Nomadland Oscar'lık bir film hiç değil, Nomadland Oscar'ın intiharı

Nihat Genç yazdı...

Nomadland Oscar'lık bir film hiç değil, Nomadland Oscar'ın intiharı

BİR

Oscar'ın 2021 ödüllerinden çoğunu başka vesileyle konuşuruz, mesela, daha önce de söylemiştim, Papa filminde Anthony Hopkins yüzyılda birkaç kez görülebilecek olağanüstü bir oyunculuk sergilemiştir. Mesela dört ödül alan Mank filmi çok ıkınmışlar ama bir şeye benzemiyor. En iyi yabancı film yine Karavan'da geçen bir Kore filmi, belki sonra değiniriz. Ancak bu yazıyı yazmamın sebebi Nomadlanddland gibi her yönüyle çok zayıf bir filmin nasıl-neden Oscar alabildiği şaşkınlığı üzerine. Belki de bilinen dünya çoktan değişmiş haberimiz yok.

Ne elle tutulur bir senaryosu ne göz doldurur oyunculukları, sıkıcı karamsar durağan bir film. Özellikle gençlerin izlemesine imkan yok. Kuşlara yem atıp cep telefonuyla çekseniz daha heyecanlı ve akıcı bir filminiz olur. Boşa vakit harcamayın demeyeceğim, bu kadar sıradan bir filmin ödül almasını anlamaya çalışalım. Nomadlanddland'ın büyük ödülü alması dünyada sanıldığından daha büyük sert keskin acımasız devrimci bir şeylerin mi habercisi, işte bunu tartışacağız.

Filmin sosyal konusu itilmiş kusulmuş çöp insanların umutsuz hayatları ideolojik fikirlerinizi destekliyor olabilir ancak bu tema pek tabii daha derin anlatılabilirdi, yani film kalite olarak zayıf, ve zaten geçmiş yıllarda Oscar jürisi bu tür sosyal konulu filmlere bağışçı hayırsever uzaktan baş okşayış gibi sen de fena değilsin senin de bu dünyada yerin var gibisinden uzak ve mesafeli kalarak çok ödül vermiştir.

Belki de Oscar Akademisi yeni bir sayfa açmak istiyor, bu filme ödül vermemizin sebebi, artık bize sistemin iflasını anlatan filmlerle mi gelin demek istiyorlar.

Film, solcu, sosyalist, sosyal gerçekçi, hatta belgesel gerçeklik dilinde ezilen altta kalan kapitalizmin safra diye kusup şehrin dışına attığı insanları anlatıyor.

(Dikkat insanların yoksulluğu sabitleştikten sonra aralarında dayanışma zorunlu hale geliyor.)

Oysa ve ama tuhaf olan Nomadlanddaland düzeyinde filmler dünyanın her ülkesinde bollukla yüzlercesi çekiliyor. Hatta bu terkedilmiş çöp insanlar gibi sınıf filmleri kasaba festivallerinde dahi artık yer bulamıyor, peki neden Oscar?

Şehir safralarını tarlaların ötesine atıyor, benzin istasyonlarının arkasında manzarasız sevimsiz boş alanlara. Akademi şunu mu söylüyor, Amerikan rüyası bitti. Senaryosu çekimleri kalitesi çok kötü vasat olsa da artık sistemin çöp haline getirdiği savunmasız zavallı insanlara gözümüzü dikmek ve bu sosyal soruna merhametle bütün dünyalılar odaklanmak zorundayız, bakın, 'sanatsal' değil, 'merhametle', yani Oscar'ı sanki bir sosyal sorumluluk projesi diye vermişler, sanatsal açıdan hiç değil.

Büyük masallar, şahane romanlar, muhteşem anlatılar, muazzam müzikaller, baş döndürücü şovlar, harika eğlenceler, sinemanın parıltılı büyüsü artık sona erdi, çünkü Amerikan rüyası iflas etti. Nomadlanddland filmi Oscar'ın hem kendi feshini hem Amerika'nın iflasını ilan ediyor!

Film, kimi kocasını kaybetmiş, kiminin oğlu intihar etmiş, kimi emekli olmuş ama sigortasını alamamış ve hepsi emekli ama beş kuruşsuz ve yetmiş ve üstü yaşında, hepsi her gün gündelik işler yapmak zorunda ve hepsi karavanlarda son günlerini yaşayan insanları anlatıyor, ama derinliksiz çok baştan savma anlatıyor.

Hepsi sistemin kusup örgütsüz sigortasız sahipsiz bıraktığı insanlar. Birbirileriyle nasıl dayanışma içinde olabileceklerini hayatın sonuna geldikten sonra iş işten geçtikten sonra ancak yeni yeni yetmişinden sonra öğrenebiliyorlar.

