Olimpiyatların karanlık yüzü

Dr. Ceyhun Balcı yazdı...

Olimpiyatların karanlık yüzü

Küresel salgından olimpiyatların payına düşen ertelenmek oldu. Doğrusunu isterseniz bu yıl da ertelenmeliydi Tokyo olimpiyatları. Bu kez kararlı bir olimpiyat lobisi var karşımızda. Geriye sayım sürerken olimpiyatın perde arkasını yeterince biliyor muyuz?

DAHA İLERİYE, DAHA YÜKSEĞE, DAHA GÜÇLÜ üçlemesinin BARIŞ, DOSTLUK, KARDEŞLİK öğeleriyle bezendiği olimpiyat söylemleriyle çoğumuz tanışığızdır. Göze ve kulağa hoş geldiği kuşkusuz olan bu söylemlerin geri planında neler var?

Derinlemesine irdelenmeye değer bir olgudur olimpiyatlar.

Tokyo olimpiyatlarına gün saydığımız sırada bu konuya değinelim.

Fransız soylusu Baron Pierre de Coubertin’in antik olimpiyatlardan esinle dirilttiği olimpizm ruhu 125 yaşında. Aradan geçen yıllarda köprülerin altından epeyce su aktığı tartışılmaz.

Aristokrat Coubertin’in öncülüğündeki olimpiyatlar çok geçmeden karşıtını üretir. 1925-1937 arasında seçkinlerin, ayrıcalıklıların ve soyluların olimpiyatlarına karşı emekçilerin olimpiyatları düzenlenir. Altı yıl arayla Almanya, Avusturya ve Belçika’da düzenlenen 3 emekçi olimpiyatının yaşam süresi uzun olmamıştır. 

https://en.wikipedia.org/wiki/International_Workers%27_Olympiads

Baron Coubertin’in modern olimpiyatlarının başlangıçta kadınlarla arası hoş olmamıştır. Son derece cinsiyetçi yaklaşımla olimpizmi erkeklerle sınırlama direncinin kırılması için de epeyce  süre geçmesi gerekmiştir. 

Daha yolun başındayken sarsıntıya neden olan bu ikiliye ilerleyen yıllarda eklenecek olan dert bugün de varlığını sürdürmektedir. Denebilir ki bu dert olimpizm ruhunu tümüyle teslim almıştır. 

Birinci ve ikinci paylaşım savaşlarında 3 kez yapılamayan olimpiyatlar son 50-60 yılda siyaset kaynaklı meydan okumalara ve boykotlara da sahne olmuştur. Sovyetlerin Afganistan serüvenine atılması Moskova olimpiyatlarının Batılılarca boykotu sonucunu doğururken, çok geçmeden bu kez sosyalist blok 1984’te Los Angeles’ta Moskova’nın öcünü almakta gecikmemiştir.

Günümüzde olimpiyatların en büyük sorunu TİCARİLEŞME’dir. Her ne kadar İkinci Dünya Savaşı ertesindeki ilk olimpiyat olan Londra’da sahne alsa da, ticarileşmeninetkisi silinmek şöyle dursun her geçen yıl baskın duruma gelmiştir. XX. yüzyılın son çeyreğinde Sovyetlerin çöküşüyle birlikte ticarileşme ipten, kazıktan kurtularak Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni deyim yerindeyse yönetir konuma gelmiştir. 

Bu arada, Türkiye’nin de son 20 yıl boyunca olimpiyat ateşiyle yanıp tutuştuğunu yakından izledik. Türk toplumuna olimpiyatla ilgili olarak pompalanan tek ayrıntı olimpiyat düzenleme onuruna sahip olma ayrıcalığıydı. Olimpiyat düzenlemenin toplumun sırtına bindirdiği yükeyse değinene rastlanmadı bu süreç boyunca. Neyse ki bu heves son yıllarda biraz olsun küllendi de ekonomide belimizi bükecek bir başka kara delikten kurtulmuş olduk. Şimdilik düzenleyicisi olamadığımız olimpiyatın stadıyla avunduğumuzu söyleyebiliriz.

