Kılıçdaroğlu'na cevap: En güncel ve Türkiye’ye özgü sistem altı ok’tur

Faik Kurtulan yazdı

Kılıçdaroğlu'na cevap:  En güncel ve Türkiye’ye özgü sistem altı ok’tur
Kılıçdaroğlu'na cevap:  En güncel ve Türkiye’ye özgü sistem altı ok’tur

Ana Muhalefet Partisini yöneten sosyal demokrat zümre, uzun zamandır, partinin artık 1930’ların (Yani Atatürk’ün) partisi olmadığını, onun anlayışı olan altı okun da revize edilerek parti programının sosyal demokrat bir anlayışa dönüştürülmesi gerektiğini savunuyorlardı. Nitekim kurultaydan bir hafta önce 19 Temmuz 2020 de Sayın Kılıçdaroğlu Cumhuriyet Gazetesinde bir makale yayınlayarak parti programındaki altı okun değiştirilmesi konusuna start vermiş gözükmektedir.

Öncelikle, genel olarak makale okunduğunda üç önemli iddia tarihsel olguları doğru yansıtmamaktadır. Bu yanlış yansımaların bilgi eksikliğinden mi, yoksa özel bir niyetten mi kaynaklandığı hususunu okura bırakıyorum. Öyleyse bu yanlış yansıtılan tarihi olguların neler olduğuna bir göz atalım.

Birinci yanlış olgu: “sosyal devlet” olgusunun Atatürk’ten sonra ortaya çıkan çağdaş bir olgu olarak gösterilmesidir. Kılıçdaroğlu, makalesinin genelinde devletçilik uygulamasını sosyal devlet uygulamasından daha eski göstermek suretiyle devletçiliğin çağdışı kaldığını ve sonra gelen bir anlayış olarak “sosyal devlet”çiliğin daha çağdaş olduğunu ima etmiştir. Yazının bir bölümünde de 1942’de İngiltere’de yayınlanan Beveridge Raporundan bahsederek yine büyük bir gafa imza atmış, bu raporu “sosyal devlet”i doğuran ilk adım olarak göstermiş ve belki de Atatürk’ün ölümünden sonraki bir rapor olması nedeniyle sosyal devlet uygulamasından Atatürk’ün haberinin olmadığı izlenimini vermeyi amaçlamıştır. Tabi konu bu şekilde sunulunca da sunulan raporun ve “sosyal devlet” uygulamasının Atatürk’ten sonraki dönemi kapsadığı için devletçilik ilkesinden daha çağdaş olduğu intibaını yaratması bir taşla iki kuş misali yazarın talebini haklı hale getirmiştir.

Oysaki bu olgu ilk kez 1789 Fransız İhtilali ile İnsan Hakları Beyannamesi içerisinde yer almış, ABD ve İngiltere İnsan Hakları Beyannamelerinde de yerini almıştır. 1789 Fransız İhtilalinden hemen sonraki süreçte Emile Babeuf’un oluşturduğu “Eşitler Hareketi” de sosyal devlet anlayışının topluma ilk yansıması olmuştur. Bu anlayışa göre Babeuf ve arkadaşları; “mutlak eşitlik” talebi olarak da görülebilecek şekilde, ekonomik ve sosyal eşitlik için herkesin milli gelirden ihtiyacına göre pay alması gerektiğini savunuyor, gerçek eşitliğin sağlanabilmesi için bireysel mülk sahipliğini sorguluyor ve kolektif mülkiyet fikrini benimsiyordu. Bu hareketten sonra ortaya çıkan sosyalist düşünce ve eylemler önemli ölçüde eşitler hareketinden etkilenmiştir.[1] Daha sonraki süreçlerde örneğin 1870’de Bismark’ın Almanya'da yönetime gelmesinden sonra yine sosyal devlet politikaları yürürlüğe konmuş, diğer Avrupa ülkeleri de bu konuda geniş ölçüde Almanya'yı örnek almışlardır. Sonuç olarak  “sosyal devlet” uygulamaları çeşitli uygulama şekil ve tartışmalarıyla Atatürk döneminde de hep gündemde olmuş, günümüzde de gündemde olmaya devam etmektedir.