Paranın -doların- işlemediği küçük bir değiş-tokuş tezgahları var, lazım olan basit alet-edevatları takasla temin ediyorlar, yani dolara karşı artık değiş-tokuş ve en çok sevdikleri eşyaları: Taş. Bildiğiniz sıradan taşlar dolardan daha değerli hale geliyor. Evet ama dolar-taş gibi neyin değerli olduğunu tartışan çekilmemiş bilinmeyen çokta çarpıcı bir konu hiç değil.

Filmde bir şehir kasaba ve köy görüntüsü hiç yok, benzin istasyonlarının arkasında tarla gibi çirkin boşluklara yerleşmiş karavanları görüyoruz.

Oscar'ın kendini inkar edip kendi tarihini bitirmesi işte burada başlıyor, filmde güzel yüzlü kimse yok. Güzel bir mekan hiç yok. Güzel bir eşya hiç yok. Güzel bir manzara da yok. Güzel sesli kimse de yok. Güzel diyaloglar da yok. Sanatsal anlamıyla 'güzel' diyoruz (öne çıkan, çarpıcı, büyüleyici) hiç bir şey yok. Yani Oscar verilmeseydi üstünde hiç durulmayacak bir film.

Üstelik sistemin kullanıp çöpleştirdiği emekli insanlara dair binlerce daha iyisinin yapıldığını hepimiz biliyoruzl Karamsarlık sağlasın diye koyu gri umutsuz akşam sahneleri çok fazla ve sıkıyor, sıkıntıyı anlatıyor demeyin, bu loş ölgün bomboş akşamların sanatsal ifadeleri sıfır. Tam da bu basitliği vurgulamış diyebilirsiniz ama burası sinemanın kalesi, çarpıcı etkileyici şaşırtıcı bir derinlik bekliyor insan!

Yoksa hesaplaşması şu dolar yerine taş'ın değerli hale gelmesi mi?

Anladığım, Oscar jürisinin kafası çok karışık. Amerika ve dünya ve kurulu düzen öyle sert felaketlerle yüzleşiyor ki, sanki jüri, .kerim sinemasını yaşlılar-emekliler mutsuzluktan kimsesizlikten ölüyor, diye isyan ediyorlar. .kerim ödülünü insanların hayatları kaymış, diyorlar.

Yani, jüri, filmin sanatsal etkisinden sıyrılıp belgesel gerçekliğine odaklanmış gibi ya da filmdeki yaşlılara çok acımış sosyal yardım diye ödül vermiş. Ya da jüri büyük itiraf ve pişmanlık yaşıyor.

Oscar'ı da vareden o teknik görselliği muhteşem dünyaların son günlerini yaşıyoruz, gibi.

Belki de jüri, bilinen o masal dünyanın çoktan öldüğünü ilan ediyor ve o geçmiş büyülü sinemanın biraz yasını tutalım matemini yaşayalım mı diyor.

Kimbilir belki de bilinen dünyanın değerleri güzellikleri şaşırtıcılıkları ve şovlarının yani biliminin ve sanatının ve ekonomisinin sonuna mı geldik.

Oscar jürisi yeni gerçekliğimize büyük ve çok sert bir geçiş yapmış.

Rüya ve umut bitti, diyor. Umut ve hayal olmadan hayat da olmaz. Hayatsız bir dünyada ödül alacak karakter de kalmamış. Sebze pazarında yerlerde çiğnenmiş marul gibi ıspanak gibi yüzlerden artık nasıl bir sinema kahramanı çıkartabiliriz? Yine de eski günlerin hatırına geleneğe sadık kalıp adet yerini bulsun biz ödülümüzü verelim mi, idare edin mi demişler. Aslında Oscar heykelciği yerine bir dilim pizza ve çöpten çıkartılmış bir sandviç de verebilirlerdi, o denli merhametli bir ödül, yani, jürinin sistemin mutsuzluğuna isyanı sanat değerlerinin çok ötesine geçmiş, o denli büyük.

Jüri, muhteşem sinema tarihi hafızasını da siliyor, çağımızın en büyük en popüler sanatı, sinemanın ipini çeker gibi boynunu giyotine yatırır gibi olmayacak basitlikte bir filme sırf umutsuzluk ve dipsiz yoksulluğu anlattığı ve neden başka bir özelliği olmayan bu filme büyük ödülünü veriyor, anlaşılır hiç değil.

