir şey yoktur. Yağmuru yağdırma ya da durdurma kudretin yoktur.  Onu bırak, tek bir yaprağın dalda kalmasını bile sağlayamazsın. Dolayısıyla doğanın sundukları karşısında çırılçıplak kalırsın ve arınırsın. Oysa şehirde, yağmur bulutlarını ordan oraya taşıma, ekinlere çekirge sürüleri salma, böcek antenlerini yönlendirme, kuşların yollarını bozma, depremler yaptırma, silahlar icad etme gibi pek çok şeytani plân yapar insan.

Doğanın uyumunda, ahenginde yerini alabilmek için; kibrini törpülemek, iradenin yükselebileceği yeri görebilmek ancak zirveye çıkıp uçurumuna bakmakla mümkün olur diye düşünüyorum. Doğanın çukuru, insanın çukurundan çok daha net ve anlaşılırdır. Zirveden aşağıya baktığımda,  rüzgârın sivriltti kayaların hiçbirinin diğeriyle aynı olmadığını fark ettim. Uyumun düzgün şekiller olmadığını; kuş cıvıltılarının çam ormanlarındaki rüzgâra karıştığı armoniyle asla düzgün şekillerde olmayan taşların bir ilişkisi olduğunu, kusursuz uyumun ancak her parçanın gücü nispetince varlığa katılımıyla mümkün olduğunu kavrıyordum. Peyzajlarda kullanılan düzgün geometrik şekillerdeki taşların, birbiriyle aynı boy ağaçların, tek tip çiçeklerin doğadaki karmaşanın ahengiyle karşılaştırıldığında ne kadar da zihin yorucu olduğunu, insan eli değdiğinde ilk bakışta bir düzen gibi algılanan şeylerin aslında yorgunluktan başka bir şey olmadığını hayretle fark ediyordum. Görünürde düzen kurduğunu düşünen insan, belki de sadece düzen bozucudur diye düşündüm.

“Dağlar dilsiz ustalardır ve suskun öğrenciler yetiştirirler.” Goethe