İkinci Dünya Savaşı ertesinde olimpiyatların ticaret-siyaset kıskacından uzak tutulması gereğine vurgu yapanlar olsa da bu görüştekilerin düşüncelerine değer verilmemiştir. 

Olimpiyat ruhunu tanımlamada kullanılan cilalı sözler olimpiyat düzenleyen kentin ve ülkenin yaptığı akıl almaz harcamaları görmezden gelmemizi sağlamada önemli işlev görüyor. Bir başka deyişle afyondur bu coşku verici sözler. Gelişmiş ya da gelişmekte olsun, olimpiyat düzenleyen ülkelerde ilâca, besine, eğitime ve diğer temel yaşam gereksinimlerine erişmekte güçlük çeken milyonlarca insan vardır. Durum böyleyken 2 haftalık bir spor düzenlemesi için milyarlarca dolar harcama yapmak aklın ürünü olamaz. Barış, dostluk ve kardeşlik için bu denli çok para harcamak neden vazgeçilmez koşul olsun?

Afyonlamaya karşın uyanan kimi düzenleyici kentlerde vergi yükümlüleri yapılacak harcamaların kendi ceplerinden çıkacağını öngörmekte gecikmemişler. Bu da karşı çıkışlara ve sorgulamalara neden olmuş. Pek çok kentte bu başkaldırılar bastırılsa da 1976 kış olimpiyatları için ev sahibi seçilen Denver’da karşı duranların direnci kırılamamış ve oyunlar Avusturya’nın İnnsbruck kentine taşınmak zorunda kalmış. 

Diğer yandan, dostluğun, barışın ve kardeşliğin buluşması olarak öne çıkartılan olimpiyatların dünyanın başka yerlerindeki insanlarca izlenmesinin önüne “yayın hakları” engelini çıkartmak da neyin nesidir? 1956 Melbourne’dan bu yana televizyon yayın hakları ticari bir üründür. Alınıp satılmaktadır. Yayın haklarını alan TRT’nin ödediği parada bu topraklarda yaşayan her birimizin parasal payı olduğu akıldan çıkartılmamalıdır. 

1984 Los Angeles olimpiyatları Ronald Reagan’ın Başkanlık dönemine rastlamasıyla ticarileşmenin büyük sıçrama yaptığı oyunlar olarak kabul görür. Hatta, bu oyunların Disneyleştirildiğini öne sürenler de çıkmıştır.

Burada aralanan kapıdan çok sayıda şirket DESTEKÇİ kisvesiyle girmekte gecikmeyecektir. Bir koyup 10 almanın eşsiz örneklerine rastlanacaktır bundan böyle.

Oyunların deyim yerindeyse şirketlere teslim edilmeye başlandığı yıllarda yaşanan bir başka önemli gelişme ise IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) Başkanlığına hiç başkası yokmuş gibi bir Frankocu faşist olan İspanyol Juan Antonio Samaranch’ın seçilmesidir. Yirmi yılı aşkın süre bu görevde kalan Samaranch 2010’da öldüğünde adının önünde IOC Onursal Başkanı yazmaktaydı. 

Olimpiyatlar düzenleyici kentin özellikle yoksullarını ve yoksunlarını yıkıma uğratırken düzenleme kurulu başkanları, IOC yetkilileri ve onlara eşlik eden bir avuç ayrıcalıklı bir eli yağda bir eli balda bir yaşam sürebilmiştir. Örneğin, Atlanta olimpiyatları düzenleme kurulu başkanı Billy Paine 669.000 USD aylığa bağlanabilmiştir. 