Bülent Tanör’e göre sosyal devlet uygulamasının amacı kapitalizmin yarattığı eşitsizliği ortadan kaldırmak değildir. Aksine bu eşitsizlikten dolayı başkaldırabilecek çalışan kesimleri adaletsiz bölüşüm sistemini ve bunu temsil eden rejimi bozmadan bastırmak ve kontrol altında tutmaktır. Sosyal Devlet uygulamasının temel niteliklerinden biri Dr.Oğuz Topak tarafından da  “Devletin sınıfsal niteliği ve siyasal iktidar ilişkilerinin devamlılığı için bağımlı nüfus üzerinde hegemonyanın sağlanması” olarak ifade edilmiştir.[2] Yani sosyal devletten beklenilen görev, bir bunalım durumunda devletin hakim sınıflar lehine harekete geçerek aşırı talepkâr emekçileri ve bağımlıları bastırmasıdır. Yani mevcut rejimin sermaye aleyhinde değiştirilmesini engellemektir.

Sosyal Devlet uygulamasının bugün hala tartışılır olmasının en büyük nedenlerinden biri, önceleri başarıyla uygulandığı ülkelerde zaman içerisinde tedrici olarak bazı sosyal haklarının ellerinden alındığını tecrübe eden geniş toplum kesimleri ve bunları savunan sendikalar ile bazı siyasal partiler uygulamaya konulmak istenen zorunlu reform politikalarına karşı çıkmaktadırlar. Reform yapılmasına yönelik karşılaşılan sosyal direnç, sosyal güvenlik sistemiyle ilgili tedbirlerin yürürlüğe girmesini engellemekte veya geciktirmektedir.[3] Yani anlayacağınız; 1950 ila 1973 yılları arasında en parlak dönemini yaşayan sosyal devlet uygulamaları daha sonraları birçok toplumsal çatışmaya sebep olmuş ve günümüzde Neoliberal sistemler dünya ekonomilerine hâkim konuma geçmiştir.

Yukarıdaki bilgilerden görüleceği üzere bu konu yeni ortaya atılan, “çağdaş” bir konu olmayıp sürecin başlangıcı Atatürk’ün devletçilik uygulamasından 150 yıl kadar eski bir dönemi içermektedir. Atatürk Tabii ki bu 150 yıllık tartışmalardan ve uygulamalardan habersiz değildir. Ancak sosyal devlet konusunun küresel sermayeyi rahatlatmayı hedefleyen ve sosyal sorumluluktan kurtaran özelliklerini bildiği içindir ki, kendi ifadesiyle “Türkiye Cumhuriyeti’ne özgü bir devletçilik” ya da (Sosyal Devlet) anlayışı ortaya koymuştur.

Sayın Kılıçdaroğlu’nun da makalesinde belirttiği üzere; 1921’de “Amele Birliği Biriktirme ve Yardımlaşma Sandığı’”nın kurulması bugünkü sosyal güvenlik kurumunun ilk adımını teşkil etmiştir ve 1942’de İngiltere’de yayınlanan Beveridge Raporuna dahi öncüllük etmiştir.  Ayrıca, erken Cumhuriyet yönetimi Bakır İşletmeleri, Kömür İşletmeleri devletleştirmelerinin yanı sıra, deniz yolları, tren yolları, tramvay işletmesi ve telefon işletmesi gibi daha pek çok işletmeyi devletleştirmiş ve devletin kurduğu fabrikalarda okul, hastane, alış veriş merkezi, tiyatro, sinema ve tesisleriyle birlikte spor kulüpleri kurmuştur. Özetle, çalışan kesimin ihtiyacı olan her şeyi sağlamıştır.  Yani “Devletçilik” ilkesinde günün şartları içerisinde hem sosyal güvence hem de eğitim ve sağlık hizmetlerinin halka ücretsiz olarak temin edilmesi sağlanmıştır.

