Maskeli Baro

Güralp Coşkun yazdı...

Maskeli Baro

Maskeli balo genelde üst zümreden olan insanların düzenlemiş oldukları bir eğlence olarak bilinir. Bu organizasyonda katılımcılar çeşitli maskeler takarak ve kıyafetler giyerek kendilerini farklı bir formda ifade etmeye çalışmaktadırlar. Herkes ilk bakışta onların bir başka kişiye benzemeye çalıştığını düşünse de onlar gizlemiş oldukları yüzlerini bu şekilde ortaya çıkarırlar. Bu baloya birçok kişi katılır: bürokratlar, avukatlar, gazeteciler… Hepsi birer maske altında kendi benliklerini bulurlar. Bizler hiçbir zaman bu tür maskeler altına girmeyi uygun bulmadık. Çünkü birilerinin çıkarları uğruna kendi benliğimizi ve doğrularımızı maske altına saklamadık!

Geçtiğimiz günlerde çoklu baro adı verilen sistem meclisten geçerek yasalaştı. Sistem o kadar iyi şekilde maskelendi ki özellikle yandaş medya aracılığı ile kusursuz bir sistem olarak halka aktarıldı. Bu yazımda çoklu baro sistemi maskesinin altında yatan gerçekleri yazmaya çalışacağım.

NEDİR BU NİSPİ TEMSİL?

Dikkat ederseniz sürekli olarak belirli bir kitlenin barolarda temsil edilmediği öne sürülmüştür. Özellikle de ülkemizde kayıtlı avukat sayısı en fazla olan İstanbul Barosu için bu ifadeler oldukça kullanılmıştı. Bunun çözümü olarak ise nispi temsil kavramı yeni değişiklikle birlikte baroların yönetim kuruluna getirilmiştir. Türk Dil Kurumu’nun yapmış olduğu tanımlamaya göre nispi temsil, çoğunluk partisi dışındaki partilerin de kuvvetleri oranında üye seçmelerini sağlayan seçim biçimidir. Bu seçim biçimi ile azınlığın daha iyi temsil edilebilmesi amaç edinilmiş. Bu ne kadar masum bir açıklama olsa da gözden kaçırılan iki nokta bulunmaktadır. Birincisi, gerek yönetim gerekse de genel kurullarda azınlık her zaman olacaktır. Herkesin aynı fikirde düşünmesi mümkün değildir. Bu sebeple temsil sağlanamıyor şeklinde bir iddia ortaya atarak asıl amacı maskelemiş olmak oldukça yanlıştır. Eğer ki belirli bir kitle temsil edilemiyorsa şunu da sormak gerekir : Neden sadece bir tane HSK var? Düşünce olarak farklı düşünen hakim ve savcılar olamaz mı? Farklı düşünen hakim ve savcılar bir araya gelip neden başka bir HSK kuramıyor? Azınlık durumu sadece barolar ya da avukatlar için mi geçerlidir? İkinci olarak nispi temsil genellikle genel karar organlarındadır, örneğin genel kuruldadır. Yürütmelerde nispi temsil olmaz, olamaz! Yürütmelerde nispi temsil olsaydı iktidara %52 ile gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Muharrem İnce de ‘ben %32 oy aldım, o zaman 5 bakanı CHP’den görevlendirin’ diyebilmesi mümkün olacaktı. Böylece de yürütmenin iş yapabilmesi oldukça zorlaşacaktı. Anlaşılacağı üzere nispi temsilin getirilmesinin asıl nedeni yönetim kurulunun karar almasını zorlaştırmak ve böylece de baroları işlevsizleştirmektir. Bu amaç ‘temsil sağlanamıyor’ iddiası arkasına itilerek baroların faaliyetleri baltalanmak istenmiştir. 

Getirilen bir değişiklik de Türkiye Barolar Birliği’nin genel kurulu ile alakalıdır. Şöyle ki Türkiye Barolar Birliği’nde genel kurul, eski sistemde baro başkanları ve seçilen iki delege ile oluşmaktaydı. Avukatların sayıca yüksek olduğu barolarda, her üç yüz üye için ayrıca birer delege seçilmekte idi. Ancak getirilen değişiklikle birlikte her baro başkanı dahil en az 4 delegeyle ve çok sayıda üyesi olan barolar bakımından ayrıca her beş bin üye için ilave bir delegeyle Türkiye Barolar Birliği’nde temsil edilecektir. Böylelikle 4000 üyesi olan bir baro sırf beş bin üyesi olmadığı için 4 delege ile temsil edilecekken bunun yanında 200 üyesi olan başka bir baro da 4 delege ile temsil edilebilecektir. Temsil oranı oldukça azalacaktır.

