Ergun Türkcan yazdı…
Emperyalizm hem yurt içinde hem de dışında varlığını sürdürür.
İkinci yazımızda Cumhuriyetin kuruluşu ve Hilafetin kaldırılması süreçlerine değinmiş, taze Cumhuriyetin Jakoben aşamasına geldiğini belitmiştik. Gerçek modernleşme, laiklik, yeni kurumlar işte bu aşamada ortaya çıkar ve bir kısmının etkisi azalsa da günümüze kadar gelir. Tabii günümüzdeki siyasi tartışmaların çoğunun, başta laiklik, tarikatlar kökeni de buradadır. Bu bir Osmanı temizliği, daha doğru bir ifadeyle Osmanlı kurumlarının, âdetlerinin, yazısı dahil genel kültürünün, edebiyatının ve tabii, siyasetinin, tabiri caizse kazınmasıdır. Eğer 2 yüzyıldır her işimize karışan Batı emperyalizmi olmasa milli bir devlet kurmak daha kolay olurdu.
Ama emperyalizm ölmez ve her yerdedir; Lozan’ı kabul ettiği için Türkiye ile ilgisini kesecek değildir. Bir anlamda Türkiye-Irak sınırı, İngiltere Krallığı için, İskoçya veya 1920’lerdeki Afgan-Hindistan ve Birmanya-Çin sınırından çok daha önemlidir, çünkü burada petrol vardır.
Güneydeki bu sınır anlaşmazlığı ve çözüm süreciyle, Güneydeki başka bir sınır düzeltmesini, Hatay’ın ilhakını başka bölümde ele aldık. Türkiye bir yerde kaybederken başka bir yerde kazanıyor. Dikkat edilirse, Türkiye artık Batı kampına geçmiş görünse de, Batıyla mücadelesi devam etmektedir; 1952 NATO’ya girişe kadar. Sonra NATO içinde de mücadele başlayacak; Kıbrıs sorunu bir örnek olaydır; geleceğiz.
IRAK SINIR SORUNU[1]
Lozan’da karara bağlanmayan Irak sınırı, Londra’da yapılan anlaşmayla 1926, büyük bir Türk nüfusu ve zengin petrol yataklarıyla, küçük bir petrol geliri tazminatı karşılığında Irak Krallığına devredilmişti. İşte bugün de yaşadığımız sınır-ötesi Kürt sorunlarının başlangıcı da bu sınırdan kaynaklanıyor. Türkiye’yi anlaşmaya razı etmek için Şarkta,1925 Şubat ayındaki Şeyh Sait ayaklanmasını İngiltere’nin çıkarttığı, ispat edilemezse de bilinir. Atatürk istese Musul ve Kerkük’ü alabileceğini biliyordu, gücümüz vardı, ama içerde rejimi tam oturturken, başta İngiltere, Avrupa’yla yeni bir çatışmanın yeni cumhuriyetin başına neler getireceğini de biliyordu; iktisaden çok zayıftık, anlaşmaya razı oldu. Kısaca yeni Cumhuriyetin emperyalizm ile ilk çatışmasına kısaca değinelim, sonra bu dış baskılara rağmen yeni devletin nasıl kendini kurduğunu ve kurtardığını görelim.
Emperyalizmin “böl ve yönet” ilkesinin en önemli unsurları din ve etnik farklar, milliyetler ayrımıdır. Osmanlıyı son iki yüzyıldır, bu mantıkla baskı altında tutuyor, parçalıyor, istediğini yaptırmağa çalışıyordu. Din ve milliyet faktörü, çeşitli azınlık gruplarını, Rum, Ermeni vb ayaklandırmak, bir şeyler koparmasına yol açmak, yani devleti zayıflatıp, stratejik tavizler almak için iyi bir araçtı; Osmanlının çöküşünde çok önemli bir rol oynamıştır. Ama bu büyük etnik grupların Kurtuluştan sonra fazla bir önemi kalmamıştı: Doğu’daki Ermeniler Kafkasya içinde kurulan kendi devletlerine kavuşurken, Mübadele ile Trakya’daki Müslüman Türkler ile Ortodoks Anadolu Rumları (hatta Ortodoks olmuş, ama Türkçe konuşan ve Grek alfabesi ile Türkçe yazan Karamanlı Türkler bile) Lozan anlaşmasına göre atalarının topraklarını terk ettiler. Ancak Kürtler, Orta Doğu’nun eski milletlerinden biri olarak bir yere gidecek durumda değillerdi; devlet kuracak bir ortam olmadığı için de yeni Cumhuriyet’te Türkler ile Anayasal olarak her bakımdan eşitlerdi; ırk ve din ayrımı yapılmıyor, yaygın eğitim politikası, yeni harflerle Türkçe okuyup yazmayı çok kolaylaştırıyordu. Osmanlı’nın milel-i osmani’si gibi, Cumhuriyet’in bir milel-i Türki’si olmamıştır, olmayacaktır da. Türkiye’de yaşayan herkes Türk vatandaşıdır.
