Hesap sormak

Ahmet Müfit yazdı...

Hesap sormak

CHP Genel Başkanı (CHP) Kemal Kılıçdaroğlu, intikamın devlet geleneğine yakışmayacağını, yolsuzluk iddialarıyla ilgili olarak Devr-i sabık yaratılmasının söz konusu olmayacağını, 2002’de AKP’nin yaptığı gibi Meclis’te yolsuzlukları araştırma komisyonu kurup raporlar hazırlayacaklarını, “hukuk” doğrultusunda hareket edeceklerini söylemiş.

İlk başta çok hoş gelen, hesap sorulacakmış algısı yaratan bu sözler2002’de olduğu gibi bu günde maalesef gerçeği yansıtmıyor. Tam tersi olarak geçmişte birçok kez yaşadığımız gibi, üstünün örtüleceğini müjdeliyor.

Neden böyle düşünüyorum kısaca anlatayım.

Böyle düşünme nedenim, 2000’li yılardan itibaren “reform” adı altında ve “uluslar arası sistemle entegrasyon”, “demokrasinin kurumsallaşması” gerekçeleriyle yapılan mevzuat değişiklikleriyle “yolsuzluk” kavramının mevzuat açısından karşılığının oldukça daraltılmış, tam tersi olarak siyasetin kamu kaynaklarını kullanma konusundaki plansız, programsız, keyfi davranma olanağının, neredeyse sınırsız denebilecek ölçüde genişletilmiş olması.

Neden mi bahsediyorum?

Geçen yirmi yıl içerisinde, siyasileri kısıtlıyor, vesayet oluşturarak “demokrasiyi” yok ediyor, siyasileri bürokrasiye bağımlı hale getiriyor denilerek siyasetçiyi kamu kaynağını keyfi bir şekilde kullanma konusunda özgür bırakan yerindelik denetiminin kaldırılmış olmasından bahsediyorum..

Üstünden araç geçmeyen köprülerden, uçak kalkmayan havaalanlarından, önce sathi kaplama yapılıp, sonrasında sökülüp yeniden bu kez sıcak asfalt olarak yapılmak üzere ihale edilen her anlamda duble yollardan bahsediyorum.

Yabancıdan borç alınan, bedeli gelecek kuşaklar tarafından ödenecek yüz milyarlarca ABD dolarının yani siyasetin keyfi kararlarıyla çarçur edilmesinden, siyaseti keyfi kararlardan dolayı uyaran bürokrasinin kapı kulu düzeyine indirgenmiş olmasından ve bunun demokrasinin gereği, bürokrasinin vesayetinden kurtulmak adı altında savunuluyor olmasından bahsediyorum.

Son 20 yılda, siyaseti vesayetten kurtarmak, demokrasiyi geliştirmek adı altında siyaset, patronlar ve para satıcılarının ortak yağmasını kurumsallaştıracak şekilde ve reform adı altında yeniden yapılandırılan “hukuktan”, kamu yönetiminden bahsediyorum.

Her şeyi bilen belediye başkanlarının keyfi yatırım kararlarından yani yüzde 10 kapasiteyle kullanılan keyfi raylı sistem yatırımlarından, Atatürk’ün mirası üzerine Ankapark adı altında yapılan çirkinliklerden, gelecek kuşakların sırtına yüklenen, benden sonra gelen ödesin diyerek yapılan yüz milyarlarca dolar borçtan bahsediyorum.

Kamu kaynaklarının, belediyeler eliyle terör örgütlerini destekler şekilde kullanılmasının,“yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” adına savunuluyor olabilmesinden ve bu durumun siyasetin özgür tercihi olarak dokunulmaz kılınmak istenilmesinden bahsediyorum. 

Vakıflara, derneklere sivil toplumu desteklemek adına aktarılan yüz milyonlarca dolardan, tahsis edilen milyarlarca dolarlık kamu malından, keyfi şekilde alınıp depolarda çürümeye terk edilen milyonlarca dolarlık metrobüslerden bahsediyorum.

CHP’li Selin Sayek Böke’nin, özelleştirmelerin, daha doğru ifadeyle yap işlet devret yöntemiyle yapılan bazı ihalelerin CHP iktidarında kamulaştırılacağını söylemesi üzerine, TÜSİAD Başkanının, "Son zamanlarda maalesef mülkiyet haklarını ihlal edecek türde bazı açıklamaların farklı siyasi partilerce dile getirildiğine şahit oluyoruz. Türkiye hür teşebbüs ve mülkiyet haklarının garanti altında olduğu bir ülkedir. Herhangi bir özel şirketin mülkiyet haklarını çiğneyecek bir şekilde kamulaştırılması asla söz konusu olmamalıdır. Haksızlıklarla mücadele edilmek isteniliyorsa izlenecek yol hukuk kuralları içerisinde olmalıdır" yani mevcut mevzuatımıza göre “hür teşebbüs” ve “mülkiyet hakkının” korunması, yanlış yatırım kararları ile devletin vatandaşın vergisinin soyuluyor olunmasından daha önemlidir diyerek karşı çıkmış olmasından, bu sözlerinin muhatabı siyasinin ve partisinin derin sessizliğinden bahsediyorum. 

Daha net olarak söylersem, esası yok sayan, her tür yanlış kararı siyasetçinin siyasi tercihi olarak dokunulmaz hale getiren, çok büyük çoğunluğu “reform” adı altında CHP dahil muhalefet partilerinin de desteğiyle inşa edilen yani kamusal denetimi “usul” denetimi nokrasına indirgeyerek, kamu kaynaklarının keyfi kullanımını “hukukileştiren” yeni “hukuk düzenimizden” bahsediyorum.

“Ne yapalım hukuk böyle dedi” diyerek yani mevzuatı değiştiren, hukuku bu şekilde yapılandıran kendileri değilmiş gibi yaparak, yolsuzlukların hesabını hukuk içerisinde sormak derken aslında ne denilmiş olduğundan bahsediyorum.

AKP iktidarının çok büyük bir bölümünde -iki üç yıl öncesine kadar-, en üst düzeyde siyasi ve idari sorumluluk üstlenmiş olan Babacan ve Davutoğlu gibilerin de içerisinde yer aldığı/alacağı bir ittifakın, AKP dönemiyle ilgili hesap sormasının, sadece mevzuat açısından değil, siyaseten de mümkün olamayacağından bahsediyorum.

Sonuç olarak, AKP eleştirisinin 2018 Anayasa değişiklikleri sonrasıyla sınırlandırılıp, açılım ve kumpas davaları dönemleri de dahil olmak üzere öncesinin yani ulusal varlıkların fütursuzca satılıp, kamu hizmetlerinin vahşice piyasalaştırıldığı, laiklik dahil kurucu ilkelerin fütursuzca aşındırıldığı yılların aklanacağından bahsediyorum.

Dilerim yanılırım.