Eski sistemde bir baro başkanı görev süresi bitmeden görevden ayrılırsa seçime gidebilmekteydi. Ancak yeni sistemde baro yönetim kurulu seçim yapmaksızın kendi üyeleri arasından baro başkanını seçecektir. Yeni seçilen baro başkanının meşruluğu bir yana temsil konusundaki soru işaretleri bir yana…


ESKİ BİR TANIDIK: BÖL VE YÖNET

Aslında bu politikanın adını birçok kere duymuşsunuzdur. Hatta bu politika günümüzde de uygulama alanı bulan ve ABD ile özleşmiş bir politikadır. Politikanın adı: Böl ve Yönettir. Baroların bölünerek seslerinin kısılması ve ayrıca TBB genel kuruluna daha fazla iktidar yanlısı avukatın girebilmesini sağlamak amaçlanmaktadır. Nasıl mı? Şöyle ki sizlerle kısa bir tarih yolculuğuna çıkalım. Tarih 2 Mayıs 1954, Türkiye genel seçimleri yapılmıştır. Üstünlük açık ara Adnan Menderes’in istediği gibidir. Ancak haritaya baktığında küçük bir renk orada Menderes’in gözüne batmaktadır. Orası CMP’nin (Cumhuriyetçi Millet Partisi) kazanmış olduğu Kırşehir’dir. Tarihler 20 Temmuz 1954 olduğunda Nevşehir, Kırşehir’den ayrılarak il yapıldı. Garip olan ise ayrılan Nevşehir’in idari sınırlarının Kırşehir’den büyük olmasıydı. İlk bakışta ne var ki? denilebilir. Ancak nispi temsil söz konusu olduğunda ve idari sınırlar DP’nin oy çoğunluğu olan bölgelerden çizildiğinde bu durum mecliste daha fazla DP’li milletvekili anlamına gelmekteydi. TBB’ye yapılmak istenen de budur. Birçok baro kurarak iktidar yanlısı delege sayısı arttırılmak istenmektedir. Ayrıca baroların fiilen bölünmesi sağlanarak seslerinin kısılması amaçlanmaktadır. Böylelikle barolar ve avukatlar üzerinde baskı çok net bir şekilde hissedilir olmuştur. Ancak unutulmamalı ki baroların sesini kısmak halkın sesini kısmak olacaktır.

YARGININ İÇİNDEKİ SİYASET

 Hukuk ve siyaset birbirinden ayrılmaz bir bütün teşkil etmektedir. Bu iki kavramı birbirinden ayırma çabası oldukça gereksiz bir uğraş olacaktır. Ayrılmaz bir bütün teşkil ettiğini hukuk fakültelerinde verilen eğitimlerin en başında öğretilen kavramlardan bir tanesi olan erkler ayrılığından anlayabiliriz. Erkler ayrılığı ilkesi; yasama, yürütme ve yargının birbirinden farklı ellerde olmasını ve bu erklerin birbirini denetleyerek bir fren mekanizması yaratmayı amaçlamaktadır. Derslerde bu konu anlatılırken genellikle yasama ve yürütme üzerinde durulmakta ve bu iki erk arasındaki ilişki ön plana çıkarılmaktadır. Yargı erkinin önüne, onu diğerlerinden ayıracak şekilde çok net bir çizgi çekilmektedir. Bu çizgi, bir hukukçunun siyaset ile hukuk arasındaki ayrılmaz ilişiği bildiği kadar bir o kadar da yargının siyasetten tamamen ayrı tutulması gerektiğini bilmesi anlamına gelmektedir. Her ne kadar yargı, yasama ve yürütmeden kaynaklı olan kanunları veya kararnameleri uygulamak ile görevli ise de bunu yapma yani yargılama yetkisi sadece bağımsız mahkemelere aittir. Kanunu hazırlayan komisyon ise bunu tamamen göz ardı ederek çoktan gölge düşen hukukumuzu zifiri karanlığa mahkum etmiştir. Bu kanıya nereden mi varıyorum? Yargı üçlü sacayağından oluşmaktadır, bunlar: hakimler, savcılar ve avukatlardır. Hakim ve savcılar HSK tarafından seçilmekte, yetiştirilmekte ve atanmaktadır. Bu durumda hakim ve savcıların tam anlamıyla bir bağımsızlığından söz edebilmek mümkün değildir. Yargının üçlü sacayağından bugüne kadar sadece savunmanın yani avukatların tam anlamıyla bir bağımsızlığı bulunmaktaydı. Ancak çoklu baro sistemi ile birlikte savunma ayağı da bağımlı hale getirilmiştir. Böylece yargının içine siyaset çok net bir şekilde girmiştir. Hakimler korku ya da kişisel düşüncelerini ön planda tutarak hakkaniyetsiz kararlar verebilir. Her ne kadar Anayasa’sında hukuk devleti yazan bir devlet olsak da zaten hukuka güvenin oldukça az olduğu bir ülkeyiz ki Ergenekon/Balyoz davaları bunun en açık göstergesiydi. Bu kararlar da hukuka olan güvensizliğin artmasına yol açacaktır. İşte böylece de kanun devleti ve hukuk devleti kavramlarının farkı açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yani sadece kanunun var olması o devleti hukuk devleti yapmaz. 