Emperyalizm her zaman halkaları bölmek için bir araç, bir neden bulur; dünyayı yönetmek kolay mıdır? Süreci, daha Osmanlı topraklarına fiilen sahip olmadan başlattılar. Sykes-Picot anlaşması, 1916 Arap topraklarının bölünmesiyle ilgilidir. Anlaşmanın ilk biçimindeki Irak-Suriye sınırını, İngiliz tarafı Irak Kuzeyinde petrol keşfedince değiştirildi: Suriye sınırı daha Batıya çekilip, bugünkü Kuzey Irak’ı yeni Krallığa, daha doğrusu Birleşik Krallığa katıyordu. İsmet Paşa burada Türklerin çoğunlukta olduğunu iddi ettiyse de, Lozan’da anlaşma olmadı.
Lozan’da Türk heyeti bölge nüfusunun 500 bin kadar olduğunu söyledi. Bunun 263 bini Kürt, 146 bini Türk, 43 bini Arap, 18 bin Yezidi ve 13 bin gayri-müslim (Hıristiyan) olduğunu ifade ederken; İngiliz heyeti Türklerin nüfusun 1/12’si, 66 bin kişi; Kürtlerin 455 bin, Hıristiyan 62 bin olduğunu iddia etti. İsmet Paşa Musul vilayetinin Türkler ve Kürtlerden oluştuğunu (ki, İngilizler de istatistik olarak kabul ediyordu), TBMM Hükümetinin Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de Hükümeti olduğunu ve Meclisteki Kürtlerin Musul’un ayrılmasını istemediğini beyan etti. Musul ateşkesten sonra işgal edilmişti hem uluslararası hukuka hem de Wilson ilkelerine aykırıydı; İngiltere’nin işgali çağdışı fetih hakkına dayanıyordu; tarihsel olarak Musul 11 yüzyıl aralıksız Türklere ait olmuştu. Coğrafi ve ekonomik açılardan da Musul Anadolu’nun bir parçasıydı. Zaten Sykes-Picot anlaşması burasını Fransızlara bırakmıştı.
Curzon ise Türklerle Kürtlerin ayrı köklerden gelen ayrı özellikler taşıyan kavimler olduğunu ileri sürdü; İngiliz tezinin temeli (ve ilerideki her türlü melanetin aracı) olacağı anlaşılmıştı. Lozan bu anlaşmazlığın Milletler Cemiyetine, MC götürülmesini, o zamana kadar tarafların hiçbir askeri tedbire başvurmamasını kabul etti. Bununla ilgili tüm ayrıntılara burada girmek istemiyorum. İki hükümet bu kez 19 Mayıs 1924’de Haliç’te toplandı. Bu kez İngiliz Heyeti Başkanı olan Irak Yüksek Komiseri Percy Cox, Musul bir yana, Nasturilerin yaşadığı Hakkari vilayetini de istedi; sonuç tabii başarısızdı.
Sorun, doğal olarak MC’ye götürüldü, burada kurulan bir komisyon, Brüksel’de yaptığı bir toplantıda, Musul’u Hakkari’den ayıran geçici bir çizgi (Bruxelles Hattı) çekti. Sınırda bazı çatışmalar devam ediyordu. Bu arada, Cumhuriyet’in ilk Kürt ayaklanması Şeyh Sait isyanı da Şubat 1925’de başlayacak Nisan’a kadar sürecektir, buna aşağıda değiniriz. Bu yılın başka bir önemli olayı, Türkiye’nin SSCB ile, 17 Aralık 1925’de imzaladığı ve İkinci Dünya savaşı sonrasına kadar devam eden Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşmasıdır. Türkiye tepkisini ortaya koyuyordu. Sovyetler Cumhuriyeti ilk tanıyan devletler arasındadır; Osmanlının baş düşmanı şimdi Türklerin baş dostudur.