Dünyanın hiçbir yerinde olmayan bu uygulama bugün “Sosyal Fabrika” adıyla anılmakta ve bazı ülkeler tarafından da örnek alınmaktadır. Dünyada yaşanan büyük ekonomik bunalım tabii ki Türkiye Cumhuriyeti’ni de etkilemiştir. Ancak çekilen bunca ıstıraba rağmen ekonomi her yıl ortalama %6.6 büyümüştür.

Düşünün ki Atatürk’ün benzersiz uygulaması olan sosyal fabrikalar bugün devletin desteğiyle özel sektör tarafından uygulansa çalışan kesimin sosyal güvencesi tartışmasız çok ileride olur. Bu olmayacak bir şey değil, yeter ki emekten yanayım diyerek sermayeyi kar maksimizasyonuna ulaştırma ve sorumluluktan kurtarma niyeti olmasın. Nitekim Bülent Ecevit çalışma bakanlığı döneminde verdiği bir konferansta “Böyle bir devletçilik anlayışına göre, önemli olan, devlet işletmeciliğine her türlü Özel teşebbüs imkânını köstekleyici ve teşebbüs ruhunu baltalayıcı avantajlar sağlamak değildir; önemli olan, devlet işletmeciliğine teşebbüs ruhunu, özel teşebbüse devlet işletmeciliğinin toplumsal sorumluluğunu kazandırmaktır.[4] demiş ve yukarıda bahsettiğimiz gibi özel teşebbüsün de aynen devlet işletmelerinin toplumsal sorumluluğunu taşıması gerektiğini vurgulamıştır. Günümüzde devlet işletmecilik yapmaz diyen liberal ve sosyal demokrat çevreler devletçiliği haksız bir şekilde özel sektörü baltalayıcı bir uygulama olarak tanıtmaktadır.

Netice olarak “sosyal devlet” uygulamasının kendisinden önceki 150 yıllık tarihini bilen Atatürk, uygulamanın özel sektörün sorunlarını hafifletici ve özel sektörün topluma karşı sorumluluklarını ortadan kaldırıcı özelliklerini görerek fakir Anadolu Halkı lehinde ve ülkemiz şartlarına özgü bir “devletçilik” anlayışı ortaya koymuştur. Bu uygulama hem sosyal demokrasi hem de sosyal devlet uygulamalarından çok daha çağdaş ve Türkiye’ye özgüdür. Bugün sosyal devlet ve sosyal demokrasi dediğimiz iki yaklaşım birbiriyle iç içe geçmiş iki kavramdır. Eğer Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu yaklaşımları Türkiye için tehlike olarak görmeseydi partisini sosyal demokrat bir parti olarak kurar, hatta 1925 yılında çıkarttığı “Takrir-i Sükun” yasasıyla sosyal demokrasiyi yasaklamazdı. Atatürk’ün yaptığı bu yasaklamaları aydınlarımızın araştırarak bu anti-emperyalist yasaklama nedenlerini kestirmeci bir yaklaşımla yaftalamaması ve altında yatan önemli gerçekleri ortaya çıkartması boyunlarının borcudur.[5]

İkinci Yanlış Olgu: Atatürk yönetiminin ilk on yılda liberal bir sistem uyguladığı saptamasıdır. Öncelikle, liberal sistemde devlet savunma, güvenlik ve adalet konularında söz sahibidir, üretime girmez. Dahası, liberal ekonomi serbest piyasa ekonomisidir.  Erken cumhuriyet kadroları öncelikle ecnebilere ait özel teşebbüsü millileştirmiş, yeni sanayi tesisleri inşa etmiş, bankalar kurmak suretiyle hem Anadolu eşrafının, hem de tüm Türk müteşebbislerinin yeni sanayi işletmeleri açmasına yardımcı olmuştur. Eğitim ve sağlık hizmetleri tamamen devlet hizmeti olmuş ama Türkiye’ye giren sermaye ve kredileri de 5 yıllık kalkınma planları çerçevesinde denk bütçe ve ülke yasaları bağlamında kontrol altında tutmuştur. Liberal ülkelerde görülmemiş bu uygulamaların adı Sayın Kılıçdaroğlu’nun da çok iyi bildiği üzere “Karma Ekonomik Sistem” dir. Tereddüt durumunda Sayın Kılıçdaroğlu’nu danışmanları  bu konuda aydınlatacaklardır.

