Erdoğan’ın Kıbrıs 'müjde'si... 'Birilerinden telefon mu geldi?'

Eski Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘Kıbrıs müjdesi’ni açıklayacağı konuşmasına 1 saat geç başlamasını ‘Ben doğrusu şundan bile kuşkuluyum. Tayyip Erdoğan Kıbrıs meclisindeki konuşmasına bir saat geç başladı. Birilerinden telefon mu geldi, bazı görüşmeler mi yapıldı da vazgeçti?’ sözleriyle değerlendirdi.

Erdoğan’ın Kıbrıs 'müjde'si... 'Birilerinden telefon mu geldi?'

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘Kıbrıs müjdesi’ tartışılmaya devam ediliyor. 

Hükümet basınında KKTC’nin Azerbaycan tarafından tanınmasının gündeme gelebileceğine yönelik haberler servis edilmişti. Ancak ‘müjde’nin Külliye olması Erdoğan’a tepkileri beraberinde getirmişti. 

Eski Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel, "AKP başından itibaren 'AB için reform yapıyoruz' diye Türkiye’de Cumhuriyet kurumlarını yıprattı, aşındırdı ve bazılarını da yok etti. İkinci iktidar formülüyse AB ve ABD eşittir iktidar sigortasıydı. Dolayısıyla Kıbrıs konusu bunlara kurban edildi. Bu formüller içinde Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkünün hak ve çıkarlarını aşındıracak şekilde Kıbrıs politikası heba edildi" dedi.

Erdoğan'ın ‘müjde’yi açıklayacağı konuşmasına 1 saat geç başlamasını değerlendiren Gürel, “Bunun tanınma adımı mı olacağı bile sorgulandı ve evet, sonunda çayır, çimen ve bina çıktı. Ben doğrusu şundan bile kuşkuluyum. Tayyip Erdoğan Kıbrıs meclisindeki konuşmasına bir saat geç başladı. Birilerinden telefon mu geldi, bazı görüşmeler mi yapıldı da vazgeçti?” ifadelerini kullandı. 

Cumhuriyet’ten İpek Özbey’in soruları ve Gürel’in yanıtları şöyle:                             

Niye Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti değil de Kıbrıs Türk Devleti? İlk olarak bu çok tartışmalı konuya ilişkin görüşlerinizi almak istiyorum.

Doğrusu bu konuda çelişen görüşler var. 1983’te “Devletimiz bağımsız bir devlet ama eninde sonunda Rum tarafıyla bir federasyon kurmak istiyoruz. Aynı çatı altında bir devlet istiyoruz” demek için Kuzey sözcüğü eklenmişti. 2004’te Annan Planı’nda referanduma sunulan metinde Kıbrıs Türk Devleti adı kullanılmıştı. Aslında “eyalet” örneğinden yola çıkarak “devlet” olarak adlandırılmıştı. Dolayısıyla şimdi Kıbrıs Türk Devleti adına bu doğrultuda karşı çıkanlar var ve haklı görünüyorlar. Devletin adı değişecekse Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak değiştirilmeli. Fakat tabii bu devletin adının değiştirilmesi bir anayasa değişikliği sürecini gerektiriyor. Bir tanınma gerçekleşmeden böyle bir anayasal sürece girilmesi doğrusu anlamsız olacaktır. Bence önce tanınma, sonra devletin adının değiştirilmesi doğru olacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kuzey-Güney diye bir şey kalmadı. Eşit, egemen iki devletli çözümden yanayız. 40-50 senemizi onların söyledikleriyle geçirdik, netice alamadık. O devir kapandı” dedi. Ortada sonuç alınabilecek bir strateji görüyor musunuz?

Bana kalırsa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ya da Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıtmak için oldukça geç. 2004’te Cumhuriyet’teki köşemde Annan referandumu ertesinde şunu yazmış ve gereken yerlerde de söylemeye çalışmıştım: “Kıbrıslı Rumlar ve Türkler aynı devletin çatısı altında birlikte yaşamayı, bu kadar elverişli koşullar sunulduğu halde reddediyorlarsa o zaman bundan sonra Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yönetenlerin de şunu söylemeleri gerekiyor: Kıbrıs Rum Devleti tarafından eşit ve egemen bir devlet olarak tanınmadıkça, bundan sonra ne bir çözümün kapağını kaldırırız ne de görüşmelere oturabiliriz.” O sırada rahmetli Rauf Denktaş hâlâ Cumhurbaşkanlığı makamındaydı ve ben de kendileriyle görüşüyordum. Bana iki tane resmi görüşme tutanağı gösterdi.