Türkler savaştan çıkmış harap ekonomiyle bir savaşı göze alamadığı gibi, galip İngilizler de, kendi kamu oyunun baskısı ve zaten çok büyük mali-askeri kayıplarıyla savaşacak durumda değildi; iki taraf da birbirini biliyordu. Musul sorunu çözülmeden Batı ile ilişkilerin gelişmesi de zordu. Örneğin, Fransa ile imzalanan 1926 dostluk-işbirliği anlaşması Paris tarafından hala onaylanmamıştı. Sonunda, gel-gitlerler yaşandı ve Ankara’daki görüşmeler, 17 Nisan 1926 günü başladı. Türkiye sadece Şeyh Sait isyanı ile uğraşmıyor, İngiliz ajanları da İtalya’nın Yunanistan ile birlikte Trakya’dan saldırmaya hazırlandığı yönde söylentiler çıkarıp moral bozuyordu. Yukarıda ifade ettiğim gibi, Türkiye’nin daha büyük riskler alacak bir durumu yoktu, anlaşamaya razı olacaktır.
Görüşmelerde, Türkiye’nin Milletler Cemiyeti Konseyi’nin kararını tanıması ve Musul vilayeti üzerindeki hak iddialarından vazgeçmesi karşılığında Musul petrollerinden alacağı pay pazarlık konusu oldu. Sonuçta Musul petrollerinden Irak’a ayrılan royalty gelirinin %10’unun 25 yıl süreyle Türkiye’ye ödenmesi ya da bunun yerine Türkiye’ye tek kalemde 500 bin İngiliz paundu tutarında nakit ödeme yapılması şeklinde seçenekli bir formül üzerinde uzlaşmaya varıldı. 5 Haziran 1926 tarihinde Türkiye – Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşması Ankara’da imzalanan antlaşmaya Brüksel Hattı Türkiye yararına yapılan çok küçük bazı değişikliklerle, Türkiye-Irak sınırı olarak kesinlik kazandı. Tanımlanan sınırın her iki yanında 75’er kilometre derinliğindeki toprakları kapsayan sınır bölgesinde yağmacılık ve eşkıyalığın önlenmesi amacıyla iş birliği yapılacak, bu bölgede ele geçirilen suçlular karşılıklı olarak iade edilecekti. Çok ayrıntıya girmiyorum;[2] Türkiye istediği gibi olmasa da bir sınır sorununu daha çözmüştü, ama artık aralıklarla, yüz yıl sürecek bir Kürt sorunu da doğmuştu.[3]
Gerçi Kürt sorunu Türklere mahsus değildir: İngilizler Irak’ta, İran ve Suriye de kendi Kürt sorunlarıyla baş başa kalacaklar, olaylar 21. Yy’da ABD sayesinde dallanıp günümüze kadar sarkacaktır; geliriz.
ŞEYH SAİT İSYANI
Bu isyan Genç vilayetinin (Bingöl) Ergani kazasında 13 Şubat 1925’de başlamış ve 14 vilayete yayılmıştır. Daha önce irtica nedeniyle sıkıyönetim ilanı isteyen İsmet Paşa’nın teklifi kabul edilmeyince istifa etmiş ve yerine Fethi Bey (Okyar) getirlmişti. İsyan nedeniyle Fethi Bey düşürüldü, 3 Mart’ta tekrar İsmet Paşa Başvekil oldu. İsyan karşısında ordu pek hazırlıklı değildi, bir çok şehir, Elazığ dahil ayaklanmacıların eline geçtiği gibi 7 Mart’ta Diyarbakır’ı da kuşattılar. Ordu, ancak 26 Mart’ta karşı taaruza geçerek, tüm isyancıları topladı ve isyan sona erdi. Bu durumda 4 Mart’ta Takrir-i Sükûn kanunu kabul edilmiş ve 2 İstiklal Mahkemesi kurulmuştur. Diyarbakır İstiklal Mahkemesi Şeyh Sait ve 46 adamını 28 Haziran günü idama mahkum ederek, ertesi gün infaz etti. Bndan önce de Takrir-i Sükun’a dayanarak birçok önde gelen gazeteci de yargılandı,[4] ama Gazi bunların “Cumhuriyet ve rejime bağlılıklarını ve yazdıklarından dolayı pişmanlıklarını belirttikleri takdirde”, serbest kalmalarını sağlayacaktır. Hüseyin Cahit de yargılandı; Rejim zor günlerden geçiyordu.
