Muharrem Karanfilci yazdı…
Dünya Kupası sahnesinin ilk perdesinde Avustralya’ya 2-0 mağlup olduk.
Aslında dün Veryansın Spor’da yaptığımız programda maçı detaylı olarak analiz etmiştik. Yapmış olduğumuz analiz ve maç önü değerlendirmesinde nokta atışı yaptığımızı söyleyebilirim. İzlemenizi tavsiye ederim.
Aslında teknik detaylarla sizleri sıkmak istemem. Avustralya takımının katı bir savunma yapacağı ve taktik disipline sadık kalacağını, beşli bir savunma anlayışıyla geçiş hücumlarını bekleyeceğini ve duran topları etkin şekilde kullanacağını söylemiştim. Grubun en belirleyici maçının da Paraguay-Türkiye maçı olacağını belirtmiştim. Tam da öyle oldu.
Bunları aşağı yukarı biliyorduk. Eğer bu öngörü gerçekleşirse, bizim takımın ne yapacağı önemliydi. Eldeki kadroya bakıldığında, Montella’nın daha önce denediği ve benim çokça eleştirdiğim 4-6-0 oyun düzeni, bu maç özelinde bir avantaj sağlayabilirdi. Ancak böyle oynamanın da bir ön koşulu vardı. Ön bölgede hızlı pas yapıp, stoper ve bekler arasına kısa paslar atarak, yetenekli oyuncularımızla adam eksilterek ve yay civarına çıkarılacak toplarla bulacağımız şutlarla rahatlıkla gol bulabilirdik.
Ama biz öyle yapmadık. Pas dolaşımı çok yavaş oldu. Savunma arasına pas neredeyse hiç atılmadı. Sürpriz şutlar gelmedi. Çekilen şutlar ise etkisizdi. Kerem santrfor oynamaya kalktı. Eğer santrforlu bir oyun oynanacaksa, bunun adı Deniz Gül olmalıydı ki oyuna ancak 85. dakikada girdi.
İki geçiş hücumunda, ağır stoperlerimizin müdahale edememesi sonucunda iki gol yedik. Geriye düştüğümüz maçlarda skoru çevirmekte zorlanıyoruz. Çünkü hamle oyuncusu eksiğimiz var. Oyuna giren oyuncular, çıkan oyuncuların benzeri. Bu durumda sistemsel değişiklikler yapmak gerekir. Bu maç özelinde de bu değişiklikler zamanında ve doğru şekilde yapılmadı.
Ataklarımız, boyları 2.01, 1.94 ve 1.91 olan oyunculardan kurulu savunma bloğunun arasında kaybolup gitti. Böyle maçlar için bizim alternatif oyun sistemleri çalışmamız gerekmez mi? Bizim takım bu süreçte ne çalıştı, gerçekten merak ediyorum. Koskoca Türk Millî Futbol Takımı’nın kapalı savunma yapan takımlara karşı bir oyun planı yok mu?
Bu nedenle bu maç kesinlikle Montella’ya yazılmalıdır.
Şimdi ekranlara çıkacak bazı yorumcular teknik detaylardan bahsedecek. Kimisi formasyonu tartışacak, kimisi oyuncu tercihlerini. Kimisi de her zaman olduğu gibi “şanssızdık” diyecek. Oysa mesele ne şanssızlık ne de sadece bir teknik direktör meselesidir. Dün sahada gördüğümüz şey, Türk futbolunun yıllardır biriktirdiği sorunların özetiydi.
Aslında Avustralya bizi yenmedi. Bizi plansızlık, günü kurtarma anlayışı ve kurumsal çürüme yendi.
Montella, 2023 yılında Millî Takım’da göreve başladı. O zaman da bizim santrfor eksiğimiz vardı, bugün de var. Otuz kişilik bir kadro içinde en az üç-dört santrfor bulunması gerekirken bizde sadece gelişim evresinde olan, henüz gelişimini tamamlamamış Deniz Gül var.