Ne yazıyordu tutanakta?

Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı’nın yani Abdullah Gül’ün ilk yaptığı uluslararası görüşmeydi. Görüşmeye “Biz tanınma istemiyoruz” diye oturuyordu. İkincisi de KKTC’nin o zamanki başbakanı Mehmet Ali Talat’ın görüşme tutanağıydı. O da aynı şekilde “Biz tanınma istemiyoruz” diye görüşmeye başlıyordu. Ben de onun üzerine köşemde yazmış ve “Biriyle bir görüşmeye oturduğunuzda o sizi eşit olarak kabul etmek niyetindeyse bile siz ‘ben adam değilim, beni adam yerine koyma’ derseniz adam yerine konmazsınız” demiştim. Bu tanınma için adımların ta 2004’te atılması gerekiyordu. Ama tabii şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan, 50 yıldır zaman kaybettiğimizi söylüyor. Aslında 18-19 yıldır ne kadar zaman kaybettiğimizin hesabını kendisinin vermesi gerekiyor. Çünkü bakıyorsunuz daha 2002’de AKP iktidarı oluşturulmaya başlanırken kendisinin hiçbir temsil niteliği olmadığı halde Avrupa ve ABD seferlerine çıktı, oralarda en üst düzeyde kabul gördü. O zamandan edindiği alışkanlıkla devletin büyükelçilerini yabancı başkanlarla yaptığı görüşmelere almadı. Ancak o seferlere başlarken de Kıbrıs ve AB konusunda son derece yanlış adımlar attı.

Örneğin?

Ekim ayında Dışişleri Bakanı olarak AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Gunter Verheugen’e “Türkiye AB ilişkilerinin ilerletilmesi ayrı şeydir, Kıbrıs konusunda siyasi çözüm bulmak başka şeydir” diyerek konunun algılanmasını sağlamışken, Tayyip Erdoğan AB seferlerine çıkarken “AB ile üyelik müzakerelerinin başlatılması için bir tarih alma konusuyla Kıbrıs konusunu aynı sepette ele alabiliriz” dedi. Bu, götürüp tekrar Kıbrıs konusunu AB’nin kucağına bırakmak demekti. Hem de Denktaş’ın hasta yatağına Annan Planı konmuşken, biz de Annan Planı’nın müzakereye değer olmadığını açıklamışken... Onun ardından, “AB için yeni reformlar yapmaya hazırız” dedi. Bu aslında Türkiye’nin yeni dayatmalara kapıları ardına kadar açması demekti, çünkü biz Ağustos 2002’te AB ile ulusal programımızı bütün siyasal istikrarsızlığa rağmen TBMM’den geçirmeyi başarmıştık. Bize daha önce AB tarafından verilen söz, kulaklarımla duyduğum için söylüyorum, “Siz bu ulusal programınızı geçirin, müzakerelere başlayacağız” şeklindeydi.

“Denktaş’ın hasta yatağına Annan Planı konmuşken” dediniz. AKP, kendi politikası sonuç vermeyince yeniden Denktaş’ın çizgisine mi döndü?

Aynen öyle oldu. AB’nin bizden yeni reformlar istemeye hiçbir şekilde yüzü yoktu ve Tayyip Erdoğan, hem Kıbrıs konusunu götürüp AB’nin kucağına bırakıyor hem de AB’nin yeni ödünler istemesi için kapıyı ardına kadar açıyordu. Bu aslında AKP’nin iktidar formülünün gerektirdiği adımlardı.

O formülü açar mısınız?