Bu isyanın çıkış nedenleri konusunda, İngiliz kışkırtması dışında başka teoriler de vardır. Kronolojilerinden yararlandığım eserin değerlendirmelerinden bazılarını[5] alıyorum. Üç tezin ilki irtica yani “dinsel hareket”dir ki, Hilafetin kaldırılması bu isyanı körüklemiştir, çünkü Kürtler, Hilafeti kurtarmak (ve Ermenistan’ın da kuruluşunu önlemek) için Kurtuluş savaşına katılmışlardır.
İkinci tez TKP’nin icadı, Türk burjuva devriminin feodal yapıların sosyo-ekonomik düzenini ortadan kaldırdığıdır. Keşke öyle olsaydı, ülkede ne burjuvazi vardı ne de feodalizm ile savaş hali; henüz Türk devrimi sınıfsal bir nitelik almamıştı, alacağı da pek yoktu; ilerde göreceğiz. Ayrıca Asya Tipi Üretim Tarzına, ATÜT daha yakın Anadolu’da Avrupa tipi feodalizmden çok, Şark tipi toprak ağalığı-cemaatlerin şeyhlikleri mevcuttu. Üstelik bu tür politikaların tartışılması bile yasaktı. Kemalizmin bu dönemde, 1920’ler üst-yapıda kaldığı görülür. Konuyu tarım reformu bahsinde tekrar ele alırız.
Üçüncü tez Kürt milliyetçilik hareketinin başlangıcı olmasıdır. Bir arada bin yıldır yaşayan iki toplumdan biri milli hareketi seçerse, ötekini de uyarır. Kürt bağımsızlığı için çalışan çok gizli Azadi örgütünün içindeki muvazzaf subaylar, modern milli siyasi söylemlerin aşiret Kürtleri tarafından kolay anlaşılamayacağını bildiğinden, dini söylemler çerçevesinde bir ayaklanma için Nakşibendi Şeyhi Sait’i[6] örgütün başına geçirmişlerdir. İsyanın nasıl ezildiğini gördük.
Bu ayaklanmadan sonra 1926’da Ağrı ayaklanması başlamış[7], sonra Seyit Rıza’nın Tunceli (Dersim) isyanı Mart 1937 yılında başlayıp 1938’e kadar sürmüştür.[8] Bu harekatta ilk kez Hava Kuvvetleri de kullanılmıştır. Kürtler 1980’lerde, bu kez PKK adı altında, dincilikten ziyade Marksist yapıda bir terör örgütü kurmuşlardır; güncel konudur, şimdilik girmeyelim.
1925 Yılı: 30 Ocak, Patrik IV. Konstantin sınır dışı edildi. (Halife’ye karşılık mı?) 13 Şubat’ta Doğu’da Şeyh Sait ayaklanması başladı. 25 Şubat, “Dinin politikaya alet edilemeyeceği ve bu suçun da vatan ihaneti sayılacağına”, dair Ceza Kanununda değişiklik yapıldı. Artık Kemalist devrimlerin[9] işaretleri veriliyordu: İnebolu Türk Ocağında, 27 Ağustos’ta Gazi, “Bu serpuşun ismine şapka denir.” Bazı gazetelerde Latin harfli ilan ve yazılar çıkıyor. Kastamonu CHF merkezinde, 30 Ağustos: “Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz En doğru ve hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyyedir.” (Bu arada tarikatın Arapça ‘yol’ olduğunu hatırlatalım.) [10]
1925’in 5 Kasım’ında Ankara Hukuk Mektebi açılıyor; 25 Kasım Şapka Kanunu kabul ediliyor ve Rize’de şapka inkılabı ve diğerlerine karşı gösteri yapan 8 kişi idama mahkum ediliyor. Meşhur, dini mi milli mi, dış güç iç güç mü, diye çıkış sebebi tartışılan Şeyh Sait isyanı failleri, başta Şeyh Sait, 29 Haziran’da idam edildiler; yukarıda değinmiştik. (Şimdi Belediyenin Diyarbakır’da bir kapıya veya semte adını verdiğini hatırlıyorum.)