Çoklu baro sistemi ile birlikte yargının içinde bir kutuplaşmaya da yol açmaktadır. Şöyle ki iktidara yakın olan avukatlar, milliyetçi avukatlar, radikal İslamcı avukatlar gibi benzer düşünceleri ya da ideolojileri benimseyen avukatlar bir araya gelerek baro kurabileceklerdir. Bu şekildeki bir yargının içindeki kutuplaşma oldukça tehlikeli sonuçlara yol açabilir. Özellikle FETÖ gibi yapılanmaların bu meslek örgütlerinde yapılanabilme olasılığı oldukça yüksektir ki bu ihtimali AKP Grup Başkanvekili Turan’ın yapmış olduğu ‘Bu kanun geçtiğinde PKK, FETÖ, benzer kurumlar, kuruluşlar, örgütler tutar baro kurarmış. Kursunlar.’ açıklamasından gayet net bir şekilde anlıyoruz. Bunun yanında yapılan değişiklikle birlikte 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadelen Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanunun 4. maddesinde değişiklik yapılarak birden fazla baro kurulan illerde komisyona üye görevlendirilmesine ilişkin usul ve esasların TBB tarafından hazırlanan yönetmelik ile belirleneceği düzenlenmiştir. Eskiden barolar içinde yapılanamayan terör örgütleri çoklu baro sistemi ile birlikte bir baroya sahip olduğu taktirde bu komisyona girebilmelerinin önü açılmıştır. 


Avukatlara ve barolara her ne kadar savunma ayağı olarak bakılsa ve ‘son kararı her nasılsa hakim verecek’ denilse de baroların kamuoyu oluşturma güçleri hiçbir zaman küçümsenmemelidir. Örneğin çoklu baro tartışması devam ederken Devlet Bahçeli’nin FETÖ’ye olan bağlantısı sebebiyle yargılanan Mümtazer Türköne’nin tekrar yargılanmasını istediğini belirtmiş olması bunun bir örneğini teşkil etmektedir. Eğer MHP’nin etkin olduğu bir baro bulunsaydı belki de Türköne’nin tekrar yargılanması kolaylaştırılabilirdi.


Çoklu baro sadece iktidarın bir hatası olarak düşünülse de burada muhalefet kanadının da büyük bir hatası oldu. Bu hata da sosyal medya üzerinden muhalefetin avukat nüfusunun birleşerek çeşitli platformlar oluşturup çoklu baro daha yasalaşmadan buna zemin hazırlamışlardır. 

SON OLARAK

Yazıdan anlaşılacağı üzere çoklu baro sistemi birçok yönüyle eksik ve yanlış bir sistemdir. Baroların seslerini kısmak amacıyla yapılmış bir cezalandırma yasasıdır. Bunu çoklu baronun gündeme geldiği günleri düşünerek anlayabiliriz. O günlerde Ankara Barosu ile Diyanet İşleri Başkanı arasında bir tartışma bulunmaktaydı. Sadece birilerini cezalandırmak ya da meslek örgütlerine girmek amacıyla yapılan bu değişiklik ilerleyen zamanlarda hukuku zedeleyeceği aşikardır. Bunun yanında yargının içinde siyasi bir korku yaratıp yargının az kalan bağımsızlığını da ortadan kaldıracaktır. Görüldüğü üzere hukuk sistemimizi zor günler beklemektedir. Anlaşılan yanlış ve doğru olanı birbirinden ayırt edebilmeleri için birilerinin maskelerinin düşmesi gerekecektir.