AKP başından itibaren “AB için reform yapıyoruz” diye Türkiye’de Cumhuriyet kurumlarını yıprattı, aşındırdı ve bazılarını da yok etti. İkinci iktidar formülüyse AB ve ABD eşittir iktidar sigortasıydı. Dolayısıyla Kıbrıs konusu bunlara kurban edildi. Bu formüller içinde Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkünün hak ve çıkarlarını aşındıracak şekilde Kıbrıs politikası heba edildi. Halbuki biz Ecevit hükümeti olarak başından itibaren “AB’nin Kıbrıs Cumhuriyeti diye Kıbrıs’ın bütününü AB üyesi yapmaya hakkı yoktur. Uluslararası anlaşmalara aykırıdır. Türkiyesiz Kıbrıs AB’ye giremez, çünkü kurucu anlaşmalarda bu yasaklanmıştır” dedik. Buna rağmen AB bunu gerçekleştirmek için AKP iktidarıyla işbirliğini sürdürdü, Annan Planı da bunun için zaten araya sokulmuştu. Denktaş gerçekten hasta yatağındaydı New York’ta. Ünlü doktor Mehmet Öz Denktaş’ı ameliyat etmiş ve aynı akşam Karayipler’e tatile gitmişti. Dolayısıyla rahmetlinin göğsündeki yara iki ay kapanmadı, biz Türkiye’de tedavi ettirdik. Biz de seçimleri kaybetmiştik, Annan Planı Denktaş’ın önüne kondu, “Bir hafta içinde bak, değilse ben gerekeni yaparım” dedi Annan... Halbuki Annan’ın misyonu iyi niyet girişimiydi. Taraflara plan sunmak, hele hele bu plandaki anlaşmazlık noktalarını resen düzenlemek yetkisine sahip değildi. Arabulucunun, hakemin bile böyle bir yetkisi yoktur. Annan’a daha sonra kimseye verilmeyen yetkiler verildi. Önce kasım-aralık boyunca rahmetli Denktaş, şimdiki KKTC Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu -ki o zaman da Dışişleri Bakanı’ydı- Türkiye’den kendilerine gelen tüm baskılara rağmen direndiler. Planın AB genişleme süreci başlamadan kabul edilmesi böylece mümkün olmadı. Onun arkasından nisan başında katılım antlaşmaları imzalanacakken plan bir daha devreye sokulmak istendi. O da olmadı. Sonra plan soğudu. AB tarafından yeni adım gelmedi.

Peki, sonraki trafik nasıl ivme kazandı?

Tayyip Erdoğan’dan yeni adım geldi. Tayyip Erdoğan, Aralık 2003’te MGK toplantısından çıktı ve alınan kararlar KKTC’nin devam ettirilmesi yönünde olmasına rağmen kuruldan çıkıp Davos’a gidip Annan’la, sonrasında Washington’da Bush ile görüştü. Daha Türkiye’ye dönmeden Annan’a bütün yetkileri veren, Türkiye Cumhuriyeti’ni bağlayan mektup Annan’ın eline geçmişti. Yani Annan Planı’nı yeniden canlandıran Tayyip Erdoğan oldu. Ondan sonra da Batılılar bütün sözleri verdiler, Batılı vakıflar faaliyetlere başladılar ve “Yetmez ama evetçiler” aynı zamanda “Yes be annem”ci oldular. Annan referandumunda Kıbrıs Türkünün devletini ortadan kaldırma isteği ortaya çıktı. Buna karşın Rumlar planı reddetti. AB de daha önceden verdiği KKTC’ye uygulanan insafsız uygulamaların kaldırılmasıyla ilgili sözleri tutmadı. Tayyip Erdoğan, Denktaş’ı uzlaşmaz olarak göstermeye devam etti. Şimdi gerçi KKTC’nin iç işlerine karışmakla suçlayanların dönüp kendi siyasi geçmişlerine bakmalarında fayda var, başta Mehmet Ali Talat... Ama kendisinin nasıl seçildiğini, ABD vakıflarından para alarak nasıl Kıbrıs’ta kamuoyu oluşturduklarını kendi eşi itiraf etmişti. Bunların başında da AKP hükümetinin gayretleri ve desteği vardı.

'O KADAR YALNIZLAŞTIK Kİ GEMİLERİMİZİ ANTALYA KÖRFEZİ’NDEN ÇIKARAMAZ HALE GELDİK'

Sonra “Maraş’ta yeni dönem başlıyor. Mülkiyet haklarına riayet edilerek yürütülen çalışmalar ışığında artık Maraş’ta herkesin yararına olacak yeni bir dönemin kapıları açılacak” dedi Erdoğan ve fırtına koptu... BM kararı ne diyor?