1926 Yılı: genelde İzmir Suikastı diye bilinen ve son İttihatçıların temizlenmesi ile geçen bir yıldır. En önemli devrim 17 Şubat’ta Medeni Kanunun kabulüdür. Bundan önce, 4 Şubat’ta Cemaatin aziz mertebesine çıkarttığı İskilipli Atıf Hoca Frenk Mukallitliği ve Şapka kitapçığını yazdığı için, Babaeski Müftüsü ile birlikte idam edilmişlerdi.[11]
Türkiye’nin tüm hukuk yapısını Şeriat ve benzeri (Mecelle) kurallardan ayırıp, medeni fertleri esas alan yeni kanunların ortaya çıkışı 1926 yılına isabet eder; laik düzenin temel kanunları şunlardır: Tüm yurttaşların hayatını düzenleyen Medeni Kanun 17 Şubat 1926’da TBMM de onaylanarak, 4 Ekim’de yürürlüğe girdi. Mecelle yerine İsviçre Medeni kanunu esas alınarak hazırlanmıştı. 3 Mart’ta Hakimler Kanunu; 22 Mart’ta Memurin Kanunu ve Maarif Teşkilatı Hakkındaki Kanun; 3 Nisan’da Veraset ve İntikal Vergisi Kanunu; 20 Mayıs İlkokul Öğretmenleri hakkındaki kanun; 29 Mayıs, Türk Ticaret Kanunu kabul edildi. 31 Mayıs’ta İskan Kanunu ve Genel Nüfus Sayımı hakkında kanun; 1 Temmuz’da İtalyan Ceza Kanunu esas alınarak hazırlanmış olan Türk Ceza Kanunu ve denizde Türk gemilerine tekel tanıyan Kabotaj Kanunu 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe girdi.
İZMİR SUİKASTİ VE İTC’NİN TASFİYESİ
Ancak 1926’mın, belki de tüm Cumhuriyet ilk döneminin (1923 – 1950) en büyük siyasi-adli olayı İzmir Suikastı diye başlıyan adli bir sürecin, İttihat ve Terakki artıklarının temizlenmesi ile sona erdirilmesidir. Ayrıntılara girmiyorum; 15 Haziran’da, İzmir’i ziyaret edecek Gazi’yi Kemeraltı semtinde öldürmeyi planlayan, fakat Gazi bir gün gecikince suikastı başaramayan suikastçıları Sakız adasına kaçırmakla görevli motorcunun ihbarıyla yakalayan polis, tahkikat derinleştikçe arkasında İTC mensupları olduğunu varsaydı ve hemen hepsini, hatta Kurtuluş Savaşına katılan eski paşaların da bulunduğu birçok ünlüyü İstiklal Mahkemesine sevk etti.
18 Haziran’da İzmir’e gelen İstiklal Mahkemesi, ünlü İzmir davasında 49 kişiyi yargıladı ve aralarında, eski Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının (Partisinin)[12] mensubu 6 kişinin de olduğu 15 kişiyi “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu tebdil ve ilgaya” kalkışmaktan 15 Temmuz’da idama mahkum etti ve aynı gece 13’ü infaz edildi; bunlardan gıyaben mahkum olan biri, Kara Kemal İstanbul’da intihar edecek, eski Ankara Valisi Abdülkadir ise daha sonra yakalanıp 31 Ağustos’ta idam edilecektir. Bu arada, Cumhuriyet için çalışan-çarpışanlardan, Doğu cephesi Komutanı Kazım Karabekir, Cafer Tayyar, Ali Fuat, Refet Bele ve Mersini Cemal paşalar, Gazi’nin özel isteğiyle ya da müdahalesiyle beraat etmişlerdi. Davaları sırasında pek çok silah arkadaşlarının mahkeme salonunu doldurdukları (bastıkları) da unutulmamalıdır.
İstiklal Mahkemeleri İstiklal Savaşı esnasında, asker kaçaklarını, isyancıları, Padişah casusları vb suçluları hızla yargılayıp, infaz etmek için kurulmuşlardı. Savaştan sonra çıkan iç isyanları bastırmak için göreve devam etmişti. Şimdi de Cumhuriyet tarihinin en büyük siyasi davasını görüyordu. Bu davanın ikinci kısmı Ankara’da, 1 Ağustos’ta başladı: İTC’nin ünlü Maliye Nazırı Cavit Beyin de sanık olduğu davada, o dahil, Dr. Nazım, Filibeli Hilmi ile Yenibahçeli Nail Beyler de 26 Ağustos’ta, karardan sonra idam edildiler. Dikkat edilirse, adalette sür’at kavramı nedeniyle bir Temyiz Mahkemesi veya aşaması yoktur; kararlar hemen infaz edilir. Bu mahkemenin gıyabında 10 yıla mahkum ettiği eski Başbakan Rauf Bey (Orbay) ise 1935 yılında İstanbul’a dönecektir.