Aşk arkadaşlık ve vefa ilişkileri dahi derinlikten yoksun çok üstünkörü, belki de film bunu söylemek istiyor, artık ilişki de bitiyor. Herkesin suratından hayatından 'ifadeler' silinmiş ve suratlarımızdan cesaret heyecan sevinç tamamıyla çekilmiş. Başkasını ulaşmasını istediğimiz ne bir jest ne bir mimik ne bir sözcük ne de bir ifade kalmış suratımızda, suratlar uzay ve çöl gibi bomboş! Aynalar sokak ve karşılaşma ve beklenti ve sosyal ilişki sıfır, bitmiş.

Dünden geriye şu benzinliğin arkasındaki ateşin etrafında üç beş alkolik kaldık, hayat dediğin hepsi bu. Bir nevi şehirle öte dünya arasında sinemacılar yeni bir 'araf' inşa etmişler: karavanlarda mezar öncesi son günlerini yaşayan yaşlılar!

Ve şehirde ve kasabada insan arıyorsun artık hiç yok, bir kaç insan kalmış, onlar da şu boş arazilerin ortasında bir benzinlik ve arkasında bir karavan ve orada yaşlılar kalıyor, işte 'insanlık' sadece bu kadar kalmış.

Mutsuzluğun dibini görebiliyor musunuz? Flört, cazibe, dişi erkek, erotizm, şık bir giyim, tatlı bir sohbet, bir fikir, bir iddia, hepsi ama hepsi bitmiş, elinizde sadece karavanın gece karanlığı içinde mercekle baktığınız eski fotoğraflarınız kalmış.

Hani, jüri nihayet sosyal gerçekliğe yenildi dize geldi nihayet Akademi'nin burnu sürtündü, diyeceğim, hani nihayet Oscar'ın kibri ŞAHANE MUHTEŞEM OLAĞANÜSTÜ İMKANSIZ gibi kelimelerle anılan tarihi ve kelimeleri suyunu nihayet çekmiş büyüsünü terk etmiş, desek yeridir.

Gri bir atmosfer. Çirkince yaşlı emekli bir kadın. Biçimsiz ve sıkışık bir mekan. Umut sevinç ve hatta yeni bir şans dahi hiç vermeyen yaşlı yorgun yüzler. Ve sonunda kahramanımız dayalı döşeli ocağı yanan pek konforlu bir eve misafir olur ve sıcacık ev kavramıyla bir daha yüzleşip tekrar karavanına yani mezarlık öncesi son durağına yerleşir! Yani sanki ona mutsuz hayatı yaşatan bu sıcacık konforlu evmiş gibi bir hesaplaşma da hissedilmiyor değil, ama senaryo sağlam bir fikre oturmuyor.

Ey okuyucu, sormalısın, işte ne güzel, nihayet sistemin çürüttüğü insanlar anlatılıyor, insanlık değerleri anlatılıyor, ne güzel sosyal ve siyasi çelişkiler anlatılıyor, ne güzel kapitalizmle çok sert yüzleşiliyor, vs. diye filmi beğenmelisin, aksine neden eleştiriyorsunuz?

Şundan beğenemiyor insan, işgal kuvvetleri şehrin bütün hayati kurumlarını yaktıktan bütün insanlarını imha ettikten sonra şehri terkedince ne kadar sevinebilirsiniz, işte o kadar!

Bu sert sosyal filmler çok daha kalitelileri elli uzun yıldır çekiliyor ve ama büyük kitlelerden kasıtlı bir umursamazlık mesafesiyle hep yasaklanıyor uzak tutuluyordu. Şimdi değişen ne?

Jürinin, şehir ve insanlık yıkıldıktan çok sonra fazla uzun sürmüş bu gecikmiş ilgisi, bana, herşeyin bittiğini anlayıp intihardan başka şansı kalmayan Hitler'i hatırlattı!

Çünkü kapitalizm karşısında şansı kalmayan sadece karavandaki yaşlılar değil, sen ben bütün dünya, izleyiciler, hepimiz!

İKİ

Ayhan Geçgin 1970 doğumlu ODTÜ felsefe mezunu, Son Adım, Uzun Yürüyüş vb. gibi beğenilen romanları olan bir yazar.

Ve Ayhan Geçgin hayatının hatasını yapıyor ve ülkemizin en çok ihtiyacı olan Balyoz konulu bir roman yazıyor, romanın adı: Bir Dava.

Yeni yeni takdir edilen ve Orhan Kemal gibi ödüllere layık görülen Ayhan Geçgin, Bir Dava adlı romanını yazmaya görsün, akla hayale gelmeyecek hücumlara uğruyor, neye uğradığını şaşırıyor.

Birikim Dergisi'nden Barış Özkul, 5 Nisan 2019'da Ayhan Geçgin'in romanıyla aklınca dalga geçip aforoz eden bir yazı yazıyor.

