'Nedir bu piyasa denilen şey?'

Ahmet Müfit yazdı...

'Nedir bu piyasa denilen şey?'

Avrupa Merkez Bankası (AMB) Başkanı Christine Lagarde, Bloomberg.com’a verdiği mülakatta ‘piyasalar bizi istediği kadar test edebilir’ demiş. https://www.bloomberg.com/news/videos/2021-03-31/lagarde-on-pepp-eu-aid-digital-euro-full-interview-video

Bizi ne ilgilendirir Lagarde’ın ne dediği, bizim derdimiz bize yeter deyip geçebilirsiniz ancak konu bizdeki Merkez Bankası Başkanı değişikliği tartışmalarıyla da doğrudan ilişkili.

Ne demek istediğimi doğru anlatabilmek için öncelikle, nedir bu “piyasa” denilen şey sorusunu yanıtlayıp, devamında, anlı şanlı devletler, koskoca merkez bankaları niçin “piyasaları” memnun etmek için bu denli çabalıyorlar konusunu tartışmaya çalışacak, sonrasında da bizdeki Merkez Bankası tartışmalarına kısaca değineceğim.

Lagarde’nin kast ettiği piyasanın, en genel anlamıyla, “Mal ve hizmet arz edenlerle, arz edilen mal ve hizmetleri talep edenlerin buluştuğu, “para” kullanımı yoluyla değiş tokuşun gerçekleştiği, son kullanıcı ve son bedeli ödeyen olarak sıradan vatandaşın da öznesi/bir parçası olduğu “piyasa” (İngilizce: market) olmadığını söyleyerek başlayalım. Lagarde’nin kast ettiği piyasa, elinde fazla parası olanlarla, paraya ihtiyacı olanların buluştuğu bir başka piyasa. Para, tahvil, borç ya da hisse senedi gibi “finansal varlıkların” alınıp satıldığı, esas olarak para sahiplerinin ya da sıradan insanların birikimleriyle -emeklilik fonları, vb.- alım satım yapan, banka, vb. finans şirketlerinin, paraya ihtiyacı olanların -devletler, şirketler, sıradan insanlar-, doğrudan yada finansal şirketler aracılıyla borç verenlerle (para satıcılarıyla) buluştuğu, yer ya da organizma.

Daha net ifadeyle söylersek, Lagarde’ın kastettiği, güvence verdiği ya da memnun etmek istediği piyasa, kendi paraları ya da başkalarının parasını, kısa, orta ve uzun vadeli olarak paraya ihtiyacı olanlara, çeşitli finansal enstrümanlar kullanılarak borç olarak verdiği, borç almak isteyenlerin kredi derecelendirme kuruluşları marifetiyle, borçlarını ödeme kabiliyetleri yönüyle denetlenmeyi kabul ettikleri yer. Daha da açık ifadeyle, bir tarafında, türev işlevler opsiyon, vadeli işlemler, vb. yollarla yoktan para yaratan ya da kamusal emeklilik yok edildiği için özel emeklilik sigortalarına mecbur bırakılan sıradan insanların paralarını, pazarlayanların -eskiden tefeci diyerek aşağıladığımız, küresel para satıcıları ve yerel uzantılarının- “satıcı/arz eden”, devletlerin, şirketlerin ve sıradan vatandaşların doğrudan ya da dolaylı olarak alıcı/talep eden olarak yer aldığı dev bir borçlanma aygıtı.

Bu noktada akla gelen ilk ve önemli soru, görünüşte kamu kurumu olan, kamusal erk kullanan Merkez Bankalarının, yoktan para yaratıp satan ve adına piyasa denen bu kesimi memnun etmeyi, en azından küstürmek istememeyi neden bu kadar önemsiyor oldukları.

Yanıt, genel olarak devletlerin ve özel olarak merkez bankalarının, neoliberal küreselleşmeci dünya düzenin gereği olarak, 1970’li yılların ilk yarısında başlayan bir süreçte, Dünya Bankası (WB), Uluslararası Para Fonu (IMF, Ekonomik İşbirliği ve kalkınma Örgütü  (OECD) gibi “uluslar arası” örgütlerin yönlendirmesi, zorlamasıyla değişen/değiştirilen rolleri ile ilgili.

Değişen, değiştirilen rol derken, devletler açısından kastettiğim şey, esas olarak vatandaşının vergileriyle kamu hizmeti üreten/üretmesi gereken ulus devletlerin, borç parayla hızlı büyüyüp, kazandığından çok harcayabilmek için yeniden yapılandırılması/biçimlendirilmesi. Bunun için, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını küresel güçler ve para satıcılarıyla/piyasalarla paylaşmaya, çalışıp kazanmak, ayağını yorganına göre uzatmak yerine, borç parayla, yorganın boyunu aşar şekilde borçlanmaya ikna edilmesi/zorlanması. Sıradan insanların söz konusu uluslar arası kuruluşlar destekli olarak, söz konusu dönüşüme -metamorfoza, zihniyet değişimine- uygun şekilde siyasi tavır alacak şekilde, kazandığından çok harcayabilme güdüsüyle yani tüketim havucuyla yeniden kodlanması.