Ancak erken cumhuriyet hükümetlerinin “liberal” olarak değerlendirilmesi ve özgün Atatürk uygulamalarının sağ uygulamalar olarak gösterilmesi ve bu şekilde Atatürk’ün yaptığı işlerin küçümsenmesi bize daha sonra “sosyal devlet” olarak sunulacak olan sözde “sol” ama içeriği küresel sermayeyi kollayan sistemi zarif göstermeye yönelik bir kurnazlıktır ve ekonomi bilimine aykırıdır.

Üçüncü yanlış olgu: Sayın Kılıçdaroğlu Atatürk’ü Keynesçi yapıyor. 1929 ekonomik bunalımında ülkelerin liberal politikalardan devletin müdahalesini içeren devletçi politikalara geçtiğini, bundan Atatürk’ün de etkilenerek devletçi uygulamalar yaptığını söylemek tarihsel süreç olarak bayağı gülünçtür. Çünkü Keynesin İstihdamın, Paranın ve Faizin Genel Teorisi adlı kitabı 1936 tarihinde çıkmıştır. Yani Atatürk’ün ondan öğrenmesi söz konusu olmayıp ancak belki Keynes’in Atatürk’ün uygulamalarından esinlenmiş olması ihtimal dahilindedir.

Tabi bu konuda da Atatürk’ün kendine özgü bir uygulamaya öncülük ettiği konusu unutturulmaya ve bugünkü seçmenin güvenine sığınılarak ve tarihi sürecin araştırılmayacağına olan inançla “devletçilik uygulaması” değersizleştirilmeye çalışılmaktadır.

Sonuç olarak artık internetten herkesin her bilgiye ulaşabildiği bu çağda tarihi süreçlerin ve bilimsel gerçeklerin kurnazca saptırılması seçmen aklını da küçük görmenin bir eseri olsa gerektir.

Konuyu daha çok detaylandırarak devletçilik uygulamasının bugün ne kadar gerekli ve güncel olduğu ve bu ilke kaldırılınca 6 okun başta halkçılık ve diğer bütün oklarına da veda edeceğimiz hususuna da girmek sayfalara sığmayacaktır. Altı okun küresel sermayeyi ileri derecede rahatsız ettiğini ve de Türkiye üzerine oluşturdukları planlara engel olarak görüldüğünü anlatmak da ancak bir başka makalenin konusu olabilir.

Umudumuz CHP seçmenin tuzakları çabuk fark etmesi ve gereğini yapmasıdır.

[1] Engels, F. (1975). Anti-Dühring.  s.182-183  Ankara: Sol Yayınları

[2] Oğuz Topak,  (2012). Refah Devleti ve Kapitalizm 2000’li Yıllarda Türkiye’de Refah Devleti. Sf.102 Ankara: İletişim Yayınları, bu kitap ayrıca Anadolu Üniversitesi Toplumsal Tabakalaşmalar Ders Kitabında da kaynak olarak kullanılmaktadır.

[3] Ö. Şanlıoğlu / Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 6 (2) 2016 s.159-180

[4] https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/9356 TÜRKÎYENlN İKTİSADÎ KALKINMASINDA SOSYAL ADALE T ve DEMOKRATİK DEVLETÇİLİK *, XIV. Sosyal Siyaset Konfevansları  (1962-1963) sf.19

[5] İlluminati Türkiye Bağlantıları, Faik Kurtulan, Ozan Yay. Sf.103-252 Basım, 2018