Özetle diyor ki Barış Özkul: Ortada Ahmet Altan gibi konu dururken neden gidip Balyoz komutanlarını anlatıyorsun. Balyoz konusu üstelik on sene önce olmuş bitmiş bir konu, Ahmet Altan ise gündemini koruyan sıcak bir konu.

Yani, Barış Özkul Balyoz konusunun yazılmasına çok kızmış, ve tepesi atmış ve aklınca romancıyı fırçalayıp akıl veriyor, ve ötesi, romancıyı kendi mahallesinden ifşa edip kovuyor!

Özetle şunu diyor: Balyoz gibi konuları yazacaksan .iktirol git!

Vay vay eşkiyaya bak, Barış Özkul adındaki gestapoya bakın, bize hangi tür roman yazacağımıza kendisi karar veriyor!

Şu Birikim yazarı SS subayına bakın, Ahmet Altan dışında yazı roman yazmamıza yasak koyuyor!

Ve sonuç, pırıl pırıl gelecek vaad eden tertemiz bir yazarı kovuluyor!

Peki Barış Özkul nerede yazıyor, Birikim Dergisi'nde.

Herhalde Ayhan Geçgin kandilde Pekeke gerilla(?) yazsaydı şu an yurt dışından ödüller toplamaya çoktan başlamıştı.

Sevgili genç yazar arkadaşlar, bizim kimseye husumetimiz kinimiz yok, işte size sol liberal çevrenin hazımsız tahammülsüz ve kendinden olmayanı aşağılayan hakikaten insanlık dışı vahşi yazarlarını teşhir ederek tanıtıyorum!

Ahmet Altan niye yazmadın diye romancıyı kalkmış dövüyor, değil başarılı genç bir romancıya, insan bir hayvana dahi bu aşağılayıcı yasaklayıcı dille yaklaşamaz.

Kendilerini övmediğiniz zaman işte başınıza gelenler, edebiyat piyasasından edebiyat dergilerinden dışlanıyor uzaklaştırılıyor sansür ambargo ve yoksayılma başlıyor!

Ama, sorarsan, özgürlük,insanlık, sanat, hoşgörü, tartışma, eleştiri kültürü, üzerine bize ve aleme ders vermekten de akıl vermekten de hiç geri kalmazlar.

Oysa on uzun yıldır kendime soruyorum, konferanslarıma katılmış herkes iyi bilir, Türkiye'nin son yirmi yılındaki kumpaslar yüzlerce çarpıcı edebiyat sinema için çok renkli karakterler ortaya çıkartmıştır.

Öyle saçma sapan öyle ajan öyle yamuk öyle hain öyle vahşi öyle kullanışlı aptallar yazarlar tanıdık ki hepsi çok uzun boylu senaryolar ve romanları ve dizileri hak ediyor.

Türkiye'ye oynanan oyunlar son yirmi yıl önümüze çok bereketli bir insan tarlası koydu, romancılar hikayeciler işte bu tarlanın hasılatıyla dünyayı dizi film platformlarını sinemalarını kitaplarını bu insanlık komedyasıyla tıka basa besler yıllarca doyurur.

Bu son yirmi yıl aksine yazarlar romanlar sinema için büyük bir şanstır!

Ama değil, bu dönemi kimse yazmasın çizmesin, filmini dizisini çekmesin istiyor, neden, çünkü suçlular hainler ajanlar kendileri baş karakter olarak romanın ve filmin göbeğinde bütün dünyaya teşhir edilecekler, bu yüzden!

İşte Ayhan Geçgin adında bir yazarımız Balyoz davası kahramanlarıyla bir romana girişmiş, görün işte başına neler gelmiş, aşağılanmış, itilmiş, kovulmuş, sorgulanmış, sigaya çekilmiş, tekme tokat dövülmüş.

Ayhan Geçgin'e bu kadar ağır saldırının sebebi peki nedir?

Ayhan Geçgin Bir Dava adlı domanında 'liberallerin AKP'yi desteklemesini de' anlatıyor!

Tekrar edelim Ayhan Geçgin'i niye kovmuşlar, çünkü Ayhan Geçgin romanında liberallerin AKP'yi Fetö'yü desteğini uzun uzun anlatıyor!

Hazımsızlıkları bu.

İstiyorlar ki kimse bu acımasız hainlik kullanışlı aptallık yüzlerine vurulmasın!

Hayır, asla, dergilerin gestapo yazarları, Fetö'nün komiserleri bizi susturamayacak!

Birikim dergisini Barış Özkulların vahşi SS suratlarını tanıyın çocuklar, tanıyın da büyüyün.