Rol değişiminin merkez bankaları açısından taşıdığı anlam ise “araçsal bağımsızlık”, adı altında uygulayacakları para politikaları -faiz, piyasadaki para miktarı, TL’nin değeri, vb.- konusunda alacakları kararlarda, siyasetin tercihlerinden etkilenmeyecek bir pozisyona yerleştirilmesi. Siyaset kurumunun mevcut durumuna bakıp, ilk başta masum bir şeymiş gibi görünen ama gerçekte, siyasi hayatın temelini oluşturan ekonomiyi yani işsizliği, gelir dağılımını, bölgeler arası dengesizlikleri siyasetin daha doğrusu siyaset kurumu aracılığıyla -eğer gerçekten temsili demokrasi söz konusuysa- sıradan vatandaşın taleplerinden/müdahalelerinden etkilenmeyecek bir pozisyona yerleştirmek. Bu şekilde, küresel para satıcılarının, para ihtiyacı duyan ülkelerde gerçekleştirecekleri borç verme faaliyetleri ile ilgili olarak, vatandaşın/siyaset kurumunun taleplerinden bağımsız olarak, “önlerini görebilmelerini, doğru hesap yapabilmelerini” sağlamak.

Konu bu şekilde değerlendirildiğinde, sanırım AMB Başkanı Lagarde’ın, ABD Merkez Bankası Başkanı’nın ya da bizdeki Merkez Bankası Başkanları’nın piyasa hassasiyetini, niçin piyasa dostu olmayı bu denli önemsediklerini anlamak da mümkün hale geliyor. Anlaması ilk başta nispeten zor olan şey, siyaset kurumunun ekonomi yönetimini büyük ölçüde kendi etki alanı dışına çıkaran/çıkaracağı varsayılan bu durumu, en azından lafta savunuyor olması, savunuyormuş gibi davranmak mecburiyetinde hissetmesi. Yanıtın, en son AKP’nin ilk yıllarında bir kez daha yaşadığımız, borç parayla ödünç refah yıllarıyla, ödünç refahın seçmenleri kandırma, bağımlı kılma konusunda etkili bir güdü, siyasi motivasyon aracı olmasıyla doğrudan ilişkisi olduğu gerçeğini ise sanırım açıklamaya gerek yok.

Gelelim, ikinci başlığa yani olayın bizdeki merkez bankası tartışmalarıyla ilişkisine.

Konu merkez bankalarının değişen/değiştirilen işlev ve konumlarıyla ilgili olarak değerlendirildiğinde, ABD, AB; Japonya ya da Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) arasında fark bulunmuyor görünse ve sanki tüm ülkeler için geçerli bir prensipten konuşuluyor gibi yapılıyor olsa da, uygulama ve sonuçlar açısından bakıldığında gerçek göründüğü gibi değil.

Fark iki temel nitelikle ilişkili olarak ortaya çıkıyor.

İlk nitelik farkı, son dönemde -AB’nin ortak para uygulamasına geçmesi sonrasında-, nispeten ağırlığı/önemi tartışılıyor olsa da, ABD ve diğer ülkeler merkez bankaları arasındaki ilişkiler açısından söz konusu. Nitelik farkını yaratan temel ayrım noktası, ABD dolarının küresel ölçekteki ticari ilişkilerdeki temel değişim aracı ve rezerv para olma konumu. Temel değişim aracı ve rezerv para olma konumu, ABD Merkez Bankasına, tüm merkez bankalarının arasında birinci olma konumu, aldığı kararlarla tüm dünya ülkelerinin ekonomilerini doğrudan etkileme gücü, daha da ötesi ulus devletler özelinde yalnızca ekonomik değil, siyasi sonuçlar da yaratabilecek bir ayrıcalık kazandırıyor. Olay bu şekilde gerçekleşince, Avrupa’nın Avro’nun, Çin’in Yuan’ın, Rusya’nın Ruble’nin uluslar arası ticarette kullanımını yaygınlaştırmak istemelerinin nedeni de sanırım daha anlaşılır hale geliyor.

İkinci nitelik farkı, Almanya, Japonya, Güney Kore, Çin gibi, dış ticaretinde artı veren yani aldığından daha çok satan, dışarıdan aldığı şeylere verdiği paradan daha çoğunu, dışarıya mal ve hizmet satarak kazanan ülkelerle, bizim gibi, hem parası ABD Merkez Bankası’nın kararlarına bağımlı, hem de kazandığından çok döviz harcayan ülkeler arasında ortaya çıkıyor. Birinci gurupta olanlar, kazandıklarını harcar, döviz bulmak için ekstra bir bedel ödemezken, yeterince kazanmayıp, kazandığından çok harcayan bizim gibiler, açığı uluslar arası finans piyasalarından ekstra bir bedel ödeyerek -faiz, risk pirimi, vb.- karşılıyor/karşılamak zorunda kalıyor. İşin daha da kötüsü, bazı gün geliyor, en büyük ekonomik bedeli faizi, risk primini ödemeyi göze alsa da bulamıyor.

Bu durumun, ekonomik olarak, borç verenlere bağımlı olmak anlamına geldiğini, ekonomik olarak bağımlı olan bir ülkenin siyaseten bağımsız olamayacağını ise sanırım tekrarlamaya gerek yok.

Sonuç olarak, bu bağımlılıktan rahatsız olmayanlar ya da küresel finans sermayesinin ve arkasındaki emperyal güçlerin kendilerine siyaset yapma olanağı vermeyeceğini düşünenler, merkez bankası bağımsızlığını en kutsal değer olarak öne çıkarıyor, savunuyor ki, bunda şaşıracak bir şey yok. Şaşırtıcı olan, bir yandan el parasına muhtaç olup, diğer yandan bağımsızlık nutukları atıyor, yerli ve milli olmaktan, Atatürk’ün mirasına yani Cumhuriyetin özünde ekonomik ve siyasi bağımsızlık olan kurucu değerlerini savunuyor olmaktan bahsediyor olmak.