BM’nin hem Maraş hem KKTC ile ilgili olarak bizim açımızdan son derece olumsuz kararları var. Ama tabii bu kararlar kutsal kitapların ayetleri gibi kararlar gibi görülmemeli. Onların kalıcılığı gibi düşünülmemeli. Uluslararası alanda yeni gerçekler ortaya çıkabilir, durum değişebilir. Dolayısıyla konular yeniden değerlendirilebilir. Bu en fazla Maraş için söz konusudur, çünkü Maraş’ın neredeyse bütününün iki Osmanlı vakfına ait olduğu ve 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında hukuka aykırı bir biçimde o zamanki İngiliz hükümeti tarafından özel mülkiyete çevrilerek birilerine satıldığı görülüyor ve bu satın alanların büyük bir çoğunluğu da Rumlar. Dolayısıyla bir mülkiyet hakkının ihlali söz konusu en baştan itibaren. Yani Maraş konusuna yaklaşırken şimdiki özel mülkiyet göz önünde bulundurularak yaklaşılması son derece yanlış. Öyle bir politikaya girişiliyorsa eğer, iki mahkeme kararının da tescil ettiği gibi artık Maraş’ın vakıf malı olduğu, bu vakıflardan kiralanarak ancak bunların üzerinde geçici hak sahibi olabileceği kabul ettirilmeli. Bu arada kuzeyde kalmış malları için hak iddia eden Rumların başvurusuna açık bir komisyon var. Bu komisyonun da artık ortadan kaldırılması lazım, çünkü KKTC artık kendine bir cemaat, bir toplum olarak değil, bir devlet olarak kabul ettiğini, başkalarının da kendisini böyle görmesi gerektiğini dünyaya anlatmalı.

Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi, Cumhurbaşkanı’nın açıklamasını kınama kararı aldı. Bundan sonrasında neler yaşanır?

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden herhangi bir yaptırım kararı çıkacağını zannetmiyorum, ancak unutmayalım ki Maraş’ın yüzde 3.5’i yerine bütününü açsak ve asıl sahibi EVKAF İdaresi’ne versek aynı olumsuz tepkilerle karşılanacaktık. Doğru adımları akılcı bir diplomasiyle destekleyerek atmak gerekir.

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü de desteklemediğini açıkladı...

Türkiye’nin AKP döneminde ne kadar yalnızlaştığını gösteriyor bu. Biz Doğu Akdeniz’de o kadar yalnızlaştık ki, araştırma gemilerimizi Antalya Körfezi’nden çıkaramaz hale geldik. Aslında ABD ve NATO, Rusya’yı kuşatırken, Türkiye’yi de kuşatmaya başladı. Yunanistan, Dedeağaç’tan Girit’e, Girit’ten Güney Kıbrıs’a Amerikan üsleriyle donandı ve ABD, Karadeniz politikası çerçevesinde Türkiye’yi de kuşatıyor. Bunun karşılığında Türkiye, bir türlü Rusya ve İran’ı da içine alması şart olan ve Suriye’deki meşru hükümetle de işbirliği yapmasını gerektiren dış politikayı hayata geçiremiyor, çünkü Türkiye tek adam tarafından yönetiliyor ve tek adamın kendi zaafları var, ABD’nin insafına kalmış... Böyle bir açmaz içindeyiz. Bir taraftan Karadeniz’de NATO’nun maşası gibi davranarak, bir yandan Doğu Akdeniz’de haklarımıza sahip çıkmayarak, ABD’nin peşinden giderek bölgede sağlam bir politikayı sürdürmemiz lazım.

Bu arada Rum medyası ve milliyetçi partiler de Maraş’ın Aya Nikola Mahallesi’ne dönmek isteyen Rumları hainlikle suçluyor. Rum yönetimi, göçmenlerin Türk yönetimini kabul etmesi halinde Maraş’ın tümüyle kaybedileceğini savunuyor. Böyle mi olur?

Rum tarafında yapılan bütün siyasi hesaplar maksimalist olmaya mahkûmdur. Ben Kıbrıs konusunda en çok Kıbrıslı Rumlara güvenirim derim, çünkü Kıbrıs’ın hepsini ve hemen isterler. Hak ettikleri kadar almaya da tahammülleri yoktur. Kıbrıs Rum Kesimi’nde siyaset ve dış politika bakışları en maksimalist şekilde üretilmeye mahkûmdur. Kaygıları şu: Eğer Kıbrıslı Rumlar, KKTC makamlarına başvurup burada hak iddiasında bulunur ve sözde mülkiyetini elde ettikleri bu yerlere yeniden sahip çıkarlar, burada oturmaya başlarlarsa KKTC’nin egemenlik haklarını kabul etmiş olurlar ve KKTC’nin içinde faaliyet göstermeye başlarlar. Aslında KKTC’de oturmaya devam eden Rumlar var. Ama bence Maraş’ın bütününün Türk vakıflarının mülkiyeti altında olduğu ve bunun İngilizler tarafından hukuka aykırı değiştirilmiş olması asıl vurgulanması gereken konudur.