Modern olimpiyatların 100. yılında Atlanta’da destekçiler arasında öne çıkan hiç kuşkusuz bu kentin ürünü olan kolalı içecek olmuştur. Bu arada, oyunların estetiği bozulmasın diye 9000’den çok evsize ortalıkta görünmesinler diye tutuklama da içinde olmak üzere gereken her uygulamanın yapılmış olduğunu unutmamak gerekir.

Düzenleyici ülkenin ve kentin ortalama insanlarına sözüm ona şeref kazandırmaktan başka en küçük yararı olmayan olimpiyat düzenlemesi için özellikle emperyal ülkelerin kesenin ağzını açtığına sıkça tanık olunmuştur. Delege oyları için parasal karşılıklara varıncaya değin bir dizi “rüşvet” devreye sokulmuştur. Oylarının rengi karşılığında özellikle gelişmemiş ülke olimpiyat komite başkanlarının evlatlarına ABD’de eğitim-öğretim olanağı sağlanması sıkça rastlanan rüşvetlerden olmuştur. 

Kirlilik ve yozlaşma öylesine derinleşmiştir ki! Salt Lake City’nin kış olimpiyatlarına ev sahibi olması yönünde oy kullanmaları karşılığında Kongo ve Swaziland delegelerinin paraya boğulmasında sakınca görülmemiştir. 

Komşu Yunanistan’ın başkenti Atina’daki 2004 olimpiyatlarının hem kentin hem de ülkenin ekonomisinde kara delik yarattığı kanısı oldukça yaygındır. Milyarlarca dolar yatırımla yapılan stadyumların göçmen barınağına dönüşmesi ya da başka pek çok spor alanının kullanım dışı kalması her nedense kimselerin ilgisini çekmemiştir.Olimpiyatları ele geçiren şirketlerin bu durumun kamuoyuna yansıtılması bağlamında başarılı karartmalarıyla da öne çıktıkları kuşkusuzdur. 

Oksford Üniversitesi’nce yürütülen bir çalışma 1960’tan sonraki tüm olimpiyatlarda önceden belirlenen bütçenin aşıldığını saptamış. Bu aşımların destekçilerce karşılanmadığını bilmem söylemeye gerek var mı? Böyle durumlarda ülkenin ve kentin namusunu kurtarma kutsal amacı doğrultusunda kamu kaynaklarının etkinleştirilmesi alışılmış davranıştır. Kamu kaynaklarına başvurmaksa vatandaşın cebine el atmak demektir.

Son olarak Rio olimpiyatları öncesinde kentin olimpiyatlar aracılığıyla olumlu dönüşüm yaşayacağı palavrasıyla oyalanmıştır kitleler. Olumlu dönüşümün bir tek destekçi şirketler için söz konusu olduğu, onun dışında kalanların payına düşenin ise yıkımdan başka bir şey olmadığını anlamak için insanlık daha ne kadar bekleyecek diye sormaktan alamıyorum kendimi.

Bu yıla ertelenen Tokyo olimpiyatlarının seyircisiz yapılacak olması bile salgının hız kesmeden sürdüğünün göstergesidir. Buna karşın olimpiyatları bir kez daha ertelememek ticarileşmenin kaçınılmaz sonucudur. Dizginleri elinde tutan şirketlerin kazanç söz konusu olunca gözlerinin başka hiçbir şeyi görmüyor oluşuna şaşırmamak gerekir. 

Tokyo’dakine olimpiyattan çok KOVİDPİYAT nitelemesi yakışmıyor mu?

Modern olimpiyat sürecini başlatarak bu antik spor etkinliğini dirilten Coubertin’e öykünerek modern olimpiyatları bir avuç şirketin çıkar bekçiliğinden kurtarmak insanlığın önünde duran görevdir.

Hem de ivedilikle…

Kaynakça :

Power Games : A Political History of the Olympics, Jules Boykoff, VERSO, London-New York, 2016.

Olimpiyatların azınlığı hoşnut kıldığını betimleyen bir görsel.