Eyyyy Montella…
Bu ülkede, Adana Demirspor dâhil olmak üzere yaklaşık beş-altı yıldır çalışıyorsun. O gün 15 yaşında çocukları alıp yetiştirseydin, bugün bu Millî Takım’da oynuyor olurlardı. Ancak mesele yetiştirmek ve kazanım elde etmek değil; tüketmek ve yok etmek… Şirin görünmek ve tribüne oynamak… Yeni oyuncular bulup takıma entegre etmek yerine, görünen o ki Montella bizim kültüre entegre olmuş durumda… Çünkü futbol, bir ülkenin aynasıdır. Eğer bir ülkede emek yerine ilişki ağı, liyakat yerine sadakat, üretim yerine tüketim ödüllendiriliyorsa bunun sonuçlarını sadece ekonomide değil, futbolda da görürsünüz.
Yıllardır Türk futbolunun üzerine devasa bir reklam afişi asıldı. O afişte büyük hedefler vardı. Dünya markası ligler… Avrupa’nın en büyük kulüpleri… Yetenek fabrikaları… Modern tesisler… Ancak afiş büyüdükçe binanın çatlakları da büyüdü.
Bugün geldiğimiz noktada Türk futbolu, vitrinle içerik arasındaki farkın en net örneklerinden biridir. Sürekli büyüklük hikâyeleri anlatıyoruz. Ama ortada büyüyen tek şey borçlar oluyor. Sürekli projeler açıklıyoruz. Ama ortada tamamlanan proje sayısı giderek azalıyor. Sürekli başarı hedeflerinden bahsediyoruz. Ama başarıyı üretecek sistemi kurmuyoruz.
Sonra bir gün karşınıza Avustralya çıkıyor. Ve size bütün masalları unutturuyor. Düşünün… Futbolun birinci spor olmadığı bir ülke… Rugbinin, kriketin ve yüzmenin gölgesinde kalan bir futbol kültürü… Ama sahaya çıktığında ne yapacağını bilen bir takım.
Çünkü onlar slogan üretmek yerine sistem kurmuşlar. Biz ise sistem kurmak yerine slogan üretmişiz. Aradaki fark skor tabelasında yazıyordu:2-0.
Aslında bu skor sadece bir maçın sonucu değildir. Bu skor, iki farklı yönetim anlayışının karşılaştırılmasıdır. Bir tarafta uzun vadeli planlama, diğer tarafta günü kurtarma refleksi… Bir tarafta kurumsallık, diğer tarafta kişilere bağlı düzen… Bir tarafta sabır, diğer tarafta sürekli vitrin değiştirme alışkanlığı…
Ve ne yazık ki futbolumuz son yıllarda tam da Türkiye’nin birçok alanında gördüğümüz hastalıklara yakalandı. Her başarısızlığın ardından yeni bir kahraman aranıyor. Her krizde yeni bir kurtarıcı bekleniyor.
Kimse sistemi konuşmuyor. Kimse düzeni sorgulamıyor. Kimse hesap vermiyor. Başarısızlıklar kişiler arasında dolaştırılıyor ama kurumların kapısı çalınmıyor.
Oysa dünyanın her yerinde başarı kurumsallaşır. Bizde ise başarısızlık bile kurumsallaşmış durumda… Yıllardır aynı sonuçları alıyoruz. Yıllardır aynı açıklamaları dinliyoruz. Yıllardır aynı bahaneleri duyuyoruz. Değişen sadece aktörler. Senaryo aynı. Perde aynı. Sonuç aynı…
Türk futbolunun asıl rakibi Avustralya değildir. Türk futbolunun asıl rakibi, yıllardır eleştirilmesine rağmen değişmeyen zihniyettir. Dün sahada kangurular koşuyordu. Ama tribünlerden ve ekranlardan görünen şey çok daha farklıydı.
Aslında sahada iki takım yoktu. Bir tarafta plan vardı, diğer tarafta temenni… Bir tarafta hazırlık vardı, diğer tarafta alışkanlık… Bir tarafta gelecek hesabı vardı, diğer tarafta günü kurtarma telaşı… Ve sonuç kaçınılmaz oldu. Avustralya iki gol attı. Biz ise yıllardır kendimize anlattığımız hikâyelerin duvarına çarptık. Skor tabelasında Avustralya 2, Türkiye 0 yazıyordu.
Fakat tarihe geçen sonuç belki de şuydu:
Gerçekler 2.
Bahaneler 0.