“Tek adam rejimi” dediniz. Erdoğan’ın tek adam rejiminin Suriye, Libya, Doğu Akdeniz’de zafer şarkıları söylemeyi bıraktığı bir dönemde Kıbrıs’ta milliyetçilik söylemlerinde bulunmasının anlamı nedir?

Bozuk saat bile günde iki defa doğru zamanı gösterir. Bazılarının da en azından kamuoyunu tatmin edecek bazı doğru adımları atması gerekiyor zaman zaman. Kıbrıs’la ilgili atılan adım böyle bir adım. Düşünerek atılması gerekir.

'O BİR SAAT İÇİNDE NE OLDU, KUŞKULUYUM'

Cumhurbaşkanı’ndan Kıbrıs’ta büyük müjdeler bekleniyordu. Çıka çıka külliye çıktı...

Bunun tanınma adımı mı olacağı bile sorgulandı ve evet, sonunda çayır, çimen ve bina çıktı. Ben doğrusu şundan bile kuşkuluyum. Tayyip Erdoğan Kıbrıs meclisindeki konuşmasına bir saat geç başladı. Birilerinden telefon mu geldi, bazı görüşmeler mi yapıldı da vazgeçti?

Şunu mu söylüyorsunuz?: Aslında başka bir müjde olabilirdi ama bir saatlik gelişmede bir şey oldu ve gerçek müjde açıklanamadı....

Evet, bunu söylüyorum.

Bu bir bilgi mi, tahmin mi?

Tamamen tahmin...

Külliyeden bir müjde olamayacağını mı varsayıyorsunuz?

Aynen öyle. Eğer büyük bir şaşkınlık içinde ve gerçeklerden bu kadar kopuk şekilde davranıyorsa Sayın Erdoğan o zaman zaten hepimizin kaygı içinde olması gerekiyor.

Az önce de söylediniz. Aslında beklenen müjde biraz da Azerbaycan’ın KKTC’yi tanımasıydı... Neden tanımıyor?

Bence olmaması için birtakım nedenler öne sürülebilir ama yapılmasını düşündürecek nedenler kadar büyük değil. Karabağ özellikle engeldi, çünkü orada ayrı bir devlet ilanı söz konusuydu. Fakat Karabağ sorunu çözüldükten sonra Azerbaycan’ın önünde bir engel kaldığını düşünmüyorum. Tabii Rusya’yla ilişkilerini de göz önünde tutmak gerekiyor. Türk-Rus ilişkilerinin mutlaka olumlu şekilde geliştirilmesi gerekiyor ki Azerbaycan’ın tutumu kolaylaştı.

"Türkiye’nin dış politika pusulası değişti. Bir ulus devletin dış politika pusulası, ulusal hak ve çıkarları gösterir. Halbuki şimdi ümmet çıkarlarını savunmaktan mezhepçiliğe, hatta oradan Müslüman Kardeş örgütçülüğüne savrulan bir dış politika gördük. Stratejik derinlik diye stratejik çukura yuvarlandık."

'SİYASET ADAMI OLURSUNUZ AMA DEVLET ADAMI OLAMAZSINIZ'

Siz KKTC’deki törenlere davet edildiniz mi?

Hayır, ama bunu önemsemiyorum. İşinize geldiğinde “Devlette devamlılık vardır” demekle bunun bilincinde olmak farklıdır.

Saadet Partisi’nden Oğuzhan Asiltürk vardı ama. Resmi geçidin sonunda harekâtta şehit olanlar için rahmet dileğinde bulunurken Başbakan Bülent Ecevit’in adını dahi anmamasını nasıl değerlendirmek gerekir?

Uzun süredir Millet İttifakı cephesini zayıflatmak, bozmak peşinde. Bunun birkaç yolunu deniyor. Biri HDP ile işbirliğini bir kusur göstermek, öte yandan HDP ile kendi işbirliğinin temellerini oluşturmak, Saadet Partisi’ni ikiye bölerek zayıflatmak gibi... Bakalım nereye varacak... Ecevit’e gelince... Dikkat ederseniz Erbakan’ın adını da anmadı. Son derece içe dönük ve küçük bir siyasi hesabın devamı. Tabii en başta Tayyip Erdoğan’ın bir devlet adamı olmadığını gösteriyor. Siyaset adamı olursunuz, sizden küçük boyda bir dolu adamınız olabilir, ülkeyi bir süre elinizde tutabilirsiniz ama devlet adamı olamazsınız. Kıbrıs’taki konumumuzu bize sağlayan siyasi kararları alan devlet adamlarını anmaması sadece bugünde yaşayan bir siyasi karakter olduğunu gösteriyor.