Ankara Davası, aslında İzmir suikastıyla çok dolaylı ilişkilendirilmiş, esasta İTC’nin geçmişte yaptıklarının hesabını sormaya yönelmiştir. Ancak, İTC’nin, savaşı yöneten üst kadroları yurt dışında öldükleri için, bu davada ikinci, üçüncü sınıf sorumlulardan elde kalanlar yargılanmış, İTC tamamen ortadan kaldırılarak, Cumhuriyet siyasetinde rol almaları önlenmek istenmiştir. Buna rağmen, Gazi ile daha Erzurum Kongresi sırasında araları açık olan (ona artık siyaseten üniformasını çıkarmasını söyleyen de) Kazım Karabekir’i, İsmet Paşa daha sonra TBMM’i Başkanı yaparak iade-i itibar edecektir. Bu konunun bir devrim içi hesaplaşmama mı, sorusu her zaman sorulur. Fransız Devriminden Sovyet Devrimine[13] kadar siyasi mücadele-iktidar mücadelesi hep vardır. Eğer Cumhuriyet de bir devrimle kurulmuşsa, bir mücadele doğaldır. Ancak unutulmasın ki, binlerce, yüz binlerce kişinin, çok kez sorgusuz sualsiz öldürüldüğü klasik devrim süreçlerine göre 20-30 kişi asarak rejimi oturtan Türk Devrimi ve bu devrimi başlatan Mustafa Kemal Paşa, devrimlerin ve devrimcilerin en kibarı sayılmalıdır. Devrim içi mücadeleler konusuna ileride devam edeceğiz. Her devrim kendi anti-teziyle birlikte yaşar; Fransız Devrimini düşünün, içinden, sadece Fransa değil, tüm Avrupa’yı saran büyük devrim fırtınaları doğmuştur: 1830; 1848, 1871 vb…
İstiklal Mahkemeleri yanı sıra, 1923’de, Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişte devralınan asker ve sivil kadroları ayıklamak amacıyla kurulan Askeri Heyet-i Mahsusa’ya ek olarak, 26 Mayıs 1926’da, Sivil Heyet-i Mahsusa kuruldu. Bunlar mahkemeden ziyade idari tasfiye komisyonlarıydı; 1928’de TBMM’de yapılan bir açıklamaya göre, sivil kurul incelenen 3150 kişiden 1250’si hakkında karar vermişti; bunlara itiraz yolu da açıktı.
TOPRAĞA AYAK BASMAK
1927 Yılı: Gazi Mustafa Kemal’in Büyük Nutku’nu okuduğu yıl: Cumhuriyetin kurulmasına yol açan Kurtuluş veya Kuruluş Savaşını, tarihçiler de, genelde 19 Mayıs 1919’da, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışı ile başlatırlar. Çünkü, M. Kemal Büyük Nutuk’ta tüm süreci buradan başlatıyor: “1335 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye…” devam ediyor.
Nutuk Gazi’nin yazdırdığı[14] en önemli belgedir; 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında CHF 2. Kongresinde (daha Kurultay terimi icat edilmemişti) 36,5 saatte okunmuştu. Cumhuriyet Halk Fırkası’nin ilk kongresi, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi sayılır; Parti Tüzüğünün kabul edildiği, 9 Eylül 1923 ise kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir. Atatürk, 11 Eylül’de Halk Fırkası Genel Başkanı seçilmiş; Partinin kuruluş dilekçesi 23 Ekim’de, İçişleri Bakanlığı’na verilmişti.
1928 Yılı: 29 Ocak, Hıristiyanlık propagandası yapan Bursa’daki Amerikan Kız Koleji kapatıldı. 10 Nisan’da “Türkiye Devletinin dini Din-i İslamdır”, ibaresi Anayasadan çıkarıldı ve Cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin yeminlerinin de din-kitap yerine namus üzerine yapılması da metne kondu. 1 Kasım’da ise yeni Türk harfleri, Latin alfabesi kabul edildi. Karar 1 Ocak’ta yürürlüğe girecektir. Türkiye’de gerçek ‘radikal’ laikliğin veya Türk Aydınlanmasının başladığı yıldır.
1929 Yılı: Halka yeni yazıyı öğretmek için açılan Millet mektepleri 1 Ocak’ta açıldı; 1929 Büyük Buhranı dikkatleri ekonomiye çevirdi. Bu yıl Lozan’da, 1916 yılı sabit alınan gümrük hadlerinin yeniden ayarlanması mümkün olacaktır. Bunun dışında Lev Troçki, Stalin ile yapılan bir anlaşma gereği 12 Şubat’ta, Türkiye’ye sürgüne gönderilirken, İzmir Ağır Ceza Mahkemesi yargıladığı 35 komünistten 24’ünü, başta Dr. Hikmet Bey (Kıvılcımlı), Laz İsmail (Bilen) ve Hüsamettin (Özdoğu), hükümeti devirmekten çeşitli hapis cezalarına çarptırdı. Cumhuriyet, kuruluş sırasında ve sonrasında SSCB ile çok büyük dostluklar yaşarken, yardım alırken, ideolojik anlamda kesin bir duvar çekmişti; Türkiye’nin ideolojisi farklıydı. Bu tür komünist yargılamaları 20. Yy boyunca, özellikle, Türkiye Batı kampına geçtikten sonra çok daha ağır ve yaygın biçimde sürdürülecektir: Komünist Partisi ve komünizm fikri artık yasaktır.
1930 Yılı: Serbest Cumhuriyet Fırkası Gazi’nin (1934 yılındaki Soyadı kanunu kabulüne kadar Atatürk adını kullanmıyorum) isteği ile arkadaşı Fethi Bey (Okyar) tarafından kuruldu. Bununla ilgili olay ve yorumlara Dördüncü Bölümde değiniyorum.
DİPNOT
[1] Bu konudaki bilgileri, Türk Dış Politikası, Cilt I: 1919 – 1980, (Editör: Baskın Oran), İletişim, 13. Baskı, 2008, ilgili bölüm, ss 258-270 arasından alıyorum.
[2] Bu anlaşma onar yıllıktı: taraflar 1936’da bir daha uzatmaya gerek kalmadan, süresiz uzattılar. Zaten aynı yıl İngiltere Kralı İstanbul’u ziyaret edecek, ilişkiler güçlenecektir.
[3] Kürtler Abdülhamid-i sani zamanında da ayaklanırlar, merkezden nişanlar ve biraz para gönderilip, isyanlar bastırılırdı. Padişahın Hamidiye Alayları Kürt kabilelerden kurulu, daha çok Ermeni isyancılara karşı kullanılan bir tür milis gücüydü, ama şimdi devletin politikalarına karşı bir direnç söz konusuydu.
[4] Takrir-i Sükun’a göre, Tevhid-i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Sebilülreşat ve Orak Çekiç gazeteleri 6 Mart’ta kapatıldı. Bazıları daha sonra tekrar yayınlanacaktır. Cumhuriyet Ansiklopedisi, 1923-1940, 1925 Yılı.
[5] Türk Dış Politikası, s 266’daki kutudan.
[6] Şeyh Sait Azadi lideri Cibranlı Halil Bey’in eniştesidir. Şark İstiklal Mahkemesi Başkanı da isyanın amacının Kürt bağımsızlığı olduğunu söylemiştir. Loc. Cit.
[7] Bu isyan da aralıklarla 1930 yılına kadar sürmüş, ilk kez Kara Kuvvetlerine Hava birlikleri destek vermiştir.
[8] İsyancılar 12 Eylül’de teslim olup Elazığ’da yargılandılar. Bu 58 kişiden, içlerinde Seyit Rıza ve oğlu Resik Hüseyin ile bazı aşiret reisleri olan 11’i hakkında idam cezası verildi ve karar 15 Kasımda infaz edildi. Çok yaşlı 4 kişinin cezası 30 yıla indirildi. Tunceli’deki olağanüstü hal 1 Ocak 1947’de kaldırıldı. İbid., ss 276-8.
[9] Devrim diyoruz, o zamanki terim inkılap olup, aslında sosyal-siyasi bir olguyu işaret eden bu kelimeyi burada kullanmak doğru mu bilmiyorum. Ama, kapsam ve içeriklerine bakılırsa, devrimlerin toplu halde, Türk- İslam toplumunda, bir cemaat içinde, Fransız Devrimi gibi, etki yarattığı söylenebilir.
[10] Bu kronolojik bilgileri, Cumhuriyet Ansiklopedisi, YKY, Cilt I 1923-1940, Dördüncü Basım, 2003 alıyorum.
[11] İskilipli Atıf; gerek II. Abdülhamid gerekse İttihat ve Terakki döneminden itibaren faaliyetleri gereçeklesiyle muhtelif zamanlarda sürgüne gönderilmiştir. Cumhuriyet döneminde yaptıklarının haricinde İttihat ve Terakki döneminde Mahmut Şevket Paşa’nın suikastiyle ilişkisi belirtilerek sürgüne gönderilmiştir. Cumhuriyet’e giden süreçte ise Milli Mücadele’ye ve Atatürk’e karşı Teali-i İslam Cemiyeti Başkanı sıfatıyla bildiri yayınlayarak Yunan uçaklarından dağıtılmasını sağlamıştır. Bu bildiride Atatürk’ün öldürülme bahsi de bulunmaktadır. Teali-i İslam Cemiyeti’nin Yunan ve İngiliz taraftarı karşıdevrimci faaliyetleri devam etmiştir. Karşıdevrimci faaliyetleri ayrıca Mim Mim Grubu’nun istihbarat raporlarına da yansımıştır. Aralık 1925’te Maraş, Kayseri ve Sivas’ın da bulunduğu bölgelerde çıkan isyanlarda İskilipli Atıf’ın ilgili kitabının görülmesi üzerine İskilipli Atıf, Giresun İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmıştır. Yargılanmanın ardından serbest kalan İskilipli ilgili kitapçıklarıyla faaliyetlerine devam ederek isyana teşvik ettiği için “Anayasa’yı değiştirme suçuna teşebbüs” suçundan Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılanarak idama mahkum edilmiştir.
[12] Bu parti 1924’de 32 milletvekilinin katılmasıyla kurulmuş, 3 Haziran 1925’de gericilik nedeniyle kapatılmıştır. Bu parti ve etrafındakile ilerideki İslamcı parti ve kuruluşların Cumhuriyet’teki ilk örnekleri olmalıdır.
[13] Sovyetler Birliğindeki Stalin-Troçki kavgasının da 1926’da (Lenin Ocak 1924’de ülmüştü) 1926’da hızlanıp, 23 Ekim’de, Lev Troçki ileGrigori Zinoviyev’in Komünist Parti Merkez Komitesi üyeliğinden çıkarıldığını da bu arada kaydedelim.
[14] Gazi’nin Nutku’nu yazdırdığı iki kişiden biri olan rahmetli Ali Rıza Erdim ile bir şekide ailevi dostluğumuz oldu. Atatürk’ün katib-i hası (Özel Kalem Müdürü değil, özel yazışmalarını yapan biri) olarak, 1927’den onun ölümüne kadar ve sonrasında 3 cumhurbaşkanına Çankaya’da hizmet etmiş biriydi. Gazeteci Seyfettin Turan ile birlikte, onun evinde yemekli 8-10 seansta uzun röportajlar yapmıştık. Bu zabıtlar rahmetli Turan’da kaldı, şimdi kızı Em. Prof. Dr. Belkıs Menemencioğlu’da mahfuzdur. Ben de aklımda kalan bazı anıları, bir kitabımda kısaca nakledebildim. E. Türkcan, Tarihten Teknolojiye, Destek Yayınları 2013, ss 40-42.


Resim bana ne anlatiyor?!
BOPcu iktidara ve SARI muhalefete ders verir nitelikte !!! Bagdat Pakti yada komsularla
stratejik ve iyi iliskilerin nasil yapilacagini !!!!!!!!!!!
Bodrum da tatil yaptirip arkasinda pardon deyip o ülkede akan kana ortak olmak degildi !!!!!
Eger simdiki durum olmasaydi Suriye ye demokrasi gelecek iki ülke iliskileri saglik bir düzeye erisecekti!
Bu IRAK icinde örnek olacakti!
Namussuz iktidar Aga-beylerine kulak verdi Türkiye aleyhine calisti !!!!!